türban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2013 Pazar

sezer'in bazı milletvekili eşlerini davet etmemesi / ekşi


sezer'in bugüne kadarki performansı göz önüne alındığında yadırganmayacak bir husustur. esasen bir tartışma konusu olarak da abes bir konudur. cumhurbaşkanının başörtülü insanlardan rahatsızlığının sebepleri, başörtülü insanların ve benzeri düşünce yapısında olanların bu rahatsızlıktan duydukları rahatsızlığın sebepleri, ülkede bu tür zıtlaşmaları sürekli üreten zemin, hal, vaziyetler, batılılaşma süreci, rejim, ideolojiler, dünya görüşleri gibi bir sürü başlıkla ilgili karmaşık bir meseleler yumağında, söylediklerinizin bir mânâsı olabilmesi için mümkün olduğu kadar meselelerin köklerine inmek gerekmektedir. her resepsiyonda aynı şeyleri bir daha tekrarlamak kadar saçma bir enerji sarfiyatı şekli olmasa gerek. a takımından biri bir çalım yapar, şakşakçıları tezahürata başlar. sonra b takımından biri bir hareket yapar, "ortamı gerer", şakşakçılar yuhalamaya başlar. aynı esnada karşı tribün de bunlar ne yaparsa tersini yapmaktadır. bu maç ne ayaktır, bunu bir karara bağlamadıysanız, karşı takım kaptanını "aha da topu tepti şerrrrefsiz!" diye suçlamanın ne anlamı var? ha, sayın sezer ayıp etmemiş midir? birinin herhangi bir ortamda başörtüsü ile bulunabilmesini mesele eden, üstüne üstlük bir de utanmadan bunu terbiyesizlik diye vasıflandıranlar bir güzel kalaya sıvanmayı hak etmemekte midir? bu soruların cevabı var, ama boşverin, tartıştığınıza değmez.

"dini yönden gereklilik gördüğü için özel bir kıyafet kullanan bir birey, nasıl normal hayatlarında buna gereksinim duymayan insanlar kendi dini mabedlerini ziyaret ettiklerinde o mabedin kurallarına uyuyorlarsa, bir devlet protokolüne davet edildiğinde o protokolün kurallarına uymalıdır" deniyor, mesele de bu ya, niye bu protokolün böyle abuk sabuk kuralları var, a benim canım, patagonya mı burası, meseçuset mi, indianapolis mi, petersburg mu, hono lulu mu, neresi? protokol kurallarını dedem mi hazırlıyor? türkiye'de türkiye'ye uygun kurallar olmazsa, olacağı budur elbette. mesele şudur efendim, batı'nın fizikî üstünlüğü karşısında küçüklük kompleksine kapılan türk aydınımsıları, asırlardır olageldikleri şeyi olmaktan utanır hale gelmişler, `bu ülke`nin değerlerine sırt çevirerek başka bir şey olmaya kalkmışlardır. esasta iyi niyetli olduklarını farz ediyorum. güllük gülistanlık olacak, yükseleceğiz, hayat bayram olacak ümitleriyle ve gülücüklerle başlamış olabilirler bu işe ve lakin hareketleri toplumun kendileri gibi düşünüp hissetmeyen kesimlerinde hazımsızlık ve şiddetli bir `aksülamel` sebebi olmuş, neticede iş inatlaşmaya binmiştir. bu hikaye uzar gider, ama kıyafet alanındaki yansımaları bilindiği şekilde olmuş ve geleneksel, millî, dinî kisve öcü ve tukaka olurken, avrupaî kıyafet aydınlığın sembolü olarak tabulaştırılmıştır. "ahali"nin iktidarı uzaktan seyrettiği yıllarda protokol ve balolar problemsiz sürdürülebilirken, dayatılan ideolojiyi yutmayanların ortalarda görünmeye başlamaları ve türkiye'nin bir `müstemleke` olmadığı fikrine dayalı hareketleri "fena halde aydın fikirli" zümrede gaz yapmıştır. kurallar böyle deyip kenara çekilmekle iş bitmiyor efendiler, kurallar niye böyle? gidilen yer özel bir klüp olsa istediğiniz kuralı koyarsınız: faraza ksk toplantısı yapıyorsanız, bütün katılımcıların bir çorabının kırmızı, diğerinin yeşil olmasını şart koşabilirsiniz. yahut kelaynakları koruma derneği balosuna herkesin tek ayak üzerine sekerek gelmesi kuralını koyabilirsiniz. bütün millete ait olması gereken yerleri belirli bir ideolojinin kalıplarına göre dondurursanız daha çok kriz yaşanır bu memlekette.

adam gibi kurallara uymak iyi bir şeydir, adam gibi kurallar olması daha da iyi bir şeydir. dövme, sakal ve piercing için üzgünüm, keşke insanlar devlet dairesine girmek için bu tür tercihlerinden taviz vermek zorunda kalmasa. ama başörtüsü ile piercingi karşılaştırmak çok ilginç. başörtüsünün örten için ne mânâ ifade ettiğini, çıkarmaya zorlanmanın ne demek olduğunu anlatmak için insanlar çok uğraştılar, ama nafile. sadece akıl fikir diliyorum. "türkiye cumhuriyeti kurulduğu günden beri çağdaşlaşma ve bunun alt başlığı olarak "batılılaşma"yı kendine ilke, hedef edinmiştir " sözünde küçük bir düzeltme yapmak gerekiyor, bu cümlenin faili türk milleti değil, onun adına hareket eden bir azınlıktır. çağdaşlaşma türkiye'nin meselelerini ve pozisyonunu açıklarken kullanıldığında, kadük ve komik kalmaktadır, bu kadar basit değildir. batılılaşma ise, abuk sabuk kurallara mazeret olamayacak, zaten kendisi abuk sabuk olan bir fikirdir. hasbelkader milleti temsil etme durumunda bulunan bir kaç kişiden bir takım çiğ hareketler bekliyor olmanız, gerçeği değiştirmez. kurallar kimsenin paşa gönlü için değişmez elbette, millet iradesine uygun yönde değişmelidir. (bu arada her nasıl oluyorsa, paşa gönle göre kural konabiliyor memlekette.) 1930'larda çıkıp bu tür fikirleri ortaya atan insanları anlıyorum. yanıldıklarını düşünebilirim, ama bulundukları noktadan durumu belirli bir şekilde değerlendirmekte bütün bütün haksız olmamış olabilirler. ama seksen senedir bir durum değerlendirmesi yapmaktan kaçınan, onun yerine avaz avaz bağırarak, sesleri yetmeyince zinde güçlere sığınarak hâlâ aynı kalıpları millete dayatanları anlayamıyorum. insanlarımın hassas olduğu konuların kaale alınmaması da beni üzüyor.

