fikir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fikir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2013 Cumartesi

inanç / öz aramızdı


insanların toplumsal kabullere uyarak veya sezgisel kavrayışa dayanarak benimsedikleri kanaatlere inanç denir. değer yargılarının ve dünya görüşlerinin farklılığının temelinde inançlardaki farklılık yatmaktadır.

// kanaatimce//, ispatlama gereği duymadan "bilinen kesin doğru" kabul ettiğiniz şey, inandığınız şeydir. şüphe ve bilgi arasındaki zaruri basamak inançtır. bütün insan bilgisi, insanın inançlarının bir türevidir, daha doğrusu bilgi bir inanıştan ibarettir.

indüksiyon metodunu kullanan tabiat bilimlerinde inanç kavramının bir yeri var mıdır, yok mudur sualinin müzakeresini başka bir zamana bırakarak deduksiya metoduna dayanan ahlak ve hukuk gibi alanlara odaklandığımız zaman, insanların etik kanaatlerini edindikleri süreçlerin başlıca iki safhaya ayrıldığını görmekteyiz. bunlardan birincisi temel değerlerin seçimi, ikincisi de bu değerleri girdi olarak kullanmak suretiyle etikle ilgili konuların muhakeme edilmesi. muhakeme usulümüzü teşkil eden deduksiya metodunu evrensel standart kabul etmekteyiz. (elbette ahlaki değer yargılarını tabiat hadiselerinden türetmek üzere induksiyon metodunu kabul edenler de olabilir, ama genellikle david hume denen adamdan bu yana bu yol bildiğim kadarıyla pek kullanılmadığı için, bu hususu en azından şimdilik gözardı ediyoruz.) malum olduğu üzre, deduksiya metodu, doğru olduğu kabul edilen iki hükümden, bir netice çıkarmaya yarar. baştan kabul ettiğiniz hususlarla, vardığınız neticeler arasındaki tutarlılığı denetler, ama baştan kabul ettiklerinizin doğruluğunu denetlemez. dolayısıyla "öncüllerin doğru olduğunu kabul edersek" kaydıyla neticeyi ispatlar, ama bu mutlak bir ispat değildir. zira neticenin mutlak kesinlik taşıması için önce öncüllerin ispatlanması gerekmektedir, halbuki deduksiya metodu öncülleri ispatlamamaktadır. öncüllerin ispatlanmış olması için daha önce, daha başka öncüllerden hareketle başka bir deduksiya ameliyesi yürütülmüş olmalıdır. birbirini izleyen deduksiya basamaklarını geriye doğru izleyerek, kanaatlerimizin temelini aradığımızda, silsilenin bir noktada durduğunu görürüz. bu nokta, deduksiya metoduyla ispatlanmamış iki önermenin kullanıldığı ilk deduksiya basamağıdır. bu ilk iki önermeye aksiom diyoruz. bunları ispatlamaya çalışmazsınız, çünki mümkün değildir. sadece seçer ve kabul edersiniz. sonraki safhalardaki bütün muhakemenin doğruluk değeri, seçtiğiniz aksiyomların doğru olup olmamasına bağlıdır. buraya kadar pek bir fikir ayrılığı yok ve esasen deduksiya maddesinde söylediklerimizi tekrarladık. inanç kavramının anlaşılmasında dedüksiyonun nasıl işlediği mühim bir nokta. aksiyomlarımızı nasıl seçiyoruz sualinin cevabı, inanç kavramında yatıyor, aksiyomlar inançların ifadesidir ve inançlar aksiyomların perde arkasıdır. fikir ayrılığı bu noktada çıkıyor.

bir grup insan "biz asla bir şeye inanmayız, biz sadece bildiklerimizi kabul ederiz" görüşünü savunuyor. başka bir grup insan ise "biz sadece doğruluğunu kesin olarak bildiğimiz şeylere inanırız" görüşünü savunuyor. iki grubun da inancın ne olduğunu anlamadığı // kanaatindeyim//.

inanmama iddiasındaki grup hakkında konuşacak olursak, bunların değer yargılarını nasıl edindikleri ile ilgili tatminkar bir açıklamaları bulunmuyor. bilmek için aklımızı kullanıyoruz. aklımız iki muhakeme metoduyla çalışıyor. bunlardan biri bize değer yargısı sağlamıyor. diğeri ise aksiyomlara bağımlı çalışıyor, ama aksiyomları ispatlayamıyoruz. "bunun doğru olduğunu biliyorum, çünki ispatladım" deniyor, nasıl ispatladığını soruyorsunuz, bir sürü dedüksiyon basamağını deştikten sonra karşınıza bir takım aksiyomlar çıkıyor. aksiyomları ispatlamadan, neye dayanarak "bunun doğru olduğunu biliyorum, çünki ispatladım" diyebilirsiniz? nasıl oluyor da farklı kişiler, farklı gruplar farklı ve çelişen aksiyomları benimseyebiliyor? neye dayanarak o grubun ya da şu grubun benimsediği aksiyomları değil de, bilhassa bu grubun benimsediği aksiyomları seçiyorsunuz? neye dayanarak seçtiğiniz aksiyomlara mantıksal zorunluluk muamelesinde bulunuyorsunuz? "bu doğrudur, çünki doğrudur" demekten öte bir şey yapıyor musunuz? bunun inanmaktan ne farkı olduğunu açıklayamadıkları halde, lafı geveliyorlar, çünki inandıklarını itiraf ederlerse, benimsedikleri fikri sistemlerin, aşağıladıkları dinlerden, epistemik planda bir farkının olmadığını kabul etmek zorunda kalacaklar. yahut belki de şartlandıkları için böyle düşünüyorlar, bilemiyorum.

inanmanın ispatı izlediğini savunan grup ise, düşünce sürecini tersinden izliyor. önce "ispatlamak ve bilmek" sonra "inanmak" diye bir şey olabilir mi? bir şeyi ispatladığınızı ve bu ispata dayanarak bildiğinizi iddia ediyorsanız, artık inanmak veya inanmamak diye bir mesele kalır mı? bu grubun inanmak kelimesine nasıl bir anlam yüklediklerini pek anlamıyorum, ama hangi anlamı yüklerlerse yüklesinler, bir fonksiyonunun olmadığı ortada. "dün akşam dayımgilin bize geldiğini biliyorum. bu yüzden dayımgilin bize geldiğine inanıyorum" cümlesinin saçmalığını görmek zor geliyorsa, bir de "dün akşam dayımgilin bize geldiğini biliyorum, ama dayımgilin bize geldiğine inanmıyorum" şeklinde söylemeyi deneyin. ikinci grubun söylediklerinden inanç kelimesini çıkardığınız zaman, söylediklerinin anlamı hiç değişmiyor, sanki o kelimeyi hiç söylememişler gibi. kelimeyi fonksiyonsuz duruma düşürmekle, aslında inanç konusunda susmuş oluyorlar. yani neticede bu grup da diğeri gibi inanmaksızın bilmek iddiasında. her iki grup da bilgiyi mümkün kılan bir inancın varlığını reddediyorlar.

şüphe ve bilgi arasındaki zaruri basamak inançtır dedik. her iki grup da, bilgilerine temel teşkil eden aksiyomları nereden bulduklarını söylemiyorlar. şüphe haliyle bilme hali arasında, yani bilmemekle bilmek arasında ne fark olduğuna, neyin bilgiyi sağladığına dair bir açıklamaları yok. eğer şüpheyi sonsuza kadar sürdürmeyi seçmemişseniz, yani bir şeyi bildiğinizi iddia ediyorsanız, yani karşınızdaki soruya bir cevap veriyorsanız, bunun kaynağı nedir? bu kaynak evrensel geçerliliği olan objektif bir kaynak mıdır, yoksa sübjektif midir? acaba herhangi bir şeyi bilme iddiasında olanlar, inanarak bilenler ve inanmadan bilenler olarak iki gruba ayrılabilir mi? bilindiği iddia edilen, ama nasıl bilindiği konusuna girilmeyen prensiplerin tek bir açıklaması var: inanç. sizi o aksiyomu değil de, bu aksiyomu kabul etmeye iten, ikisi arasında bir fark meydana getiren tek bir şey vardır: birine inanmakta ve diğerine inanmamaktasınızdır. bunun başka bir açıklamasına henüz rastlamadım.
16/3/2009

deduksiya / öz aramızdı


modern bilimin gözlemi (ve deneyi) temel metod kabul etmesine mukabil, antik bilim (bugünün insanına tuhaf gelebilir) mantık esasına dayanır. bu iki anlayış arasındaki farkı indüksiyon ve dedüksiyon kavramlarına indirgeyebiliriz. ilk ve ortaçağ bilim adamlarının, tabiat hakkında bilgi edinmek için, gözlem yapmak yerine akıl yürütme usulünü seçmeleri, geri zekalı olmaları, indüksiyondan habersiz olmaları veya bir atın ağzında kaç diş olduğunu öğrenmek için, dışarı çıkıp, bir at bulup dişlerini saymayı akıl edememeleri gibi bir sebepten kaynaklanmıyordu. indüksiyon metodunun, gelmiş ve gelecek, mümkün ve muhtemel bütün örnekleri, tek bir eksik bırakmadan tamamen gözlemlemeden kesin bir bilgi üretmeyeceğini düşünüyorlardı. başka bir deyişle, şu ana kadar görülen bütün atların kanatsız olması, evrenin bir yerlerinde kanatlı atlar bulunmadığını ispatlamaz. halbuki dedüksiyon metodunda // kesin bir bilgi//den hareket edilir ve mantıki mecburiyeti olan sonuçlara, yani başka kesin bilgilere ulaşılır. böylece "bütün atların kuyruğu vardır" gibi bir hipotezi ispatlamak için yapılacak şey bellidir: mantıken bütün atların kuyruklu olmak mecburiyetinde olduğunu göstermek.
antik bilim adamları, indüksiyon hakkındaki eleştirilerinde aslında haklıydılar, ama çok önemli bir noktayı atlıyorlardı. önermeler mantığının bütün yaptığı öncüllerle sonuç arasındaki tutarlılığı denetlemektir. eğer 1 nömrəli öncülünüz doğruysa ve 2 nömrəli öncülünüz de doğruysa, çıkacak netice mecburen doğru olacaktır. lakin kıyas size öncüllerinizin doğru olup olmadığını söylemez, sadece vardığınız neticelerin, baştan kabul ettiklerinize uyup uymadığını söyler. bu durumda 1 ve 2 nömrəli öncüllerin doğruluğundan emin olabilmek için daha başka bir şeye ihtiyaç vardır. tek metodumuz deduksiya ise, çaresiz, bunların doğruluğunu ispatlayabilmek için, daha başka öncüllerden, bu önermeleri sonuç olarak çıkarmak gerekir. bunun anlamı, sonsuza kadar geriye gitme imkanınız olmadığına göre, bir noktada durmak mecburiyetinde olduğunuzdur. başka bir deyişle, düşünce sisteminizin temel taşı olan aksiomları ispatsız olarak kabul etmekten başka bir çareniz yok. bu da bütün kesinlik iddiasını berhava etmektedir.
dekart amca en birinci önermesinin kendi kendinin ispatı olduğu gibi bir görüş atmış ortaya. diğer filozoflarsa, genelde aksiyomlarının ispata ihtiyacı olmadığını insanların gözüne sokmak için, yeri geldikçe "bu açıktır", "bu apaçıktır", "bunun böyle olduğu aşikardır", "this is apparent maaaan" gibi laflar ederler. bunların hepsi üçkağıtçılık. "bunun ispata ihtiyacı yoktur" cümlesinin meali: "hacım ben bunu ispatlayamıyorum, ama derdim de değil, bence bmc, yersen" şeklindedir. bu noktada durup bir nefes almak gerek.
ispatlama gereği duymadan "bilinen kesin doğru" kabul ettiğiniz şey, inandığınız şeydir. şüphe ve bilgi arasındaki zaruri basamak inançtır. bütün insan bilgisi, insanın inançlarının bir türevidir, daha doğrusu bilgi bir inanıştan ibarettir. tabiat bilimleri, doğrulama-yanlışlama, deneme yanılma usulüyle kendi yolunda düşe kalka ilerliyor, ama değerlerin, olgulardan bağımsız sayıldığı ahlak gibi, hukuk gibi aksiyomatik alanlarda, bizim eski deduksiya metodundan başka bir vasıtamız yok. bunun pratik neticesi şu: bu tür alanlarda söylenebilecek her şey, ancak söyleyeni ve onun inandıklarını paylaşanları bağlar, evrensel standart teşkil edecek bir zemin yoktur. mollanın, materyalist ve de hümanist efendileri "zındık" ilan etmesi, bu efendiler için ne ifade ediyorsa; onların mollayı "akıl dışı, çağ dışı, bilimsellikten uzak" diye itham etmeleri de molla için o kadar bir mana ifade eder. "bu akılcı ve bilimsel bir görüştür, bunu herkes kabul etmelidir" tavrının adı, epistemik dayatmadır.
13/3/2009