bazı milletvekili eşlerini davet etmemesi tartışma konusu olan cumhurbaşkanı'nın tartışılmaz bir şahıs olduğu ifade edilmektedir ki, olaya böyle yaklaşan bazı çevrelerin, aynı tavrı bundan önceki bir kaç cumhurbaşkanı için de sergileyip sergilemediklerini bir düşünmek gerekir. en başta da söylediğimiz gibi, konu aslında türkiye'nin esas meselelerinden doğal tali bir hadisedir, tek başına üstünde uzun uzun konuşmaya değecek bir şey değildir. bu sebepten olsa gerek, tartışma uzadıkça muhteva başlığa sığmamakta, başka konulara doğru yelken açmaktadır. konuyu oraya buraya eğip büken, teyp kasedi gibi, her zaman söylenen şeyleri tekrar tekrar söyleyen arkadaşlarla zaten ne bunu, ne başka bir şeyi tartışmanın fazla bir mânâsı yoktur. anlaşılır olsun diye çok kısaca ve tekraren söylersek, konu türkiye cumhuriyetinde muktedir mevkide bulunan seçkinlerin, halkın yerli kimlik tercihini hazmedemeyişinden ibarettir. kimlerin, kimin karşısında hangi pozisyonu aldığına dair mütalaada bulunanların, önce kendi savundukları çevrelerin, vaktiyle ve şimdi, kimlerin kucağında ve karşısında ne gibi pozisyonlar aldığını düşünüp hatırlaması yerinde olacaktır. (daha da denecekler var, amma borsa yine oynar falan, neme lazım...)
(28-31.10.2003)

türbanlı sanığa duruşma yasağı / ekşi


tarihten bir yaprak:

radikal-online'ın bugünki manşeti. yargıtay 4. ceza dairesi başkanı fadıl inan tarafından başörtülü bir sanığın duruşmadan çıkarılması hadisesi.


(sirkencubin, 07.11.2003 09:55)

ahalinin, kurguladıkları modernite oyununa şevkle katılmasını arzu eden, ama gariplerimin hevesini kaçırmak için ne lazımsa yapmaktan geri durmayan devletlûların başka bir hikmetamiz icraatı. gerçekten size katılmamızı istiyorsanız, bize oynayabileceğimiz bir rol vermelisiniz. daha çok ezerek daha "başarılı" olamazsınız. anladık, bizim olduğumuz ve olmak istediğimiz şeyi olmayacaksınız, peki bizim sizin olmamızı istediğiniz şeyi olacağımızı nereden çıkarıyorsunuz? saçmalamayın, gidip beş çayınızı demleyin, "sahip".

(sirkencubin, 08.11.2003 01:13)

" yaz kızım,

hakimiyet her ne kadar millete ait ise de (evet, malesef öyle, bizzat atatürk vermiş bu hakkı millete ve korkarım bunu değiştirme şansımız yok) son seksen sene zarfında henüz rüşdünü kazanma emaresi göstermediğinden, hatta farik ve mümeyyiz bile sayılamayacağından (ve dahi bizim dediğimiz gibi formatlanmadığı sürece ilanihaye sayılması ihtimali bulunmadığından); milletin vasisi ve velisi ve hatta velinimeti olarak ve milleti temsilen hakimiyeti devlet babanın kullanması yerinde olduğundan, ve fakat devlet mücerred bir fikir olmakla birlikte onun cismani varlığını başta temsil eden devletin babası, cumhurun mümessili (ayriyeten hâkim bir de) olan zât, son günlerdeki etvarı ile milletin takip etmesi icap eden güzergahı zımnen işaret buyurmuş olduklarından, keza yine devletin cismani varlığını saniyen temsil eden, binaenaleyh aynen cumhurun mümessili sayılması icap eden hakimlerin eliyle hakimiyetin icrası esas olmakla, cumhurun iradesinin hakimde tecelli edeceği aşikar bulunmaktadır (yetki bende yani). kaza heyetinin reisi, maznunenin cumhurun vicdanını rencide edecek bir remiz taşımakta olduğu halde mahkemeye girmekle infial uyandırabilecek müfsid bir fiil işlemiş bulunduğuna kanaat getirmiştir. maznune işbu remzi gidermediği takdirde duruşmaya iştirak edemeyecektir (çık'şarı!)..." demiş olabileceği tahmin edilebilecek olan yargıcın yasağı.

(sirkencubin, 08.11.2003 02:33)

hiç bir meseleyi sakin bir kafayla çözemediğimizi, zaten meselelerin çoğunun sakin bir kafayla düşünemiyor olmamızdan kaynaklanan sanal meseleler olduğunu, ağzı olanın konuştuğunu, beyni olanın ise sustuğunu yahut kalabalıkta işitilmediğini, bazen de kaale alınmadığını, zihinlerimizin dalgalanma halinde olduğunu yeniden hatırlamamıza vesile olmuş bir meseledir.

aklıma takılan noktalarda kısa kısa fikir yürütmek istiyorum. "başörtülü ve hipokrat yemini etmiş olmasına rağmen erkek hastaya bakmayan bayan doktorlar" kimler ve neredeler? bu iş biraz beni ilgilendiriyor ve iki üç hatırlatmada bulunmam gerekiyor galiba. birincisi hipokrat yemini sembolik bir ritüel, bir tür gelenek, ama kişilerin vicdanından öte bir bağlayıcılığı yok. bağlayıcılığı olan bir şey varsa mesleki etiktir, hukuktur, doktorlarla ilgili her sözün başına hipokrat lafı eklemenin mânâsı nedir? ben yemin etmedim, istediğimi yapabilir miyim? iki, hastanın hekimi, hekimin de hastasını seçme hakkı vardır. her hasta bir hekimi kabul veya reddedebilir, her hekim de bir hastayı kabul veya reddedebilir, bunun istisnası vak'anın acil olması veya hekimin ulaşılabilir bir mesafedeki tek/ son hekim olmasıdır. bunun dışında hekim de hasta da herhangi bir mülahaza ile birbirlerini reddedebilirler. üç, bunlar bir yana erkek hastaya bakmayan bayan doktor diye bir şey yok. belirli özel sağlık kurumlarında poliklinikler hastalara hemcinsleri olan hekimlerin bakacağı şekilde düzenlenmiş olabilir, sağlık hizmetinde bir aksamaya yol açmadığı sürece bunun bir mahzuru yoktur, hatta hasta-hekim iletişimini destekleyen bir uygulama olarak olumlu bile sayılabilir. bu tür düzenlemelerin yapıldığı polikliniklerin dışında hekimler hastalarını muayene ederken cinsiyetlerine bakmamaktadır. insanın böyle bir iddiada bulunması için haklarında konuştuğu kişileri hiç tanımaması lazım. rüyanızda mı görünüyorsunuz bu hekimleri? bırakın muayene etmemeyi, kadın hastaya dokunmam tıbben gerekmiyorsa dokunmam, gerekiyorsa dokunurum. üç parmağımla yapabileceğim bir şey için dört parmak kullanmam, ama gerektiği yerde gereken bütün teknikleri uygularım. doktor hanımların da böyle yaptıklarını biliyorum. iftira etmeyin kimseye.