12 Ocak 2013 Cumartesi

ideoloji / ihl


cemil meriç "ideolojiler insan idrakine giydirilmiş deli gömlekleridir" diyor. gerçekten de bazen faydalarından çok zararlarına rastlıyoruz. "idealar aleminden" devşirdiğiniz soyut bir takım oyuncaklardan oluşan bir set ile, somut dünyayı anlamlandırma ve biçimlendirme çabası, bazen verimli sonuçlara yol açsa da, zaman zaman da sadece dar bir bakış açısını ve kısmî bir gerçekliği temsil ediyor. üzerinde ısrarcı olunması ve hele şiddet yoluyla uygulanmaya çalışılması ise telafisi mümkün olmayan acıları doğurabiliyor. özetlersek aydın bir insanın fikir hayatında tuz kadar yer vermesi gereken bir şey olsa gerek. farklı ideolojilerin sağladığı değişik bakış açıları, meseleleri çözmemize yardımcı olurken, "avuç avuç" bir şeylerin içine boca etmek işin tadını kaçırabilir.

bir de bunların "bizden olan insanı ortaya koymak için var oldukları" ifade edilmiş. "biz" kavramının nasıl doldurulacağı gerçekten ciddi bir mesele, hem bu başlıkla ilgili değil, hem belki de beni aşan bir konu. ama biz kavramının yolunun özellikle ve öncelikle ideolojilerin içinden geçirilmesi ülkelerin toplumlarının benlik şuurlarında ciddi çatlamalara yol açabilir diye düşünüyorum. "biz" kendimizi tarif etmek için falanizim veya filanizimden daha iyi bir şey bulamaz mıyız? "-izm"ler yokken biz de yok muyduk? amcam "bizden" ama dayım "öteki" mi? peki o zaman bu ülkede yaşayan insanların asgari müşterekleri, ortak noktaları ne? acele verilmiş bir hüküm gibi görünüyor (belki de ben anlamadım, yazar konuyu açarsa müteşekkir olurum). naçiz kanaatim -mesela- bir belediye başkanını seçerken gereken kriterin hangi kampa mensup olduğundan farklı şeyler olması gerektiği. şehrin yüzünü güldürebilecek bir kişiyse varsın sizden olsun kardim.

(not: "burası türkiye kardeşim, herkes kadrolaşır, bilmiyor musunuz? "sağcılar" gelir, "takunyalıları" doldurur her yere, solcular gelir, eski tüfek militanları" düz mantık değil, sadece bir tesbit. "ve birinin iyi yahut kötü olduğu ile ilgili tek kriter "bizden mi, değil mi?" düsturudur. çekiverin kuyruğunu gitsin" sözleri ise, bir şeyleri desteklemekten ziyade mevcut durumdan şikayet etmek sadedindedir. "siz" ile ilgili olduğu kadar, "biz" ile de ilgilidir. ayar konusu ile ilgili bkz'ı da anlamış değilim, sen şimdi ayar mı verdin yani? hadi ya?)

(sirkencubin, 23.07.2003 12:03 ~ 24.01.2006 09:40)

ilginçtir, güzel memleketimde ideoloji deyince insanlar daha çok sosyalizm, komunizm, bolşevizm vb akımları anlamaktadır. ideolojiye önem veren bir insan pekala akp'ye de oy verebilir, liberal partiye de, anap'a da. oraya buraya gitmem, onu bunu yemem, içmem tripleri ise ideoloji ile ilgili olmaktan çok basit protesto gösterileridir, belki ideolojinin uygulamasında, teferruat kabîlinden hususlardır (-hayır kardeşim, ideolojiye önem veren insan halkın kadıköy meydanının içine etmez, şahsî harcamalarını bakanlık bütçesinden yapmaz, toplum içinde kulağını karıştırmaz, sınavda kopya çekmez, hatalı sollamaz, çalmaz, çırpmaz, kazıklamaz... alll-looooooo, ideoloji diyorum boru mu buuu?- ehem öhhö, ne diyorduk?). toplumumuzun olmadık adamları yüceltebilmesinin muhtelif sebepleri vardır, akıl fikir eksikliği, değer yargılarının, toplumsal devamlılık unsurlarının aşın(dırıl)mış olması gibi pek çok şey sayılabilir, sıra ideoloji eksikliğine gelene kadar akşam olur. insanın aldatılma sonucu kendisinden olduğuna inandığı mihraklara oy vermesi mhp ile, akp ile sınırlı değildir (nedendir bilinmez serdedilen örnekler hep tek taraflı). chp de -mesela- etnik kimliklere, çeşitli toplumsal guruplara, sınıflara sahip çıkmak iddiasıyla halkın oylarını sömürmek gibi bir alışkanlığa sahiptir. hep diyorum ya, konu hangi kampa mensup olduğunuz değil, ideoloji eksikliği hiç değil. ideolojinin eksikliği değil fazlalığı var memlekette.

soyut bir hakaret kelimesi değil. işin tabiatı bu: düşünme faaliyetinin temel dinamiklerinden biri soyutlama. ideoloji de bu faaliyetin ürünlerinden biri. somut dünyada gözlediğiniz bazı şeyleri soyut fikirlere uygulayarak tekrar kurguluyorsunuz (idea kelimesinin ne demeye geldiğini hatırlayın). her türlü düşünce faaliyetini ideolojiye indirgemek asıl insanı küçümsemek oluyor gibime geliyor.

(sirkencubin, 23.07.2003 23:30 ~ 24.07.2003 12:33)
#2273423 - sirkencubin  - 29.10.2011   18:51

6 Ocak 2013 Pazar

1984


hayal kırıklığına uğramış bir sosyalistin, sosyalizm uygulaması hakkında eleştirisi. yine de eleştirirken sosyalizmin zihni temelinden çok fazla ayrılmaz yazar, sınıf çatışması, eşitlik, akılcılık, bilim gibi kavramlar çerçeveyi oluşturur, büyük oranda. abartılı da olsa geçen hadiseler ile ve oligarşik kolektivizm tanımlaması ile açıkça sovyet rusyası'na ve özellikle stalin dönemine göndermede bulunsa da (hatta göndermede bulunmayıp, doğrudan bu dönemden bahsetse de), "kitap"taki teorik kısımlarda kapitalist dünyaya da dokundurur hazret. haksız da sayılmaz, tam aksi yöne yürüyerek, "baskı" yerine özgürlük illüzyonu oluşturan kapitalist dünya da, belirli bir zihin kontrolü noktasına ulaşmış, hatta insanları şevklendirmek yoluyla, daha da başarılı olmuştur. birinin pislik, diğerinin şeker kaplı pislik olmasının ötesinde de ortak noktaları vardır bu sistemlerin, aynı bünyenin ürünleridir.

(bkz: kapitalizm sosyalizm ilişkisi)

(sirkencubin, 14.08.2003 00:18)

okurken zaman zaman, daha yakından tanıdığımız başka bir ülkeyi anlatıyormuş izlenimine kapıldığınız kitap. hani parti, resmi ideoloji, gerçeğin/ geçmişin denetlenmesi (çabası), kuşa çevrilmiş bir dil falan filan...

(sirkencubin, 14.08.2003 00:25)

eskikonuş ingilizcesi'nden, yenikonuş türkçesi'ne ironik bir çeviri (yalnızca yazınsal yapıt kelimelerinin altını çiziyorum):

"... eskikonuş tümden sindirildiği zaman, geçmişle olan son bağ da koparılmış olacaktı. tarih, o sırada yeniden yazılmış durumdaydı, ama geçmiş yazın yapıtları henüz bütünüyle değiştirilmiş, yetkin bir sansür işleminden geçirilmemişlerdi. eskikonuşu kullanabilen bir kişi, bunları rahatlıkla okuyabilirdi. bu parçalar gelecekte yaşama şansını korumuş olsalar bile, anlaşılmaz ve çevrilmeleri olanakdışı olan şeyler olacaklardı. teknik alandaki ya da günlük konuşmalardaki sözcüklerin ya da öğretilere uygun düşen eskikonuş sözcüklerinin yenikonuşa çevrilmeleri olanaksız gibiydi. bu uygulamaya göre 1960 yılından önce yazılmış hiçbir kitabın, özgünlüğü bozulmaksızın çevrilemeyeceği ortadadır. devrim öncesi yazınsal yapıtlar, ideolojik çeviri işlemini gerektiriyordu ve bu, dilin değiştirilmesi olduğu kadar, anlamının da değiştirilmesi demekti..." orwell, george, bin dokuz yüz seksen dört, (çeviren nuran akgören), can yayınları, 3. basım, istanbul 2001, s. 249.

(yine de çamur atmış olmayalım, ara ara dikkate batan tilciklerin dışında genelde temiz bir dil sözkonusu, iyi bir tercüme olduğu kanaatindeyim...)

(sirkencubin, 14.08.2003 00:40)

devrimler konusunda eli sıkı davranan bir ters-ütopya. mesela neden 1984'tür, neden bir takvim devrimi olmamıştır, oligarşik faşik kolektivist rejim, hz. isa'nın doğduğu farz edilen yıla gönderme yapmaktan neyi amaçlayabilir, neden devrim tarihi milat kabul edilmemiştir, hatta neden insanların hatırlama yetilerini tamamen kontrol altına alabilmek için takvim olayı toptan kaldırılmamıştır, cevaplamak zor.

(sirkencubin, 18.08.2003 13:31
#2269388 - sirkencubin - 26.10.2011 22:49

5 Ocak 2013 Cumartesi

gericilik / ihl


ilerlemeci dünya görüşüne ait bir kavram. bu anlayışa göre toplumlar daha iyiye, daha güzele doğru evrimleşmektedir ve çağdaş olandan farklı olan geridir, kötüdür, çirkindir, pistir, tukakadır.

islami dünya görüşüne göre insan tabiatı değişmemektedir; insanı insan yapan değerler, vicdan-nefs mücadelesi her zaman aynıdır, ilerleme sözkonusu değildir. dolayısıyla gerici ithamı müslümanları bağlamaz, ilerleme safsatasına inananların sorunudur.

bir de ahir zaman kavramı var, buna göre "geri" olmak daha iyi oluyor hatta.
#181645 - sirkencubin  - 13.05.2009   15:02

31 Aralık 2012 Pazartesi

roman


osmanlı'da -ve bilcümle şark'ta- romanın olmaması, nesirin olmaması ile de alakalı bir husustur. mesneviler, masallar, hikayeler tür olarak romana benzese de yapısı ve muhtevası bakımından ondan oldukça ayrılırlar, varlığa bambaşka bakan, ifade ihtiyaçlarının yönelişleri bakımından ciddi farklılıkları olan toplumların eserleridir çünki. bilhassa osmanlı söze önem vermiş ve onu fazla israf etmemeyi esas kabul ederek şiire yönelmiştir. romanda yapabileceğiniz tasvirlerin osmanlı için bir kıymeti yoktur, o bir beyte insanlığın bütün bir hikayesini sığdırmanın peşindedir. roman kurgusunun osmanlıda olmasını beklemek de safça olurdu, çünki prensipleri itibariyle islam medeniyetinin sanat anlayışına bağlı olan osmanlılar, anlık olanın değil değişmeyenin peşindeydiler. çini panoların estetik anlayışı ile şiir arasındaki ortaklık, hikaye ile minyatürlerin kendilerine has perspektifi arasındaki benzerlik meseleye ne şekilde yaklaşıldığına dair ipuçları olabilir. osmanlı'da batılı anlamda bir resim sanatı neden yoksa, roman da o sebepten yoktur. 

cemil meriç'in toplumsal çatışmadan kastı, avrupa özelinde görülen türde bir sınıf çatışmasıdır. filozoflar ideolojileri ile bu çatışmanın teorik savaşını verirken, romancılar da kendi yolları ile bunu desteklemekte idiler. burjuva sınıfı sermayedarları ve imalatçıları yanında, kendisine bağlı filozofları ve sanatçıları ile birlikte yükselirken, derebeylerine, kiliseye, krallara; eski bir dünyanın ellerini ayaklarını bağlayan kurallarına, anlayışlarına, geleneğine, kültürüne karşı çıktılar. roman da bu savaşta tarafların birbirlerine fırlattıkları taşlardan biri idi. şark coğrafyasında ise bu şekil bir sınıf çatışmasından çok, meselâ mezhep çatışmaları vardı ki bunların izlerini muhtelif edebî eserlerde de bulabiliriz belki, ama çatışmanın ana cephesi kelam eserleri gibi ilmî sahalarda olmuştur. şarkın macerası apayrı bir hikayedir. 
(sirkencubin 02/11/2011 02:48)

30 Aralık 2012 Pazar

libido mahkumları


genel anlamda hayatını iştahının gösterdiği doğrultuda sürdürmeyi ifade eder. hayatın anlamının kordon'da demlenmek, browni yemek ve çiftleşmekle sınırlı olmasıdır. siyaset ve ahlak bunun üzerinden yapılandırılır. doğal zevklerin oburluğu seviyesinde kalabileceği gibi, azimle hepsini bitirmek, banci yapmak, madde kullanmak şeklinde dahasını aramak da gündeme gelebilir. idleri tanrılarıdır bunların, kendilerini kurban ederler. 
(sirkencubin 02/11/2011 02:23)

kutsal demlik


russell'ın çaydanlığı, diğer bir adıyla göksel çaydanlık, filozof bertrand russell tarafından dinlerin yanlışlanamaz savlarının yanlışlanması görevinin kuşkuculara düştüğü görüşünü çürütmek amacıyla ileri sürülen bir benzeşim. illustrated dergisinin 1952'de içeriğine kattığı (ama hiç yayımlamadığı) "bir tanrı var mı?" isimli makalesinde, russell aşağıdakileri söyler: 
" eğer ben dünya ve mars arasında eliptik bir yörüngede güneşin etrafında dönen çin seramiği bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişiye yakınçağda bir ruh doktoruyla ya da daha önceki çağlarda bir engizisyon yargıcıyla bir randevu alınırdı.

http://tr.wikipedia.org/wiki/russell'in_%c3%a7aydanl%c4%b1%c4%9f%c4%b1
(sirkencubin 02/11/2011 02:22)
meseleyi karikatüre irca ederek çözme metodunun bir örneği. görünüşe göre kaynağını, daha ziyade hristiyanlarda rastladığım ispat takıntısından alıyor. gaybe iman kavramı karşısında bağlam dışı kalıyor. 

bilmek ve inanmak arasındaki fark, burada da ıskalanıyor. inanmadan bilemezsiniz, ama tersi doğru değil. doğruluğunu ispatlayamadığınız veya yanlışlayamadığınız şeylere de inanabilirsiniz. daha doğrusu, doğruluğunu ispatlayamadığınız veya yanlışlayamadığınız şeylere inanırsınız, inanmak doğruluğunu ispatlayamadığınız veya yanlışlayamadığınız şeylere dair bir kabul veya reddir. aklınıza yatıyorsa, kabul etmek için içsel tutumunuz üzerinde etkili olabilecek yeterli gerekçeniz varsa, bilmediğiniz bir şeye pekala inanabilirsiniz. yeterli sorgulama yapmadan kabul veya red demek, yanılma ihtimalinizi arttırabilir belki, ama inanabilmek için sorgulama yapmak şart değildir. sorgulama sadece temeli olan bir inanç ile temeli olmayan bir inanç arasındaki farkı ifade eder. inanç için sorgulamanın tamamlanmış olmasını, bir doğrulama/ yanlışlama durumuna ulaşmış olmayı beklemek saçma, zaten ona inanç denmiyor. herhangi bir konuda herhangi bir inanca sahip olmayan birini bulmanın mümkün olmadığını zannediyorum. ama birtakım efendiler, inançları farklı kategorilere ayırdıktan sonra, bazıları inanç değilmiş gibi yapıyorlar, sonra da inanmanın ne kadar saçma bir şey olduğu hakkında geyik yapıyorlar. 

burada boşluk kabul etmeyen bir alandan bahsedildiği de gözden kaçan bir husus, tanrıya veya bir dine inanmanın alternatifi sıfır inanç, aslan akıl, kaplan bilim durumu değildir. bir kısım inançları reddettiğiniz zaman, onların yerine başkalarını geçirirsiniz. toplum düzenlemenizi, bebeleri formatlama işini hristiyanlığa göre değil de hümanizme veya materyalizme göre yapıyor olmanız, "dinlerin dezavantajlarından" kurtulduğunuz anlamına gelmez. sadece bir haberciye atfedilen bir inanç kümesinden, kendi icat ettiğiniz bir inanç kümesine geçmiş olursunuz. bir dinle çaydanlık hakkında bir inancı karşılaştırmanın saçmalığı, örnek tersine çevrilerek görülebilir. kimse yörüngede bir çaydanlık var diye hırsızlık yapmaktan vazgeçmez, "aa çaydanlık yokmuş, olee" tribine girmez. (bkz: tanrı yoksa her şey mübahtır) eşit derecede temellendirilmiş/ temellendirilmemiş/ gerekçeli/ gerekçesiz/ makul/ saçma olsalar bile, bir toplum açısından bir dine inanıp inanmamakla bir çaydanlığa inanıp inanmamak çok farklı şeylerdir. din, bir dünya görüşü, hayat tarzı, değer yargıları, toplum düzeni demektir; çaydanlıksa sadece çaydanlıktır. 
(sirkencubin 02/11/2011 02:22)

cemil meriç / ekşi


avrupa'yı bitiren, ancak hind üzerinden dolaştığı için eve dönmekte geciken yazar. ancak kapıyı işaret etmeye vakti yetmiş, içeriyi fethedebilseydi kim bilir nasıl olurdu... fikri ve üslubu birbirinden kuvvetlidir, cemil meriç okuduktan sonra yazmaya kalkışanlar kendilerini bir cemil meriç karikatürü olarak bulurlar, bir vakit geçmedikçe fazla yazmamalıdır. ele aldığı mevzuu adım adım cebir meselesi halleder gibi hiç bir basamağı atlamadan kateder, konuyu hiç boşluk bırakmadan düzgün bir duvar örer gibi işler. mesele ne kadar karmaşık olursa olsun, kaç işlem gerektirirse gerektirsin, yorulmadan sonuna kadar takip eder. fikirle oyuncak gibi oynar, ama fikir bir oyuncak değil, bir silahtır ona göre. tenkitleri keskin ve delicidir. bütün alaycı havası içinde insaflıdır, karşılığı olmayan tek bir söz söylemez. 
"şuuru burkulmuş aydınlar..." en sevdiğim tasbitlerinden ve bir de mağaradakilerin başına aldığı söz: quid rides? de te fabula narratur (ne gülüyorsun? anlattığım senin hikayen. - horatius, hiciv 1), muhteşem. 