"mahkemede sanık olarak yargılanan birinin kamu görevlisi muamelesine tabi tutulup bir takım afaki nedenlerle başını örtmesine izin verilmemesi" abes tabii, ama kamu görevlilerinin ve öğrencilerin baş örtmelerine izin verilmemesinin gerekçeleri de afaki zaten. ama sebepleri değil, gerekçeleri. biz biliyoruz ki mesele ne başörtüsüdür, ne ideolojik semboldür. mesele hazımsızlıktır, ama bunu böylece söyleyemeyenler böyle mazeretlerin arkasına sığınmaktadır. buradan 3x1 maden suyu reçete etmek isterim saygıdeğer devletlûlara. biz hukukun üzerine bir bardak soğuk suyumuzu içerken, onlar da biraz hazım sistemlerini rahatlatmayı deneyebilirler.

"yüzü örtülü" deniyor, ben mi bir şeyi atladım, hakim yoksa sanığı peçe taktığı için mi salondan çıkarmış?

"sistemin tanıdığı din özgürlüğü, inancın sınırsızlığı yanında, eyleme yönelik olarak da serbestçe kullanılıyor"muş. hadi ya?

"din bakımından gösterilen aşırı ve çarpık duyarlılık" kime göre, neye göre aşırı ve çarpık? bana göre de hakim beyin zihniyeti aşırı ve çarpık.

"hakimin yorumu" yoruyor bizi... düşünüyorum da, başı açık gezmek pozitivizmi simgeliyor, hakim beyler bu ideolojik sembol üzerinde de hassasiyet göstermeli, herhangi bir başlık giymeyen insanları kamu alanlarından uzak tutmalı.

"inzibat" nedir allah aşkına? duruşmanın seyrine mani olacak bir arbede mi meydana gelmiş, birileri slogan mı atmış, nasıl bozulmuş bu inzibat? görünen o ki hakim beyin zihninde olup bitiyor her şey, orada bozuluyor inzibat. kendi peşin hükmü yüzünden başörtüsünü bir tür sessiz slogan gibi algılıyor ve kafatasının arasında yankılanan çığlıklar inzibatı bozuyor...

"başörtüsü" nedir, "türban" nedir, bir türlü bir anlaşılamadı gitti. türkçe'nin de içine ettiniz be kardeşim. sözkonusu örtüye başörtüsü denir. arp da denebilir, türban denmez. türban diye sihlerin sardığı malum ve maruf sarığa ve dahi bu sarıktan mülhem olarak hazırlanan ve örneğini sayın emine beder hanımefendi'nin başında görebileceğimiz hanım başlığına denir. hatırladığım kadarı ile bu kelimeyi bir hata olarak başörtülüler attı ilk defa ortaya. başörtüsü ile derse girmeleri engellendiği zaman, "başörtüsü değil bu, türban; türban serbesttir" gibi bir savunma ile yasaktan sıyrılmayı denediler. bir işe yaramadı tabii, ama birilerinin çok işine yaradı. sıkıştıkları zaman kaçabilecekleri bir yan yol oldu. halkın hiç bu işlerle ilgisi olmayan büyük çoğunluğunun da başını örttüğü ve başını örtme fiilinin temelde ortak bir takım sebeplere dayandığı gerçeğini inkar edebilmek için mazeret olarak kullanılıyor türban kelimesi: "hayır efendim, o başörtüsü, bu türban". değil. hepsi başörtüsü, insanların başlarını örterken niyetlerinin ne olduğunu gösterecek bir cihaz icat edemediyseniz henüz, ya köydeki ninemi de militan sayacaksınız veya başını örtene karışmayacaksınız. işin ilginç tarafı refah hükümetinin gereksiz ve beyinsizce hareketleri ile laikçi kesimin aynı sığlıktaki tepkileri ile işler böyle son haddine kadar gerilmeden önce, yine memure hanımların ve öğrencilerin başlarını örtmesi mesele olabiliyordu, ama hizmetli personel her zaman devlet dairesinde başı örtülü olarak çalışabiliyordu. şu renk ayrımcılığı meselesi ile birlikte bunu da hatırlayın düşünürken. bakalım nereye varacaksınız?

"türkiye cumhuriyet başbakanı türkiyeyi dünyaya rezil etmek için elinden geleni ardına koymuyo" deniyor ve maalesef aynen öyle. iktidar partisinin ve zihniyetini paylaşanların da gözden geçirmeleri gereken bir çok yönleri var.

"ramazan ayında sokakta su bile içilemezken olmasını çok garipsemediğim yasak" demiş biri, ben dün sokakta bira içen birini gördüm, artık bu yasağı garipseyebilir miyim, izin var mı?

(sirkencubin, 09.11.2003 01:18 ~ 13:28)

giderek şirazeden çıkmış bulunan bir tartışma konusudur.

bu tartışma vesilesiyle, mesela aslında teknik bir terim olan özgürlüğün ödev kavramıyla çeliştiğini öğreniyoruz. iyi özgürlük ne peki? canının istediğini yapmak mı, canının istediğini yapmaya yönelten güdüleri kontrol altına alıp yapmak gerekenleri yapmak mı? yorumları muhtemelen islamınkiler ile örtüşmeyecek olsa da, yine de faydası olabilir düşüncesi ile ve vuran yerleri biraz genişlesin diye kalıplanmak üzere, vak'ayı felsefe bilen arkadaşlara havale ediyoruz.

yine bu tartışma vesilesi ile insanların dini vecibelerini yerine getirmelerinin birilerinin keyfine bağlı olduğunu öğreniyoruz. arkadaşların uyguladıkları prensip laiklik. laiklik de, ilkokul birinci sınıfta öğretmenimizin söylediği ve bunca zamandır daha kapsamlı ve tutarlı bir tarifine rastlayamadığım şekliyle, din ve devletlerinin ayrılması, dinin devlete, devletin dine karışmaması. farz edelim ki öyle, imdi arkadaşlar diyorlar ki, "siz dinin devlete müdahalesini savunuyorsunuz, bu yanlış", ama mevcut halde siz de devletin dine müdahalesini savunuyorsunuz. esas aldığınız prensibe göre bu da yanlış, şu halde kendinizle çelişiyorsunuz.

yine enteresan bir mantık silsilesi neticesinde, insan haklarının dinden kaynaklanmadığını ve tam olarak bu sebepten din mensuplarının insan haklarına sahip olmadıklarını öğreniyoruz. anlamıştık zaten, bizi insan yerine koymadığınızdan belliydi.

aldığımız faydalı anayasa dersi, bize dini pratiklerin din istismarı olduğunu öğretiyor. istismarsız bir din nasıl olur, onu öğretmiyor ama...

ha, baş örtmek karşı devrimcilikmiş, bunu da öğrendik. akşam eve gidince anneme de söyleyim, o da öğrensin karşı devrimci olduğunu.

(sirkencubin, 17.11.2003 10:10)

30.10.2011 16:33

"kocamın kariyeri için gerekirse başımı açarım" / ekşi


bu ifadenin mazmununu kimin tarafından, hangi şartta söylendiği hususundan soyutlayarak bir fikir olarak da inceleyebiliriz ki, memleketin hal-i pür melali hakkında ip uçları verir. neyi seçmenin daha asil bir davranış olacağı hakkındaki mütalaalar bir yana, insanların böyle tercihlerle yüzyüze bırakılmaları da abes değil mi? bir başkasının kariyeri, yahut kişinin kendi kariyeri küçümsenecek bir husus mu? bu sözde bir fedakarlık ifadesi bulunmuyor mu? r. hanım'ın kararı ve arkasındaki saikler kendisini alakadar eder, ama insanların herkese tanınan bazı haklardan istifade edebilmek için bir şeylerden vaz geçmeleri, taviz vermeleri, fedakarlık etmeleri gerekiyorsa, "kişisel tercihlerden", "kendi kararlarını veren özgür birey" olmaktan bahsetmek komik değil mi?

19 Ocak 2013 Cumartesi

tesettür / milli


örtünme.
islam'ın kadın ve erkek müslümanlara bir emridir. erkekler için bel ile diz arası, kadınlar için eller ve yüz hariç bütün vücut örtülmesi gereken bölgelerdir. sahih bir örtü olması için şeffaf olmaması gerekmektedir. hatları belli eden bir örtü, şeffaf değilse geçerli sayılsa da, çok muteber değildir.
islam literatüründe kadınların sokakta ve yabancı insanların bulunduğu yerlerde giydiği üst elbiseye cilbab adı verilir. ülkelere ve kültürlere göre değişen pek çok cilbab şekli vardır, çarşaf, çador, burka, ehram, başörtüsü ve pardesü bunlara örnek gösterilebilir. ülkemizde bu örtünün başörtüsü kısmıyla ilgili bir kavga yaşanmakta ve başörtüsünün kamu alanlarında örtülmesi haksız bir surette engellenmektedir.
kimileri başörtüsünü türban adıyla anmakta veya geleneksel başörtülerine başörtüsü derken, genelde şehirlerde yaşayan muhafazakar sınıfa mensup hanımların örttüğü başörtüsüne türban adını takmaktadır. türban kelimesi batı dillerinde sarık manasına gelir, sih dinine mensup kişilerin kullandığı sarığa da türban denir ve bu sarığı andıran bir kadın başlığına da türban denmektedir. mesela emine beder hanımın başında görmeye alıştığımız başlık türbandır. üniversiteye girmesi engellenen kızların kullandığı örtü türban değildir, başörtüsüdür. bu örtü araplara mahsus bir kıyafet değildir. olsa bile kimsenin üstüne vazife değildir, fransız gibi, italyan gibi, amerikalı gibi giyinmenin serbest olduğu bir ülkede, arap gibi giyinmek de serbest olmalıdır. başörtüsünün yasaklanması dini vecibelerin yerine getirilmesinin engellenmesi manasına gelir ve farklı inançlara mensup insanların birbirlerinin hayat tarzına engel olmasına karşı bir prensip olan laikliğe aykırıdır. evet, doğru okudunuz, başörtüsü ile devlet dairesine girmek, hizmet almak, burada çalışmak laikliğe aykırı değildir, aksine bunun engellenmesi laikliğe aykırıdır. ancak laiklik deyince pozitivist inançların, islam inancı üzerinde baskı oluşturmasını anlayan jöntürk sınıfı tarafından kavram çarpıtılmaktadır.
22/05/2009

(bkz: tesettür / ceride)

17 Ocak 2013 Perşembe

tesettür / ihl


an itibariyle ihl sözlük'te yüz küsur (tesettür 21, türban 85, başörtü 75; bazı başlıklarda kelimelerden ikisi birden geçiyor, mükerrerler ile birlikte cem'an 181) farklı başlıkta tartışılan kavram.

günün menüsü: tesettürlü bayanların oje sürmemesi

#278213 - sirkencubin  - 03.06.2009   13:09

hakkında çok kolay konuşulabilen, muhtemelen bu yüzden hakkında çok konuşulan konu. günümüzdeki tesettür meselelerini bir paragrafta toplamak mümkün belki, ama ciltler oldu, konu hâlâ bitmiyor. galiba başka hiçbir konuda bu kadar mütehassıs ve de mütehassis değiliz.
#308904 - sirkencubin  - 09.06.2009   09:49

açık, kapalı, tesettürlü, tesettürsüz; kavramlar çorba olmuş yine. sayısız basamakları olan bir vakıayı ister istemez zihninizde bir takım kategorilere bölüp bir skala haline getiriyorsunuz, bunu yapmadan düşünemezsiniz. lakin kategorizasyonda sürekli yazı-tura veya herru-merru mantığı gütmek, her şeyi iki kutba irca etmek vakıayı ifade için çok kifayetsiz kalan bir kategorizasyon meydana getiriyor, işleri çıkmaza sokuyor, tartışmayı boğuyor.