(sirkencubin, 09.01.2003 00:19) 


cemil meriç'in anlaşılmazlığı diye bir şey yoktur, cemil meriç'i anlamamak vardır. önce 16 yaşında iken okumaya teşebbüs ettim, mağaradakiler'i. başta düşe kalka da olsa ilerliyordum, ama hayaliyyun'dan hakikiyyun'a giden yolda saplanıp kaldım, olmadı, bıraktım. 20 yaşında tekrar elime aldığımda, zorlu bir güreş oldu, mağaradakiler'i okumak, ama bu sefer yılmadım, kitap bitti. zor olmuştu belki, ama o yaş için ve o yaşın donanımına göre anlayabileceğim kadar anlamıştım. arkasından bu ülke geldi ve umrandan uygarlığa. zincir kırılmıştı. öğretiyor ve düşündürüyordu cemil meriç. yıllar sonra jurnal'i okudum ve inat edip onca sene uzak durduğum için kendimi ayıpladım. 30 yaşında tekrar okudum, mağaradakiler'i. kristal bir küre kadar berrak ve sirius yıldızı gibi parlak. anlamamak mazeret değil. iyi bir sözlük edinin ve kolları sıvayın, cemil meriç okunacak adam. 

(sirkencubin, 24.01.2003 00:03)
(sirkencubin 25/10/2011 10:57)

epistemik paralaks hatası


bir değer sisteminine ait kavram ve kabullere, diğer bir değer sistemine göre açıklama getirmeye çalışma akıldaneliğidir. akşam vakti kavga çıkmasın, hayali bir örnek kurgulayalım. diyelim ki elimizde bir zzt shui felsefesi var ve evrendeki her şeyi sarı ve yeşil kavramlarıyla açıklıyor. sarı-yeşil ilişkilerinin bir getirisi olarak aynı yemeğe hem limon hem de maydonoz koymamak gerektiğini iddia ediyor. bir diğer felsefemiz de patakütizm olsun, bunlar da her şeyi geometrik şekillerle açıklıyorlar. şekillerin bir araya getirilmesinde tezatlara başvurulması gerektiğini söylüyorlar, ama yemek konusunda özel bir görüşleri yok. bu görüşü benimseyen bir leyla zzt shui felsefesinin limon-maydonoz görüşünü duyunca eleştirmeye başlıyor: "ikisinin şekilleri benzer değil ki, niye aynı yemeğe konmasınlar?" şaşkınım benim, renkleri gözardı edip olaya şekillerle bir açıklama getirirsen, o zzt shui felsefesinin görüşü olmaz ki, patakütizm'e yeni bir alanda bir yorum eklemiş olursun. zzt shuiciler de başlarını sallayıp cık cık cık derler.
(sirkencubin 25/10/2011 08:27)

mustafa kemal atatürk / mürteci


iskambil kağıtlarında papaz oluyor ya hani, biri düz biri ters, aynı resimden iki tane; işte mustafa kemal paşa'ya aynı muameleyi reva görüyor milletim, iyiyse tam iyi, kötüyse tam kötü. yani her şeyi atatürk yapmıştır, ya bizi karanlıklardan kurtarmış, ülkemizi baştan varetmiş falan filandır, yahut dini, dünyayı her şeyi ifsad etmiştir, her şeyin vebali kendisinindir ilh. lakin cümleten yanılıyorsunuz arkadaşlar, kemal paşa olmasaydı da bu memleket esas vasıfları itibariyle şu anda nasılsa yine öyle olurdu, başta padişah olsaydı da böyle olurdu. memleketin tarihi ve coğrafi şartlarını paşa meydana getirmemiştir, meseleler paşadan önce de vardı, çözüm usulleri paşa uygulamadan önce de konuşulmuştu, işleri yürüten kadroyu paşa cebinden çıkarmadı. binaenaleyh bir memleketin, bir sınıfın, bir neslin hikayesini tek kişiye indirgeyip üzerinden bir de kamplaşma çıkarmak abesle iştigal, bırakın bu işleri artık.
(sirkencubin 11/09/2009 09:46)

1 Kasım 2011 Salı

dindar kişilerin ateisti inançlı gösterme çabası / ekşi

öbür tarafından bakınca inançlarının farkında olmama sendromuna dönen fenomen. allah'a, peygamber'e inanmamanız, hiçbir şeye inanmadığınız anlamına gelmez. kıdem ve beka sıfatlarını doğaya, ilim ve irade sıfatlarını insan aklına ve kudret ve tekvin sıfatlarını her ikisine atfetmeniz, bahsi geçen konularda bir inanca sahip olmadığınız anlamına gelmez. ortak kabulleriniz, evrensel saydığınız değerleriniz inançlarınızdır. akla inanırsınız, bilime inanırsınız, insan haklarına inanırsınız, şu veya bu felsefeye, ideolojiye inanırsınız ve bunların hiçbiri son tahlilde bir dinden daha objektif değildir. adım adım geri gidip çünkü öyle dediğiniz noktalara tekrar bakın ve inancınızı keşfedin.
(sirkencubin, 10.01.2008 15:20)


ateistlerin inançlarını göstermeme çabasına uydurdukları kılıftır. kendi değer yargılarının sizinkinden daha objektif, daha aklî, daha bilimsel olmadığını itiraf ederlerse iktidarı kaybetme tehlikesiyle yüzleşeceklerini düşünürler. çoğunluk faşizmine karşı olma kisvesi altında azınlık faşizmini elden bırakmama manevrasıdır bu, anadolu'dan gelen vahşi türkleri, creme de la creme türklerin ve onların ulusalcı, sözde laik, palavradan sosyalist destekçilerinin parselledikleri alanlara sokmama kavgasıdır.
(sirkencubin, 10.01.2008 16:02)


muhataplarının laf anlamazlığı yüzünden gereksiz bir çabadır. diğer taraftan ateisti inançlı gösterme diye bir şey yoktur, inançlı olmayan birinin inançlı olduğunu ispatlamaya çalışırsanız, bu bir "gösterme çabası" olur, inançlarının farkında olmayan birini uyarmaya çalışırsanız olmaz.

1) pratikte formel mantık dediğiniz şey evrensel değil aslında, primer süreç düşüncesi diye bir şey var. ama ele aldığımız konular açısından bağlam dışı olduğu için yok farzediyoruz ve formel mantık evrenseldir diyoruz.

2) formel mantık tek başına bir işe yaramaz. onu işletebilmek için bir takım aksiyomlardan hareket etmek zorundasınız. ister tümdengelin, ister çay demleyip tümevarın, çuvallamadığınızın mutlak bir ispatı yoktur. niye öyle olduğunu galiba ateist başlığında ve kısmen de hz. muhammed (sallallahü aleyhi vesellem) başlığında yazdım daha önce, çay molasında oturun okuyun.

3) birtakım ispatsız varsayımlara dayandığı halde, bilimin verilerini pratik amaçlarla doğru kabul ederiz. bu bize ne sağlar? bu bize içinde yaşadığımız doğayı anlama imkanı sağlar, bu bize hayatımızı kolaylaştıracak araçlar üretme imkanı sağlar. bu bize ne sağlamaz? ahlak ve siyaset gibi alanlar için kullanılacak değerler sağlamaz. toplum hayatını düzenlemek için, bilimin nisbeten objektif ve de pratikte genelgeçer sayabileceğimiz verilerinin ötesinde bir düzleme ihtiyaç duyarız. bazı insanlar bu verileri dinlerden sağlar, bazıları da felsefi sistemlerden sağlar. sonuç olarak hepsi de inançtır.
(sirkencubin, 11.01.2008 10:02)

din karşıtlarından nefret eden dindar ahali / ekşi

burada din karşıtı derken ne kastedildiğinin anlaşılması önemli. dinsizlerden, dindar olmayanlardan nefret eden dindar ahali rahatsız edici duruyor, ama dinden ve dindarlardan nefret edenlerden nefret eden dindar ahali gayet normal bir ahali olsa gerek.
(sirkencubin, 28.03.2008 08:29)


nefret seviyesine ulaşsın ya da ulaşmasın, karşılıklı sorunlar, kısmen tarafların birbirini doğru anlamamasından kaynaklanıyor. özellikle kendilerini din karşıtı olarak konumlandıran insanların dindarların düşünce şeklini pek anlamadığını düşünüyorum, bu da sorunların şiddetlenmesiyle sonuçlanıyor. burda en önemli engel, epistemik özgürlük kavramının ıskalanması. din karşıtları konuyu kendi açılarından açıklamaya başladıkları zaman, bütün insanlar için ortak, evrensel ve tam olarak objektif bir zeminde durduklarını ve söylediklerinin, kendileri için ne kadar geçerlilik taşıyorsa dindarlar için de o kadar geçerlilik taşıması gerektiğini sanıyorlar, bu yüzden adil olduğunu düşündükleri bakış açısının bir dayatma olduğunu fark etmiyorlar. kısacası, felsefi anlamda bilimin ve aklın yolu diye isimlendirdiğiniz dünya görüşünün, dinsel dogmalar dediğiniz dünya görüşüne bir üstünlüğü yok. buna uymak zorundasın, çünki bu bilimsel ve akılcı dediğiniz zaman oluşturduğunuz etki, biri size buna uymak zorundasın çünki bu tanrının buyruğu dediği zaman sizde oluşan etkiye benzer bir etki.

din karşıtlarının sürekli ıskaladığı ikinci önemli nokta, dinin bir dindarın hayatında oynadığı rol. sürekli din bireysel bir hayat felsefesi, bir tür hobiymiş gibi davranılıyor. farzedin ki kafayı feng shui gibi bir şeyle bozdum, bütün özel hayatımı buna göre düzenliyorum, ama bu sadece ve sadece benim kişisel meselem, başka insanlarla ilişkilerime sınırlı olarak taşınabilir, toplum ve devlet alanına taşınamaz, bir tür işletim sistemi, ortak alan için bir düzenleme olamaz. din için tanınan alan da buna benziyor. oysa en azından bir müslüman için din bundan çok daha fazla bir şey. sizin sömürü ya da simge olarak algıladığınız birçok şey aslında bizim rutinlerimiz, ama kendi ülkenizin kültürüne o kadar yabancılaşmışsınız ki bazınız, neyi neden yaptığımızı anlamaya yaklaşamıyorsunuz bile. üstelik sürekli şüphe ediyorsunuz, bir şey anlatmaya kalktığımız zaman dinlemek yerine, kendi varsayımlarınıza göre bize kafanızda replik yazıyorsunuz. bu bağlamda din ve iktidar kavramı arasında kurduğunuz bağlantılar da çok gerçekçi değil, yahut paradigmadan paradigmaya tercüme edilirken anlam kaymasına uğruyor denebilir. sonuç olarak dindarları muhatap aldığınız zaman, onları teori alanında bastırmaya çalışmak yerine, teorik alandaki çözümsüz çelişkileri baştan kabullenir ve pratiğe yönelik bir uzlaşmayı hedeflerseniz, çok daha yapıcı olursunuz. pratikte neyin uygulanabilir olduğu konusunda fikirler o kadar da çelişkili değil, ama teori tartışmalarından buna bir türlü sıra gelmiyor.
(sirkencubin, 28.03.2008 16:53)


dindar ahalide nefret dinamiklerini ateşleyen, karşıt düşüncelerden çok, bu düşüncelerin eyleme dökülme biçimidir. kaldı ki birinin düşüncesinin bir başkasında nefret uyandırması da insani bir hal. misal düşüncelerim sözlük ahalisinin bir kısmının nefretini celbediyor olsa gerek ki oylaya oylaya butonları bozuyorlar bazen. dindar ahalinin kendisinden nefret etmesinden şikayet eden din karşıtı varsa, toplumsal tansiyonu düşürmek için iletişimin gerekli olduğuna inanılıyorsa, bunun yolu epistemik dayatma yönteminden vazgeçip ortak bir frekans aramaktır.