imdi, birincisi kapalı diyen dilinizi bal arısı öpsün, açık kavramının mukabili örtülüdür, kapalı değil.

ikincisi şimdilerde tesettürlü kelimesi bile pek hatırlanmıyor, ama eskiden tam tesettürlü diye bir tabir vardı.

başörtüsü mesele oldu, mesele olmakla kalmadı elde olmayan sebeplerden dolayı kısmen bir takıntıya dönüştü ve mahiyeti değişti. netice şu: insanların zihninde türban = 0 ve türban = 1 kategorilerinden başka bir şey yok, bunu da muhtelif kelime ikilileri ile ifade ediyorlar. halbuki başörtüsü tesettür kıyafetinin bir parçası, tamamı değil. başörtüsü olmayınca tesettür durumu sıfırlanmış olmuyor, daha da tuhafı başörtüsü tek başına tesettürü ikmal etmiyor. tam tesettürlü olmamanın binbir farklı şekli var: başını örtüp de cilbab giymemek, başını örtüp dar kıyafetler giymek, başını şeffaf kumaşla -güya- örtmek, başını örtüp başka yerlerini açmak, başını örtmemek, ama geri kalan kıyafetleri bol ve uzun olmak, baş açık, etek diz altı, kol kısa, baş açık, etek diz üstü kolsuz, baş açık kıyafetler vücuda yapışık veya çok kısa veya yarı şeffaf... en az sekiz kategori çıkardık, hangisi açık, hangisi değil söyleyin, tesettürsüz denir mi denmez mi sualini ona göre cevaplayalım... farkındaysanız henüz kozmetik veya beden dili gibi parametrelerden hiç bahsetmedik...
#525907 - sirkencubin  - 31.07.2009   09:19

müteaddit basamaklar olabileceğinin idrakinde olup yine de meseleyi 0/1 mantığı ile ele almak isteyenlere söyleyecek bir şey yok, ama başı açıkken bile bazı başörtülülerden daha tesettürlü olanların varlığına şahit olduğum için şahsen o kadar keskin sınırlar çizmek konusunda isteksizim. tam tesettür tabirinin önemi burada ortaya çıkıyor, başını örtmediği zaman tesettür tam olmuyor, eyvallah; fakat bir hanım düşünün, daima uzun kollu, bol ve yakasına kadar ilikli gömlek, topuklarına inen bol bir etek veya buna mümasil kıyafetler giyiyor, namazını kaçırmıyor. bu hanıma "tamam bacı, başında eşarp yok, seni açık diye tasnif ettik; şordaki minisi mabadına yapışık olduğundan çamaşırının modeli hakkında fikir sahibi olabildiğimiz ve de üstüne giydiği -her ne haltsa- tülbentten hallice olduğu içün üç metre mesafeden özel bir hayret sarfetmeden çamaşırının rengini ve şeklini ve tabii gövdesini görebildiğimiz bağyanın yanına gideceksin" diyebilir miyiz? hadi dedik diyelim, akabinde pantolonu yarı yapışık, çamaşırını bluzunun üstüne giymiş gibi şekil veren ve de namazla niyazla alakası olmayan birini de sırf başına eşarp bağlamış diye cilbablıların yanına gönderirseniz çok pis gücenirim, bilesüz.
#525952 - sirkencubin  - 31.07.2009   09:45

hanım tesettürünün yozlaşması hadisesi, daha karmaşık meselelerin göze batan bir kısmıdır, buz dağının görünen parçasıdır. muhafazakar sınıfın ehlidünyalaşması vakıasının bir cüzüdür.
#2261324 - sirkencubin  - 20.10.2011   21:26

şahsiyeti tebarüz ettiren bir çeşit paspartu.

(sirkencubin, 18.06.2003 14:01)

setr kökünden gelen bir kelimedir.

(bkz: setr-i avret)

fıtratın reddinden ziyade bir tür algı düzenlemesidir. zata mahsus alanı zata tahsis etmektir. avlunuzdan cadde geçmemesidir. neyi vurguladığınız ve neyi kendinize ve kendinizden olanlara sakladığınızla ilgili bir tavırdır.

(sirkencubin, 26.11.2004 15:27)
#2269364 - sirkencubin  - 26.10.2011   22:38

başörtüsünden ibaret değil; hatta pardesüden, çarşaftan, çadordan ibaret de değil. tesettür bir hal ve tavırdır aynı zamanda. beden dilidir, ses tonudur, ciddiyettir, kişiler arası mesafeyi ayarlamaktır. böyle bakınca, günümüzde sadece hanımlar değil, erkekler de bolca ihlal ediyorlar buna dair sınırları.
#2539233 - sirkencubin  - 05.05.2012   18:35

tesettürün şekil şartlarının nelere tekabül ettiğini kitaplardan okuyup öğrenmek mümkün olsa da, sosyal hayatta ne ifade ettiğini; yaşamadan anlamak zor.
başörtüsü olmayınca tesettür durumu sıfırlanmış olmuyor, buna mukabil başörtüsü tek başına tesettürü ikmal etmiyor.
devamı:
#2709649 - sirkencubin  - 18.12.2012   22:47


8 Ocak 2013 Salı

türban / ihl

başörtüsü türban farkı


türban (1) sihler tarafından sarılan bir sarıktır.

türban (2) bir hanım başlığıdır, sih türbanına benzer, mesela emine beder hanım bunu giymektedir. latife hanım, halide edip gibi hanımların da türbanlı fotoğraflarını gördüğümü hatırlıyorum.

türban (3) batılılar sarık için türban derler.

başörtüsü: türkçe'de başa örtülen herhangi bir şey demek olsa da, bilhassa hanımların başlarına örttükleri kare veya dikdörtgen şeklindeki kumaşlara denir. tülbentten ipeğe pek çok farklı kumaştan olabilir. yazma, dastar, eşarp gibi farklı isimlerle anılan türleri de bulunmaktadır.
#2272878 - sirkencubin  - 29.10.2011   02:49

türban: 

bone üstü transparan türban tarzında yeni bir versiyonu icat oldu bunun, kimlikle aldanmak hadisesinin yeni bir numunesi.
#131884 - sirkencubin  - 05.05.2009   14:23

eskiden zinhar ağzıma almıyor iken, artık kullanmaya başladığım kelimedir. kimse kusura bakmasın, başına eşarp bağlayıp da tesettürün yanından geçmeyenlerin kullandığı örtü (!) ile, başı açıkken bile mesture halini muhafaza edenlerin kullandığı, veya kiminin keşke imkan olsa da kullansam dediği, yahut kiminin keşke nefsimi aşıp da kullanabilsem diye dertlendiği örtüyü aynı kelimeyle anmak hoşuma gitmiyor. birine türban, diğerine başörtüsü diyorum, ikisini birden kastediyorsam, daha ziyade eşarp diyorum.
#132003 - sirkencubin  - 05.05.2009   14:39