müslümanları bireylere indirgediğimizde neler olur diye bir soru soralım mı? dakka bir, gol bir. niye bireylere indirgiyoruz? dün akşam babama yeni neslin ahlak telakkilerini açıklamaya çalışıyordum, ne kastettiğimi anlatabilmek için biraz uğraşmam gerekti, bireysel ve ahlak kelimelerinin bir arada kullanılması, bu nesil için, ya da belirli çevreler için, bir oksimoron teşkil ediyor. bu düşünce türüne göre ahlak doğası gereği toplumsal bir şeydir. maalesef türkiye'de okur yazar takımının zihni tek kanallı çalışıyor, bu yüzden içinde yaşadıkları toplumun, birey-toplum dengesinde nerede durduğunu doğru algılayamıyorlar. kafalar tek bir sisteme kilitlenmiş, bu sistemin artı olarak kodladıkları artı olarak, eksi olarak kodladıkları eksi olarak algılanıyor ve bundan farklı bir durum olabileceği tasavvur edilemiyor. "daha bireysel" bir durum, "daha üstün" veya "daha doğru" bir durum değildir, her toplumun, her kültürün kendine ait bir karakteri vardır; bir toplumu, başka bir toplumun normali ile yargılamak hatadır. "daha bireysel" olmak, "daha sarışın" olmaktan çok farklı değildir. düşünce sisteminize yerleşmiş bulunan kültür daha bireyci bir toplumdan köken aldığı için, içinde yaşadığınız halkta bireycilik aramaktan, bulamayınca küçümsemekten veya toplumu daha bireyci yönde değiştirmeye yönelik mühendislik faaliyetlerine girişmekten vazgeçin, belki de karşınızdaki insanlar onları daha beyaz bir zenci olmaya zorladığınız için sinirleniyorlardır. "interdependant self" veya "identification" gibi kavramları hesaba katmazsanız, kendi toplumunuza trene bakar gibi bakarsınız ancak, "anladım yeldeğirmeni, ama suyu nereden geliyor" seviyesinde kalırsınız. bir düşünce biçiminin size ait bir düşünce biçimi olması için, kastettiğiniz anlamda kişisel, bireysel bir düşünce olması şart değil. kaldı ki, sayın moderenlerimizin düşünceleri de aslında çok da kişisel değildir, aranızda birkaç filozof olabilir belki, ama onları istisna edersek aslında serbest sandığınız düşünceler temelde yeniçağ düşünürlerinin görüşlerinin tekrarları, türevleri. şu dogmatik argümanını da bırakın artık bir tarafa. bütün düşünce sistemleri belirli dogmaları evirip çevirmek yoluyla elde edilen karmaşık totolojilerdir - totoloji değilse tutarsızdır. düşünmeye bir aksiyomdan başlamamak gibi bir şansınız yok, eleştirdiğiniz düşünce ne kadar dogmatikse, savunduğunuz düşünce de o kadar dogmatik. bunu gözardı ettiğiniz zaman, kendi dogmalarınızı dayatmış oluyorsunuz. düşüncelerin allah tarafından kazandırılmasından ne kastedildiğini anladığımdan emin değilim, ama böyle bir cümle kurmak hiç aklımdan geçmemişti. hayalinizdeki dindarlara hayali replikler yazmaktan vazgeçin de ne düşündüğümüzü bize sorun isterseniz, öyle daha verimli olur.

"aydınlanma'ya karşı din" denklemi, "budizm'e karşı şintoizm" denkleminden çok da farklı değildir. aydınlanma düşüncesi evrensel bir ortak zemin değildir, sadece farklı inançlardan bir tanesidir. budizm'e dayanarak şintoizm'i sorgulamak ne ifade ederse, aydınlanmaya dayanarak islam'ı sorgulamak da onu ifade eder. aydınlanma ispatlanmış bir gerçek, evrensel bir ortak zemin, diğer programların üstünde temel bir işletim sistemiymiş gibi davranmaya devam ederseniz, iletişemeyiz. budizm şintoizm'i ne kadar krize sokabilirse, aydınlanma da islam'ı o kadar krize sokabilir: hiç. düşünce sistemleri az çok kendi evrenlerinde izoledir ve başka sistemler tarafından çürütülemez. bir sistemi çürütmenin tek yolu kendi içinde tutarsız olduğunu göstermektir. sistemler krize girmez, ancak şartlara göre belirli sistemlerin insanları etkileme güçleri diğerlerinden fazla olabilir, bu da sistem mensuplarını krize sokabilir. sistemin krize girmesiyle mensuplarının krize girmesi aynı şey değil. moda örneğinden yararlanalım: farz edin ki bir adada, dünyanın kalanından uzak bir şekilde yaşıyorsunuz ve tekstil sektörünüz kimono konseptine bağlı. üretim, tüketim, pazarlama alanlarında oturmuş dengeleriniz var. mallarınız alıcıların bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, her keseye ve her zevke hitap ediyor, hiçbir sıkıntınız yok, daha binlerce yıl bu sistemi sürdürebilirsiniz. fakat adaya kaftan-şalvar konseptine göre giyinen yabancılar çıkıp geliyor ve birden bire piyasa allak bullak oluyor. bir özenti dalgası toplumu yalayıp geçiyor, bir kesim hemen kıyafet değiştiriyor, bir başka kesim yeni kıyafetlere karşı şiddetli reaksiyon geliştiriyor, diğer bir kesim de kıyafet değiştirmek istemiyor, ama yeni kıyafetlerin etkisinde kalıyor, hakamalarını şalvar gibi kimononun altına giymeye başlıyorlar. insanların zevke dayalı tepkilerini hariç tutarak iki konsepti karşılaştırırsak, birinin diğerini iptal edecek bir tarafı yok, birbirlerine rağmen varolabilirler. hangisinin revaçta olacağını belirleyen tek faktör zevk dengesinin durumu. düşünce sistemlerinin rayicini belirleyen de, birinin diğerinden epistemik anlamda daha güçlü olmasından ziyade, hitap ettiği kitlenin zevk dengesi. estetik gibi inanç da sezgiye dayalı. islam, hristiyanlık veya aydınlanma dini arasında yapacağınız seçim, sezgisel kabullerinize bağlı, mantıksal bir çıkarıma değil. size bir aksiyomdan diğerine sıçrama yaptıracak bir tasım yok, birini seçiyorsunuz, sadece seçiyorsunuz. başka bir sistemin etkisinde kalıp çelişik iki sistemi uzlaştırmaya çalışan, kendi sistemini diğer sisteme göre açıklamaya çalışan kafası karışık insanların varlığı, sistemlerden hangisinin daha haklı olduğuna dair bir delil teşkil etmez. islam'ın kutsal kitabını, aydınlanma inancıyla sınamaya ihtiyacı yoktur. bilim doğa olaylarını araştırır ve kur'an bir fizik kitabı değildir. sizin bilime yüklediğiniz anlam, bilimin kendisinden fazla bir şey, bir inanç, bir tür din; bilim kilisesinin kendine güveni karşısında tereddüte düşen müslümanların varlığı sizi aldatmasın, benimsediğiniz sistemin, reddettiğiniz sistem karşısında epistemik anlamda bir üstünlüğü yok. evrim teorisini bir inanç şeklinde benimsemenizin sebebi, ilerlemeye ilişkin inancınızla uyumlu olması, doğaya bir anlam yakıştırma arayışında işe yarayan bir gereç olması, dünya görüşünüzü dayatmak için elverişli bir mazeret olması. bütün bilim teorilerini aynı hararetle savunmuyorsunuz, gazoz şişesini kutsal sayan yerliden ne kadar farkınız var, bir düşünün.

"musluman ahali modernlesmeye buyuk olcude karsi durdugu icin turkiye nin modernlesme sureci bazi kitleler uzerinde her daim huzursuzluk yarattı ve icten ice guclenerek zaman icinde bu gidisi degistirmek icin harekete gectiklerini biliyoruz."

so what?

şintoist ahali budizm'e büyük ölçüde karşı durduğu için japonya'nın budistleşme süreci bazı kitleler üzerinde her daim huzursuzluk yarattı ve içten içe güçlenerek zaman içinde bu gidişi değiştirmek için harekete geçtiklerini biliyoruz.

ne değişti?

"islamı bagnazlıga varan bir sekilde yasamayi tercih eden kitle"

sensiniz bağnaz. modernizmi bağnazlığa varan bir şekilde yaşamayı tercih eden kitlesiniz hem de. neyin dinimizin özünden geldiğini, neyin bağnazlığa varan bir şekil olduğunu öğrenmek için, acaba size mi danışmalıyız, peygambere mi? din denen şeyi ne sanıyorsunuz arkadaşlar? yapmayın böyle...

"neticede bugun, halen ulkenin islami sartlar ile yonetilmesinin en iyi sonucu verecegini dusunen buyuk bir kitle mevcut."

"walla allah göndermiş islam diye bir şey, ama modernizim daha iyi sonuç veriyor, tek yıkamada daha beyaz beyazlar, daha parlak renkliler oluyor, sanırsam allah yanılmış biraz" diyecek halleri yok ya?

"bir diger guruh ise bu kitlenin dinsel inanısını kendi icinde yasaması gerektigini ve spirituel felsefe ile ulke yonetmeye calismanın buyuk bir risk oldugunu, eninde sonunda bir felaketle karsilasilacagini one suruyor. "

konuşuyoruz konuşuyoruz, bir adım ilerleyebilmiş değiliz. anlatamadık, dini kendi içinde yaşamak diye bir şey yok, islam dini birey-tanrı ilişkisi yanında, birey-birey, birey-toplum, birey-devlet, devlet-devlet ilişkilerini de yönlendirir. uygulamayı birey-tanrı ilişkisiyle sınırlandırdığınız zaman, dinin diğer kısımlarını yasaklamış/ baskılamış olursunuz. spiritüel felsefe nedir ya? yoga veya feng shui ile islam arasındaki farkı anlamadınız gitti. neyse ki yavaş yavaş sadede geliyoruz. neyin risk olduğu, neyin felaket olduğu konusunda iki tarafın algıları çelişiyor olabilir. sizin risk dediğiniz her şeyin bize göre de risk sayılması gerektiğini düşünmekten vazgeçmelisiniz. ancak bu pasajdan işimize yarayacak bir malzeme çıkardık: tarafların risk algısındaki farklılık. unutmazsak bu noktaya tekrar döneriz.

"... ambargolarla karsilasmasina sebep olacaktir."

ambargo pratiğe yönelik bir argüman, teorik çözümleme için kullanılamaz. önce sadece türkiye'nin varolduğu bir dünyada yaşadığımızı farz edip, türkiye'nin gerçeği nedir, bunu bir anlayalım. sonra dış dünyayı hesaba katınca ne gibi ayarlamalar yapmak gerektiğini düşünürüz. ambargo tehdidi din konusuyla ilgili bir argüman olsaydı, engizisyon tehdidi de dünyanın dönüp dönmediği ile ilgili bir argüman olurdu. ne var ki dünya galile'nin ne dediğinden bağımsız olarak dönüyor, galile ambargo korkusuyla yutkunsa bile.

"anladıgım kadarıyla islam ilk donemlerinde bugun oldugu kadar bagnaz degilmis. "

anlıyor musunuz, anlamıyor musunuz, anlamıyorum, ama anlaşamadığımızı anlıyorum, nedir bu bağnaz dediğiniz? orijinal islam ile bugünki islam arasında fark mı var? ne farklar var? nasıl oluyor da din karşıtları, din konusunu dindarlardan daha iyi biliyorlar? mesela temel kaynakları daha iyi mi araştırmışlar? sistem dinamiklerini daha iyi mi anlamışlar, daha sağlıklı bir muhakeme mi yürütüyorlar? yoksa a sistemini b sistemiyle yargılama faaliyetinden, kendilerine bir evrensel kabul edilirlik payı mı biçmişler?

"asiri baskici bir yonetim sekline, insanları korkutarak nizama sokmaya calisan bir paradigmaya donusmus. siyasete alet edilmesi, ulke yonetmeye kalkismasi ve yanıtını veremedigi ko0nuların uzerini ortmesi ile ortaya cıkan cozemedigi problemi yok sayma anomalisi, ya da cozemeyecegi sorunu yok etme aliskanlıgı "

modernizmden bahsediyorsunuz değil mi?

düşünce sistemleri de, dinler de sihirli değnekler değildir. kendini değiştirme iradesi gösterebilen bir bireye ya da topluma, bunu nasıl yapması gerektiğini öğütleyen birer kılavuzdur bunlar. kılavuzluk eden prensiplerin yetkinliğinden bağımsız olarak, toplumsal potansiyeliniz neyse onu gerçekleştirirsiniz. aşmış bir toplumsanız, hangi sistem olursa olsun, aşmış bir versiyonunu üretirsiniz. dangalak bir toplumsanız, hangi sistemi uygularsanız uygulayın dangalakça bir manzara elde edersiniz.

"yani bizler sunu gorduk ki, insanlar [x]sel inanıslarını iclerinde yasayip toplum hayatının gobegine oturtmaya calismazlarsa [x]ler insanlık icin faydalıdır. ancak bir [x], insanların tumunun hayatını kosulsuz sartsız kontrol altina alma arzusundaysa ve ulkelerin de yonetilmesinde aynı zaruriyeti isaret ediyorsa, o zaman o [x] insanlık icin zararlıdır."

bu pasajda x yerine islam dinini koyarsanız, modernizm tarafından budanmış bir islam modeli elde edersiniz. x yerine modernizmi koyarsanız da, aşağı yukarı, islamcıların modernizm hakkındaki fikrini elde edersiniz.

"... aynı dusunceler isiginda tum hayatımızı kontrol etme cabası icerisine girerlerse bizim sadece dusuncelerimizin degil tum ozgurlugumuzun elimizden alinmasi da pesi sira gelecektir korkusuna sahibiz."

son durak kara toprak, şık bir çalımla sadede ulaştık nihayet. risk algılarının çelişmesinden bahsedecektik değil mi? endişenizi anlıyorum. ama bizim sıkıntımızı anladığınızdan emin değilim.

a ve b çelişen iki sistem olsun. a sistemini tam olarak uygularsanız, b mensuplarını bir miktar baskılamış oluyorsunuz. b sistemini tam olarak uyguladığınız zaman da a mensuplarını bir miktar baskılamış oluyorsunuz. ne yapmalısınız? bu sorunun cevabına giden yol, ne yapmamalısınız sorusundan geçiyor. yapmamanız gereken şey şu: b sistemi lehine konuşurken, a sisteminin risk algısı bölümünü silip, o kısmı b bakış açısıyla tekrar yazmak. a sisteminin risk algısı bölümünü b versiyonuyla değiştirirseniz, insanlara neyi risk olarak algılayacaklarını dayatmış olursunuz. zihninizde a sisteminin risk algısı bölümünün olması gereken yerde b projeksiyonu varsa, a mensuplarının neyi risk olarak algıladığını anlamanız mümkün olmaz. a sisteminin risk algısını b açısından bakıp önemsiz olarak kodlarsanız, elinizde sorunsuz, çelişkisiz bir b sistemi bulunduğunu sanabilirsiniz, ama bu yolla a mensuplarını sisteme kazandırmanız mümkün değildir. ateşkes, tolerans, işbirliği gibi bir hedefiniz varsa, bütün tarafların katılabileceği optimum bir düzene dayalı bir toplum sözleşmesi hazırlamak istiyorsanız, önce karşınızdakini anlamak zorundasınız. tartışa tartışa suyu çıktı aslında, ama pratik olduğu için risk algısı konusunu somutlaştırmak için kadın kıyafetleri konusunu örnek vereceğim. islamcılar için ergenlik çağına gelmiş herhangi bir kadının başını örtmesinin herhangi bir durumda engellenmesi gerçekleşmiş bir risktir. başörtülü lise öğrencisi, başörtülü üniversite öğrencisi, başörtülü memur, başörtülü milletvekili olması engelleniyorsa, baskı görüyorsunuz demektir. tehlike bir ihtimal değil, başınıza gelmiş bir şey demektir. diğer taraftan, nasıl size göre, bir kadın hakimin mahkemeye girerken başını açmak zorunda olması bir problem değilse, bana göre de bir kadın hakimin mahkemeye girerken başını örtmek zorunda olması bir problem değil. ne var ki burada konu, bana göre baş örtme mecburiyetinin bir problem olup olmadığı değil, baş örtme mecburiyetini bir problem olarak algılayan insanlarla aynı ülkede yaşıyor olmam. toplumsal huzuru sağlamak istiyorsam, karşımdaki insanların niye endişelendiğini, neyi bir risk olarak algıladığını hesaba katmak durumundayım. din karşıtları da, dindarların neyi risk olarak algılamaması gerektiği konusunda dayatmada bulunmaktan vazgeçmeliler, yoksa nefretin önünü alamazlar, karşılıklı taleplerin dengesini kurabileceğimiz bir düzenin oturtulması mümkün olmaz. dindarların din karşıtlarının endişelerini ve beklentilerini dikkate alması gerekiyor, din karşıtlarının da dindarların endişelerini ve beklentilerini dikkate alması gerekiyor. dindarların endişeleri ve beklentileri, din karşıtlarına göre bilimsel ve akılcı olmayabilir, ama din karşıtlarının neyi kendi sistemlerinde bilimsel ve akılcı diye kodladıkları, dindarlar için bağlayıcı değil. epistemik özgürlük farkındalığının olmaması bu yüzden sıkıntı doğuruyor, kendi düşünce sisteminizi ortak zemin saydığınız zaman çelişkileri kafanızda çözümleyebiliyorsunuz, ama bu toplumsal alanda bir çözüm üretmeye fayda sağlamıyor, aksine zararlı oluyor.
(sirkencubin, 31.03.2008 11:38)

31 Ekim 2011 Pazartesi

hede hödö dini / ekşi

demagoji dini. her yola gelir. insanlara "benim dini sebeplere dayanan şöyle bir ihtiyacım, böyle bir sıkıntım var. şu güzel ortamı bozmadan bir çözüm, herkese uyacak bir orta yol bulamaz mıyız" diye sorduğunuzda hemen bu kişilere vahiy (!) gelir, "iyi de şöyle şöyle böyle böyle bir din olsaydı ne olacaktı" diye mükalemeyi hiç ederler. siz "benim dinimde kaza namazı şudur, bu değildir" dersiniz, size hede hodo dininin kaza namazıyla öğüt vermeye kalkarlar. aslında bütün yaptıkları inançlara karşı eşit mesafedeymiş ayağına yatmak, onların inançlarının karşısında sizinkilerin bir kıymeti olmadığı şeklindeki kanaatlerini itiraf etmemek için topu taca atmak.

gizli paganistler sizi, o argümanı beğenmiyorsanız, bu argüman da var, ağlamayın sonra.
(sirkencubin, 10.01.2008 08:56)


duruma göre eğilip bükülebilen bir dindir, yahudilik, hristiyanlık veya budizm bunun kapsamına girmez. olayı soyut bir düzleme çekip bu ülkenin sosyal gerçekliğinde ne var ne yok gözden gizleme taktiğidir. taktik değilse, bilinçsiz yapılıyorsa daha kötü... işin ilginç tarafı hristiyanlık ve yahudilikle ilgili düzenleme de vardır bu ülkede (cumartesi ve pazar tatilleri), müslümanlıkla ilgili uygulama da vardır (bayram tatili), sorun aslında dinlere eşit mesafede davranma davranmama meselesi değildir. kurgusal evreninize ilgili öğeleri ekleyerek çatışmanın kaçınılmaz olduğunu savlayabilirsiniz, ancak pratikte herhangi bir dinin uygulamasını engellememek zorunlu olarak düzenin bozulması anlamına gelmez. soruna çözüm aramak yerine, ayak oyunlarıyla sorunu reddetmek anlamına gelir bu tavır. bu tavır çatışmanın kaynağıdır, çok-kültürlü bir toplumda toplumsal gruplardan birinin inancını referans alıp diğerini bağlam dışı bırakırsanız çatışmanın önünü alamazsınız. fırlamayın sakın meydana bizim inancımız yok diye, din dediğiniz sistemlerden biri olması gerekmiyor, vicdani kanaatleriniz, hayat tarzınız, değer yargılarınız, dünya görüşünüz, evrensel mantıksal zorunluluğu olmadan benimsediğiniz kabulleriniz var ve bunlardan oluşan sistem sandığınız gibi ortak payda değil, öyle bir ortak zemin icat edilmedi henüz yeryüzünde.

evde argüman tükenmez, karşımızda laftan anlayan insan olsa, tükense bile, tükendi deriz. ille meşe odunu istiyorsanız kendi tercihiniz...
(sirkencubin, 10.01.2008 10:48)


sosyal hayatta karşılığı olmayan dindir. dolayısıyla problem olarak karşımıza çıkma ihtimali olmayan dindir.