şekil 1 a'da da görülebileceği gibi, paradigmalar arasında diyalog değil, karşılıklı monolog olabiliyor ancak. ancak bu şartlarda bile dürüst olmak, adam gibi tanım yapmak gerekli. islamcıların lugatinde başörtüsü ve türban diye iki ayrı kavram yok, aslolan kavram tesettür; bunun başla ilgili kısmına da başörtüsü deniyor. türban ise 1) sih sarığı 2) saçları toplayan, boynu örtmeyen, şeklen bir sarığı andırabilen bir çeşit kadın başlığı için kullanılıyor, yani normal türkçe manasında. tesettürün mahiyetini tartışmak için tesettür maddesi daha uygun, burada sadece islamcılar açısından tesettür konusuyla ilgili türban diye bir kavram olmamasına işaret etmek kafi. jöntürk tayfasının lugatinde ise, tesettür bir madde başlığı değil, en azından islami anlamıyla tesettür kavramı, bu vatandaşların zihninde yer almıyor. dolayısıyla başa mahsus örtüleri tesettür kavramı bakımından ele almıyorlar, bizim bir başlık altında topladığımız ve bütünlük içinde ele aldığımız kavramları farklı noktalara taksim ediyorlar. türban ve başörtüsü ayrımı da buradan çıkıyor. başörtüsü halk tabakasının kullandığı geleneksel örtü şekilleri için tahsis ediliyor, tülbent, yazma, yağlık ilh. türban ise muhafazakar sınıftan kadınların kullandığı ve "modern" vasıf taşıyan örtü için kullanılıyor. söylemlerine baktığınızda ilk anda daha çok üzerinde durdukları husus örtülenin ne olduğuymuş gibi dursa da; tavırları bütün olarak incelendiğinde, türban ve başörtüsü ayrımında neyin örtüldüğünden ziyade kimin örtündüğü hususunun belirleyici olduğu anlaşılıyor. "halk" yani köylüler, şehirlerin varoş kesimlerinde yaşayanlar, eğitim ve gelir bakımından alt tabakayı teşkil eden insanların başlarına ne örttükleri hiç dert değil, ancak sağ-orta tabakanın, muhafazakar sınıfın kadınlarının ne örttüğü çok önemli ve asıl kavga bu noktada kopuyor. zira halk tabakası ne kadar dindar olursa olsun, sistemin dönüşümüyle ilgili taleplerde bulunma nisbetleri düşük ve talep etseler bile, bunun gerçekleşmesi yönünde etkili bir faaliyette bulunmaları ihtimali fazla değil. aynı zamanda halk tabakası, sosyal hayat açısından bir rakip de değil. ancak muhafazakar sınıfa gelince iş değişiyor, bunlar hem "rakip" hem de rejimin keyfi bir yorumla uygulandığı sistem için, orta-sol tabaka (jöntürk sınıfı) ayrıcalıkları için ve "beyaz türk" hegomonyası için "tehdit" teşkil ediyorlar. kısacası parlakmış, pahalıymış, modeli öyle değilmiş, böyleymiş; bunlar boş laflar. rahmetli ninemin başına en parlak ve en pahalı eşarbı sıkmabaş modelinde bağlasaydık, bu yine de türban olmayacaktı ve kız kardeşim köyde tarlaya giderken başa sarılan sarı yağlığı başına örtüp fakülteye gitmeye kalksaydı, kapıyı tutan ceberrutlar yine de onu içeriye almayacaklardı, çünki jöntürk mantalitesine göre bacım örtündüğü zaman, yağlık da türban sayılıyor.
#282734 - sirkencubin  - 04.06.2009   11:39

6 Ocak 2013 Pazar

başörtüsü yasağı / ekşi


kavramların birbirine girdiği bir meseledir. türban diye bir şey yoktur, türban diye saçı toplayan, boynu örtmeyen malum başlığa denir ve bu konu içinde yer almamaktadır. başörtüsü her ne şekilde bağlanırsa bağlansın, saçları örtmekte kullanılan bir arp, yazma vb. örtüdür. farklı bağlama şekli ile kastedilen, başörtüsünün çene altından düğümlenip bırakılmaması ise, söz konusu şekil tesettüre tam uymadığı için tercih edilmemektedir. halk arasında da giderek yaygınlığını kaybeden bir şekildir, zira insanlar başlarını ya tam açmakta yahut tam örtmektedir. başörtüsünü doğru dürüst bağlamayı siyasi simge saymak gibi bir zihin şahikası ancak türkiye'de görülür herhalde. isteyen başörtüsünü istediği gibi bağlar, kime ne? ayrıca, normal denilen bağlama şekli ile bağlasalar öğrenciler başörtüsü ile derse girememektedirler. orduevlerini bilmem, ama askeri hastanelere de giremiyorlar.

klişe yargıları tekrarlayıp durmakla bir yere varılması mümkün değildir. türkiye'de rejim için en büyük tehlike "muhafız"larının paranoyaklığıdır. ülke insanının değerlerini ülke için tehdit olarak algılamaktır.

...

(sirkencubin, 12.07.2003 02:48 ~ 22.11.2005 10:23)

üniversitelerde her şey sömürülebilir, din sömürülemez, yassah hemşerimdir. kırk yıldır hocalar malum siyasi görüşlerin propagandasını kürsülerden yaparken, ülkenin aydınları olarak alkışlanmışlardır, üniversiteye siyaset girmemesi gerektiği ise neden sonra başörtüsü meselesi münasebeti ile hatırlanmıştır. bilimsel olması gereken, ama bir türlü olamayan bu kurumlarda, akademisyenler bilimsel kriterlere göre görevlendirme yapmak yerine bir yandan eşlerini dostlarını, bir yandan da siyasi bakımdan yandaşlarını kadrolara doldurmuştur. bu efendilere göre üniversite nasreddin hoca'nın türbesi gibi her tarafından dökülse de, haysiyetinin korunması için öncelikle başörtülülerin uzak tutulması gerekmektedir.

faraziyelerle bulandırılmaması gereken bir konudur aynı zamanda; (cevap vermek isterim diyeceğim, ama forum ağzı kaçacak...) isteyen pentagramla gelsin, isteyen haçla gelsin, isteyen rahibe kıyafeti ile gelsin, che resimli, kızıl yıldızlı tişörtle gelsin...