şimdi tane tane yazıyorum ve bu son inşaallah...

olayımız birbirine göre avantajı olmayan a dini ve b dini ile hepsine eşit mesafede bir ortak payda olarak seküler dünya görüşü değil. olayımız inanca karşı inanç. inanç nedir anlamadıkları için kendi inançlarının farkına varamayanlara bunu anlatmak güç olacak, ortada her şeyi kendi inancına, yani kendi vicdani kanaatlerine, kendi hayat tarzına, kendi değer yargılarına, kendi dünya görüşüne, evrensel mantıksal zorunluluğu olmadan benimsediği kendi kabullerine göre düzenlemek isteyen ve ötekinin inancını toplumsal hayatta olabildiği kadar kısıtlamaya çalışan bir toplumsal grupla ikinci sınıf vatandaş olmak istemeyen, inançlarının yok kabul edilmesini sineye çekmek istemeyen bir grup var. inançlarınızın ismini koymaktan kaçındığınız için, inanç olmaktan çıkacaklarını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. yaptığınızın adı laiklik değil. laiklik çeşitli inançların birbirini engellemeden bir arada bulunabilecekleri, çelişkilerin çatışmaya dönüşmesinin minimuma inmesini sağlayacak, uygulanabilir bir orta yol arayışı. inancını bana dayatmanın adı laiklik değil. bunun adı demokrasi de değil. ben ne dersem o olur türü rejimlere başka isimler veriliyor.

"a dinine mensup bir kişi dini vecibelerini yerine getirmek istiyor. ama yapmak istediği eylem, şu veya bu şekilde benim bazı haklarıma ve özgürlüklerime tecavüz anlamına geliyor. bu durumda ne yapılır? bu durumda o kişi o eylemi yapamaz, yapmamalı" demek şu anlama geliyor: a dinine mensup kişinin dini vecibeleri, [sekülarizm, materyalizm, humanizm, paganizm, ya da adını sen koy] (=b) dininin vecibeleri ile çeliştiğinde kategorik olarak a dininin vecibeleri reddedilecek ve b dininin vecibeleri uygulanacak, böylece hiçbir durumda b dinine mensup kişilerin haklarına ve özgürlüklerine tecavüz edilmeyecek, ama bununla çelişiyorsa a dinine mensup kişilerin haklarına ve özgürlüklerine tecavüz edilecektir. kısacası bu ülkenin resmi dini b dinidir, a dini mensupları ikinci sınıf vatandaştır. bu kadar anlıyorsunuz işte siz laikliği de demokrasiyi de...
(sirkencubin, 10.01.2008 11:30)


sondan sonraki son...

hede hodo dini x değildir. "varsayalım ki x=1928385 olsun"dur. niye varsayalım lan? 1928385 yok hiç memlekette, 14412 var, 5373 var, ne bileyim 4904 var, 1928385 yok, hasta mısınız nesiniz? varsayalım ki halam amcam olsaydı demekten ne farkı var bunun?
(sirkencubin, 10.01.2008 12:01)


tak-çıkar özellikleriyle çok pratik bir dindir, her türlü hava ve yol koşullarına uygulanabilir.

son demiştim di mi, vazgeçtim, ciddiye aldığım en az bir kişi zuhur etti zira.

mecazlar gayet iyidir efendim, elverir ki muhatabınız ne dediğinizi anlasın.

eğer hayatınızı libidonuzu tatmin etmeye adamışsanız, "bir anlamda" o sizin dininizdir. var öyle şeyler, mesela hayatını kasasını doldurmaya adamış bir varyemezin dini, paracıklarıdır.

kısa keselim, zurnayı zırtlatalım.

iki mesele var önümüzde:

1) lost dininin gerekleri avrupa yakası dininin gerekleri ile çelişise ne olacak yahut galaktika dini genel toplum düzeni açısından sorun çıkaracak taleplerle ortaya çıkarsa ne olacak?

2) uygulamalara zemin teşkil edecek tutarlı teorik zemini hangi esasa göre oluşturacağız?

bu noktada toplum sözleşmesi gibi bir kavrama ihtiyacımız var galiba. sorunu çözebilmek için öncelikle unsurlarını, önemli problemlerini, kırılma noktalarını gözardı etmememiz gerekiyor. madem din kelimesi bu kadar elercük oluyor, weltanschauung diyelim onun yerine, hem din dememiş oluruz, hem günlük coolluk ihtiyacımızı gidermiş oluruz. (kelimenin nasıl yazıldığını bulmak için sözlük karıştırmam gerekti, hegel, weber falan da okumadım, üstüme gelmeyin. sahi nası okunuyo bu? çok da uzun be, ben ona kısaca welty diyorum şimdilik*) ne diyordum ben ya? ha, bu welty nesnelerinin yol açtığı sorunları gidermenin yolu onları reddetmek değil, çünki bastırdıkça basınç artıyor (bkz: topu kesmek). bunun dışında kutsallığını ispatlayamamış a dini weltysini esas almak ne kadar baskı yaratıyorsa, kutsallığını ispatlayamamış b felsefesi weltysini esas almak da o kadar baskı yaratıyor. bunun türkçesi şu: sekülarizmi tarafsızlık ve islam'ı da hizaya gelmesi gereken taraflardan biri olarak kodladığınız zaman kafadan işi bozmuş oluyorsunuz. niye islam'ı tarafsızlık olarak almıyoruz diye soracak o zaman halk size. soruyor zaten, anlayan var mı belli değil. soyut düşünce, rasyonel akıl dediğin nedir, güzel kardeşim? islam'ı baz alırsak, eşit mesafe ortadan kalkar diyorsun, doğru söylüyorsun. sekülarizmi baz alınca da eşit mesafe kalkar diyorum ben de. toplumun gazını alacak, deli gibi tartışmayı bıraktırıp iş ve fikir üretmesine imkan sağlayacak bir sözleşme yapacaksak, hepimiz eşitiz, ama biz daha eşitiz tribini bir kenara bırakmak gerekiyor.

masaya oturduk, biliyoruz ki elimizdeki teorik çerçevelerin hiçbiri evrensel değil, hangisini seçersek seçelim biri mutlaka itiraz edecek. ne yapmalıyız? ya biraz öyle biraz böyle diyerek vaziyeti idare ederiz, ki milli alışkanlıklarımızla gayet uyumlu olur bu, biraz irrasyonel olsa da, veya rasyonel olmayı seçip "bi çerçeve lazım arkadaşlar, yapıcı olalım biraz" diyebiliriz. o ya da bu, bir çerçeve seçildiği zaman neye dikkat etmek gerekir? çerçeve seçildi diye hayatın bayram olmayacağına dikkat etmek gerekir. eğer masadaki taraflardan birinin benimsemediği halde, toplumsal barış için çerçeveye kerhen destek verdiğini unutursak, kazan patlar bir süre sonra. bir talebi karşılamanın başka bir talebi baskılamak anlamına geldiğini aklımızdan çıkarmayıp, baskı-talep dağılımının dengesini kuran, toplumsal dinamikleri zorlamayan bir teknik geliştirmeliyiz. b felsefesinin çerçevesini seçtik diye a grubunun 5.4 şiddetindeki bir problemini, b grubunun 1.1 şiddetindeki bir görgü kuralına feda etmeye kalkarsak çatışmanın önünü alamayız. sana göre zararlı ve olmaması gereken bir şeyin bana göre de o kadar zararlı ve olmaması gereken bir şey olmasını beklersen daha çok beklersin. tolerans gerçekten önemli, anahtar kavramlarımızdan biri. bunu hayata geçirirken b grubunun kendi paradigması içinde zararlı ve olmaması gereken bir şey olarak kodladığı x eyleminin, evrensel olarak zararlı ve olmaması gereken bir şey olduğu savıyla ortaya çıkarsan, b karşısında a'nın bir ilkelliği ifade ettiği söylemini dilden düşürmezsen, bunu a grubuna hakaret ederek ortaya koyanları normal karşılarsan, hele hele b çerçevesi seçiminin hedefinin a bakış açısını zaman içinde ortadan kaldırmak olarak kodlarsan, a grubunun desteğini kaybedersin. toplumsal gerçekleri ortadan kaldırma çabası toplumsal gerçeklerin sizi ortadan kaldırmasıyla da sonuçlanabilir, filan parti niye %70 oy aldı diye gelmeyin sonra karşıma.
(sirkencubin, 11.01.2008 11:12)

30 Ekim 2011 Pazar

modern psikoloji ve olimpos / ekşi

kadim zamanların tanrı-temsilleri bölük pörçük dağılmış zalim derebeyleriydi. o vakitler bunların sözde-sözcüleri daha ehlî yırtıcılardı. devşirdikleriyle yetinirler, gelecek hasat için de bir şeyler bırakırlar, kanı emer, yarayı otlarla sarar, iliklerden uzak dururlardı. vaktâ ki lamba cinlerini ele geçirip de bir muktedirlik hummasına tutuldular, her şey'in daha fazlasından daha az bir şey doyurmaz oldu gözlerini. bölük pörçüklerden randıman alamadıklarını fark edip hepsini birleştirip daha büyük bir put yaptılar. olur da biri bu tanrı değil der diye hile yaptılar, putlarının üstüne bu tanrı değil yazdılar. herkesin göbeğinden bir havuza damarlar çektiler, atardamarlar, toplardamarlar... aldılar, verdiler, vadettiler, kazandırdılar, kaybettirdiler. koklattılar, yalatmadılar, gösterdiler, vermediler. havuçları bala bandılar, sopaları uzun tuttular. kavanozların kapaklarını açtılar, ruhlar uçtu, yerlerine esans doldurdular. kavanozları etiketleyip raflara dizdiler. köleler göbek kordonlarını sürüye sürüye dolabın çarkını çevirirlerken, herkesin kafatasında boşluklar açtılar, açtıkları boşluklara esans damlattılar. her esanstan bardaklara damlatıp köpürtüp köpürtüp baloncuklar yaptılar, havalara üfürdüler. hayallerinin peşinde köleler daha bir kuvvetli asıldılar çarkın kollarına. ha gayret, ha gayret, her baloncukta bir kupon var, on kupona bir bonüs var. üç bonüse bir sıfat, beş bonüse bir isim var, hadi, ha gayret, boş durmayın, biriktirin, kendi personal tanrınız olun, cici personnel. işte preciouslarınız, yakalayın kaçmadan, takın takıştırın, boyanın, donanın, züpper bir emeklilik bekliyor sizleri, olimpos'ta. bilinçli mankurtlar olun, başlatmayın ebenizin örekesine.

ya, she may moto him, but he can't. oyun da bu zaten, öpünce sülüğe dönüşen prenses o. rapunzel saçlarının çoğunu kesip eskiciye verdi, laylon leğen aldı. kalan saçlarını mora boyattı. iflas eden masal şirketinden iyot olunca, figüran olarak hentai şirketine girdi, onun baloncuğu bir gün kendi mangasına sahip olmak. şövalyeler hâlâ kutsal kâse peşinde, ama kutsalın tanımı değişti artık. kutsalını bulamasalar da, üç kuruşa beş köfteye razı olan herkese bir kase bulunuyor. tabi ekmek-köfte meselesi, herkesin ele geçirebildiği kase bir değil. pet çoğaldı, ayağa düştü, sana-bana-herkese... bohemya kristalleri ise vitrinlerde, seçilmişlerin parmakları arasında, onun bunun düşlerinde. şövalyelik ucuzladı, internetten sipariş edilebiliyor. zamane şövalyeleri zamane kaselerini nelerle dolduruyor, onu burada yazmayayım.

pisi kolejinden mezun olabilen herkese modern harikalar sirkinde bir rol var. olimpos treni kaçıyor, gözünü açın...

notlar:
1. yeni moda tavşan delikleri çok küçük, kafanız sığıyor, ama geriniz açıkta kalıyor.
2. kaşık var mı, yok mu? kaşığa inanmasanız da bir tarafıyla verip öbür tarafıyla gözünüzü oydukları bir şey var.
3. üç kuruş veren herkese kral çıplak demek serbest, beş kuruş verirseniz kral rüküş bile diyebilirsiniz.
4. boşuna fayt kılablara yazılıp da kendinizi tokatlamayın; tokatlayan tokatlamış, eşşek tepmiş zaten sizi.

26 Ekim 2011 Çarşamba

türkiye'de ateist hareket / ekşi

hızından dolayı duruyor gibi görünen harekettir, ucuz numaralarla varlığını inkar etmeye çalışabilirsiniz, ama anadolu çocukları yemiyor elbette. muktedirler desem, neopagan jöntürk kadrolaşması desem hemen anlarsınız.

piskender cücük kılıklı harekettir aynı zamanda.
(sirkencubin, 18.11.2008 08:07)


deliganlı gibi ortaya çıkmak yerine hep bir şeylerin arkasında saklanan hareket. sütre genellikle bilim ve akıl gibi kavramlardır, inançlarını hayali bir objektiflik örtüsüne bürüyerek inanç olduğununu gizleyebileceklerini sanır bu hareketin mensupları, böylece sizin inançlarınızı beyin yıkama diye yaftalarken kendileri istedikleri gibi beyin yıkamaya devam ederek hastalıklı inançlarını yayabileceklerini düşünürler. olayın temeline inmeye çalışırsanız, görmezden gelirler. herkes nefsine tapmıyor tabii, uzun vadede bir gelecekleri yok.

kayıttan okumaya* devam edin bakalım, belki kendinizi olsun inandırabilirsiniz.
(sirkencubin, 18.11.2008 09:16)


maskesi camdan bi hareket, o sebepten sadece kendilerini kandırabilmekteler. dünyadaki temsilcileri tanrının varolmadığına inanan insanlardır, tanrının varolduğuna inanmayanlara agnostik diyoruz ki esasen deştiğinizde aslında onların da bir şeylere inandıklarını görürsünüz. inançlarınızın farkına varın önce ki, hep beraber bir rahata erelim, yurdumun devekuşları, istediğiniz kadar yok diye tekrarlayın, kuma gömemediğiniz kısımlarınız buradan görünüyor. yazdık bunları o kadar, hiç kasamıycam şimdi tekrar tekrar yazmaya...

vesaire vesaire, bakınız da bakınız...
(sirkencubin, 18.11.2008 11:16)


anal sfinkterleriyle gündeme gelmişlerdir. varlığına inanmadığınız bir tanrıya isyan etmek için ne kadar büyük olması gerekiyor bilemiyorum, topluma karşı durabilmek için gerçekten büyük olması lazım ki, olmadığını görüyoruz. gerek de yok, her sinsi hareket gibi sağa sola sızarak istediklerini elde ediyorlar. henüz toplumu tam olarak sindiremediler, bütün toplumsal hayatı kendi inançlarına göre kurgulayamadılar, hâlâ yıkamadıkları birkaç değer batıyor efendilere, ondan bu hırçınlıkları.
(sirkencubin, 18.11.2008 11:31)


ilginçtir, entelektüel bir hareket olmasını beklersiniz böyle bir şeyin, halbusem formatlandıkları paradigmanın dışında bir şey söylediğinizde kafaları basmaz. daha toleranslı olabilmelerini beklersiniz, ama varlıklarını düşmanlığa, retoriklerini saldırıya dayandırdıkları için hedef tahtasına birilerini, bir şeyleri koymadan rahat edemezler. değiştirin artık şu plağı yahu, gerçekten baydınız...
(sirkencubin, 18.11.2008 11:37)


sürekli karşılarındakileri kendilerini anlamamakla suçlarlar, oysa sizin inancınız hakkında doğru dürüst bir fikre bile sahip olmadıkları halde eleştirdiklerini sanarak zırvalamaktan geri durmazlar. tanrıya karşı duruşunuzu vahşi bir hayvandan korkan birinin tavrıyla karıştırırlar, kendiniz için kurmak istediğiniz hayatı nasıl olup da arzu edebildiğinize kafaları basmadığı için, olayı sömürüyle, baskıyla açıklamaya kalkışırlar. sürekli kafalarındaki hayaletlerle kavga halindedirler.
(sirkencubin, 18.11.2008 11:45)


markette sığdırabildiği her şeyi cebe indirme hareketidir. utanmadan ahlak dersi vermeye kalkarlar bir de.

dinlerine güvenmedikleri için, din karşıtı ayağına yatarlar, bilim gibi evrensel olduğunu varsaydıkları şeyleri öne sürerler, tezlerini kabul etmeniz akılcığın gereğiymiş gibi davranarak size dinlerini empoze etmeye çalışırlar.

anlamadığınız dinlere bu kadar çemkireceğinize, kendinizinkiyle uğraşsaydınız daha sempatik olurdunuz...
(sirkencubin, 18.11.2008 11:55)


savunucularının din hakkındaki beyanlarına bakıldığında genel olarak bir bilgisizlik ve anlayışsızlık görülüyor, okumuşsanız anlamamışsınız demek ki, kendi paradigmanıza çarpıtarak kendi algı evreninizdeki izdüşümünü okuduğunuz için anlamamış, sadece yargılamışsınız.
(sirkencubin, 18.11.2008 11:59)


kendi kafalarındaki islamı herkesten iyi bilenlerin hareketi. seçimin doğasından haberiniz yok, neyi bilerek seçiyorsun, boşversene...
(sirkencubin, 18.11.2008 12:02)


bağlayamayan hareket. neden bağlayamıyor söyliyelim, işine gelmiyor da ondan. cinlerin varolmadığına inanmayı, varolduğuna inanmaktan daha rasyonel sananların hareketi bir de. bu kaa basıyo işte kafanız, hayatınızı üzerinde geçirdiğiniz bir yol, bir dünya görüşünüz, değerleriniz, hayat tarzınız, sezgisel bir vicdani kavrayışla benimsediğiniz, doğruluğundan şüphe etmediğiniz hareket noktalarınız ıvırınız zıvırınız yok mu sizin? adam gibi dinler arasındaki serbest rekabet piyasasına çıkıp "işte bu da bizim inancımız" diye hareket mi yapıyorsunuz, misyonerlik mi yapıyorsunuz, ne yaparsanız o sizin probleminiz. çıkarsınız bir hizadaki kürsülerden birine, kim size inanıyorsa peşinizden gelir. ama cesaretiniz yok, sizin kürsünüz yüksekte olmazsa, "hakim mevkide" olmazsa, aklın, bilimin, evrensel, genelgeçer doğrular olduğunu varsaydığınız bir şeylerin korumasını arkanızda hissetmezseniz yapamazsınız. mantıken haklı olmak zorunda olmaktan başka bir çare göremediğiniz için adına rasyonalite dediğiniz bir inancın arkasında durup -mış gibi yapıyorsunuz.

ateizm pozitivizmden ibaret değil elbet, heterojen bir şey. inanılanı değil, inanılmayanı belirtiyor. ötesinde pozitivizm, materyalizm, humanizm, hedonizm, ibibikizm gibi pek çok farklı şey olabilir. konu burda ateizm değil zaten. duruşlarını inandıkları üzerinden göstermeye pek öğündükleri götleri kafi gelmeyen, ancak birilerine saldırarak varlıklarını hissedebilen ibibikler, ait oldukları sınıfın inançlarını yüklenmek yerine kafalarını kuma gömerek sömürüye payanda olurken bir yandan da mangalda kül bırakmayanlar, çakma solcular, çakma bireyler, pabucumun ateistleri...

ahlak konusunda lafı uzatmayı düşünmüyorum, zira lafın başını bile anlamayanlar için fazla karışık. havanızı almak için bir iki kelime yazayım yine de. bir kere ateist ahlak diye bir şey olmaz, sosyalist ahlak falan deseniz anlarız da, ahlak diye bir şey olması için önce iyi ve kötüyü kendisiyle tanımlayacağınız bir temel değer olması gerek, öyle altın kuralla, kategorik imperatifle falan iş bitmiyor. bana zorla namaz kıldırılmasını doğru buluyorum. binaenaleyh sana zorla namaz kıldırılmasını da doğru buluyorum. nasıl? yersen...

islama gelince, her seviyede insana yönelik bir seçenek sunuyor, ateşten korkana ceza, huri isteyene ödül, yaratıcısının rızasını kaybetmekten çekinene muhabbet... hakkıyla uygulandığı zaman, "tanrı öldü her şey serbest" diyen zihniyetten çok daha güzel bir toplum meydana getireceği açık...

gördük ki ortamda kafası çalışan iki üç ateist var, onlar da harekete sıcak bakmıyor...

tepinin bakalım, nereye kadar...
(sirkencubin, 18.11.2008 16:25)