(sirkencubin, 12.07.2003 02:58)

bir örnek olarak, bu satırların yazarı askeri hastanenin kapısında inzibatın gelen teyzelere başörtüsü çözdürdüğüne şahit olmuştur. mesele şuraya girebilmek, buraya girememek değildir. mesele "vatandaş"ların, "halk"ın değerlerini taşıyan, kimlik şuurunu benimseyen kişileri mümkün olduğu kadar safdışı bırakmaya çalışmalarıdır. mesele salt rejim kaygısı da değildir üstelik, birilerinin 80 senedir yakasına yapışıp iliğini sömürdükleri devleti kimselere bırakmama kaygısıdır.

(sirkencubin, 12.07.2003 03:03)


(sirkencubin, 07.11.2003 09:52)

"insan gerçekten çok şaşırıyor. sanılmıştır ki, ‘başörtüsü’, türkiye’nin siyasal gündemine 1980’den sonra girmiştir ve 12 eylül rejiminin sol’a karşı islam’ı kullanma siyasetinin sonucudur! öyle değil! zira, ilk defa başörtüsünün, nisan 1968’de ankara üniversitesi ilahiyat fakültesi’nde bir kız öğrencinin başını örtmekte ısrar etmesi üzerine bir problem olarak gündeme geldiğini kimse hatırlamıyor.. hatice babacan adındaki bu kız öğrenci, (acaba, ekonomiden sorumlu devlet bakanı ali babacan’la bir sıhriyeti var mı?), başörtüsü takmakta direnince, fakülte’den uzaklaştırma cezasına çarptırılmış, bunun üzerine, kararı protesto eden öğrenciler, önce derslere girmemişler, daha sonra da boykota gitmişlerdi... ‘hafıza–i beşerin nisyan ile malul’ olduğuna ilişkin bir örnek... "


(sirkencubin, 23.11.2003 11:28)

(bkz: kellim kellim la yenfa)

(bkz: men çi guyem tanburam çi guyed)

(sirkencubin, 30.12.2004 14:50)

sorunlar ikiye taksîm olunur efendiler: sorun li aynihî ve dahî sorun li ğayrıhî. li ğayrihî sorunlar, es-sorunü'l-evvel hallolunmadan hallolunamaaaaaz. işte es-sorunü't-türbân da li ğayrıhî sorundur. demek ki neymiş? önce yorgan gideceeek, sonra kavga biteceeek.

edit: el-sorun olur mu hiç? es-sorun.

(sirkencubin, 19.09.2007 14:18 ~ 20.09.2007 12:44)
#2267978 - sirkencubin - 25.10.2011 20:49

başörtüsü / ihl


tesettürün sorun edilen kısmıdır. kavganın ekseriyetle bu cephede cereyan etmesi sebebiyle, kimi zaman tesettür kavramının önüne geçmektedir. başörtüsü tanımı içinde kaldığı halde, tesettür tanımının dışında kalan icatların türemesi bu sebeptendir. ofsayttan korunmak için asıl kavramı gözden kaçırmamak gerekir.

(bkz: tesettür)
#58014 - sirkencubin - 21.04.2009 09:29

5 Ocak 2013 Cumartesi

msn de erkeklere smiley gönderen kız / ihl


 hatalı davranmaktadır. [diye girmişiz lafa, ama devamından da anlaşılacağı üzere, duruma göre, yani abartmaya da gerek yok] iletişimde kullanılan ifadeler, bağlam içinde anlam taşır, yani sizin ne kastettiğiniz kadar karşınızdakinin ne anlayacağı da önemlidir, eğer ortak bir dil kullanmıyorsanız mesajlarınız yanlış anlaşılır. bu internette de böyle, fiziksel uzayda da böyle. bir kadın bir erkeğin yüzüne bakıp gülümseyebilir mi? muhatap bunu nezaket veya içtenlik ifadesi olarak algılayacaksa, ciddiyetin asık suratlı olmayan şekilleri mahzursuz olabilir, gündelik bir tebessümün fitneye yol açma ihtimali düşüktür. tebessümünüzün karşıda bir meyil ve muhabbet meydana getirme ihtimali her zaman vardır, ama iletişim içinde bu dozdan kaçınmak mümkün değil, kaş çatmanız bile böyle bir etki hasıl edebilir. ancak oturmuş, sağlıklı bir cemiyet hayatında olgun bir kişi bundan yanlış bir mesaj almaz. gelgelelim karşınızda otursanız "bana hasta" mesajı çıkaran, kalksanız "asılıyo" diye tefsir eden kazmalar varsa, tebessüm etmeyi bırakın meşe odunuyla müdahale etmeniz bile uygunsuz olabilir, böyle durumlarda en iyi tavır muhatap almamaktır. peki bir erkek bir kadının yüzüne bakıp gülümseyebilir mi? aynısı.
#430666 - sirkencubin - 06.07.2009 13:15

 acilen "müttaki smiley" versiyonlarını öğrenmesi gereken kız aynı zamanda.

misal:

selamün aleyküm >:/

nasılsınız inşaallah? >:(

yahut daha iyisi...

benimle muhatap olmayın. (#( [burkalı smiley]

#430792 - sirkencubin - 06.07.2009 13:58

 smileyi yılışmak maksadıyla gönderiyorsa, kendisini kızılcık sopasıyla kurtardıktan sonra, her tebessümü yılışma sanan kazmaları da meşe odunuyla kurtarmak gerekir.
#430824 - sirkencubin - 06.07.2009 14:08

 çok tanıyom bunlardan, bi sürü de smiley gönderdiler şahsıma, abi derler, saygıları vardır. o değil de, bizim hatuna söyliyim, şaşıp yanılıp similey göndermesin kimseye, millet neler anlıyormuş; akşam akşam kimseyi vurmam gerekmesin...

tanımadığınız bilmediğiniz sayısız insana böyle kolay suiniyet izafe ediyorsanız, insan ilişkileri hakkındaki bilgisizliğinizi, tecrübesizliğinizi görmeyi reddedip iftira boyutuna varan ithamlarda bulunuyorsanız kazma lafı az bile, isterseniz yanımda değil, önümde namaz kılın...
#430928 - sirkencubin - 06.07.2009 14:38

iffet / ekşi


evlenene kadar cinsel ilişki yaşamayan kadın:

normal ve sıradan biridir. herkesi kendi çevrelerindeki modellere göre değerlendiren bir azınlığın aksine, hayatını haz ekseni üzerinde kurmamıştır, bir yuva kuruncaya kadar beklemekten yüksünmez, geçen zamana da pekâlâ değer. ben asıl beklemeyenlerin beklemediğine değiyor mu, onu merak ediyorum.

(sirkencubin, 29.05.2004 23:45)

anlaşılamadığı üzere, hayatının amacı haz olmak olmayan kişidir. (bunu bir daha yazmayacağım, anlamayan da anlamasın, ne yapayım) hayatın tadını çıkarmak ve eğlencenin, hazzın dibine vurmak gibi hedefler, onun değerlerinden, inançlarından (üstelik bunun dinî inanç olması da şart değil), müstakbel yuvasından, ailesinden daha önemli değildir. belki daha az keyifli, ama kendince çok daha huzurlu bir hayatı seçmiştir, bunun için bedel ödemeyi de peşinen kabul etmiştir. birileri bunu hatalı bile bulsa, bu ancak kendisini ilgilendirir, kimsenin alayını aşağılamasını hak etmemektedir. nasıl dayandıklarını kendilerinden başkası bilemez zannederim, ama bunun yanında muaf oldukları pek çok acı da yanlarına kâr kalmaktadır.

(sirkencubin, 30.05.2004 00:21)

şimdi aç karnına istemeyerek de olsa tekrar içine düşme ihtiyacı hissettiğim tartışma konusudur. bir kere her seferinde dönüp dolaşıp aynı sap-saman meselesine geliyoruz. gördüğüm kadarıyla toplumdaki alt-kültür gruplarının tanımlayıp her biri için ayrıca gözlemlerde bulunup fikir yürütmedikçe kör dövüşü devam edecek. herkes kendi çevresine bakıp yorum yapıyor. birinin gözlemlerinizden çıkan veriler, diğerinin gözlemleriyle hiç mi hiç uyuşmuyor, sanki farklı gezegenlerde yaşıyormuşuz gibi...

madem öyle (gel böyle, iki de döner söyle, midem delinmeden) şunu tam yapalım ve evlenmeden önce cinsel ilişki yaşamayan kadın hakkında konuşmayı bırakıp evlenmeden önce cinsel ilişki yaşamayan kadın türlerini el birliğiyle tesbit edip her biri hakkında ayrıca konuşalım.

misal, evlenmeden önce cinsel ilişki yaşamayan kadınların nadir bulunduğu -belirli çevrelerin dışında- kesinlikle hatalı bir gözlem. nişantaşı'ndan, boğaziçi kampüsünden, bilemediğim-bildiğiniz bir yerlerden mi bahsediyorsunuz, örnekleminizi laila'dan mı aldınız bilemiyorum. şurada sıralanan genellemelerin çoğu bizim köy için -mesela- doğru ya da yanlış değil, tamamen alakasız ve anlamsız.

misal, pek çok çevrede konu "bekaret" adı verilen üstün bir kavram değil, sadece evlilik dışı ilişki yaşamamak. ikisi aynı kapıya çıkar gibi görünse de olaya yüklediğiniz değer açısından fark olması, meselenin gelişi ve gidişatı açısından da fark doğacağı mânâsına gelebilir.

misal, şu grekoromen vb hadiseler de konuyla alâkasız, onu tasvip etmeyip bunu hoşgörmesi mümkün olmayan pek çok insan var. pek çok kişi için "intakt" bir hymen, "intakt" bir iffet demek değil.

misal, kadınların bakire olması şarttır, erkeklerin ne halt ettiği önemli değildir sözü de pek çok kişiyi bağlamıyor. erkeğin iffetine de kadınınki kadar önem veren pek çok insan var.

misaller uzatılabilir, ama bu kadarı çerçeveyi çizmek için kâfi zannederim. bir de şu cinsel ilişki yaşamayan insanların akıl ve ruh sağlıkları hakkında bu kadar ahkâm kesmesek, tamam olacak galiba.

(sirkencubin, 31.05.2004 12:10)
#2273416 - sirkencubin - 29.10.2011 18:48


kadınları bekaret durumlarına göre tanımlamak:

yanlış anlaşılan, zamanla geleneğin reddedilmesi, şuursuzca savunulması ve dejenere olması yüzünden anlam kaymasına uğramış bir tanımlama şekli. kadın bekaret durumuna göre değil toplumsal statüsüne göre tanımlanmaktadır. anadolu için konuşacak olursak, klasik kategoriler kız, gelin ve yaşlı kadın şeklinde üçlü bir tasnif teşkil eder. evlenme sonucu ailesinden ayrılan ve başka bir sosyal gruba dahil olan kadının hayatında ciddi değişme olması tabiîdir. bugün bile evlenen insanların toplumsal durumları, eskiye nazaran belli belirsiz bile olsa değişikliğe uğramaktadır. erkeklerin baba evinde kaldığı ve kadınların bir eve gelin gittiği bir toplumda evliliğin kadının hayatını daha fazla değiştirmiş olması da normaldir, beklenebilecek bir şeydir. kız/ gelin ayrımı bekaret durumuna göre değil, evli olup olmamaya göre belirlenen bir sınıflama şeklidir ve tamamen toplumsal statü ile ilgilidir. geleneksel toplumda genellikle cinsel hayat evlilikle başladığı için bu ayrım aynı zamanda bekaret konusunda da bir ifşaatta bulunmuş olmakla birlikte esas bu değildir. geleneğin farklı çevrelerde farklı versiyonlarıyla yaşandığı ve bazı kesimlerde bekaret konusunun cidden ön plana çıktığı gözlense de genel olarak önemsenen "iffet"tir, "bekaret" değil. iffet hem erkekte hem kadında olması gereken bir vasıftır. zaman içinde konu aşınmaya uğramış ve çarpılmalar görülmüştür. "bekaret" türk kültüründen ziyade batı kültürünün bir sorunudur.

#2273607 - sirkencubin  - 29.10.2011   21:35