bedeni ölmüş, ruhu hayalet gibi yüz senedir yakamızdan düşmeyen cemiyet.
ittihatçılık bir ruhtur her şeyden evvel, türk medeniyeti ile batı
medeniyeti arasındaki kırılma noktasında türeyen jöntürk sınıfının,
dünya görüşü, değer yargıları, hayat tarzı bütününün aktif ifade şekli
ve merkezidir. her daim komitacıdır bu zihniyet, bu yüzden devleti
sahiplenmek için kifayetli değildir, bu yüzden hatalı bir toplum ve
devlet vizyonuyla, kendini yiyen bir kurgu oluşturmuştur. her şeye
rağmen devlete sahip çıkma refleksi mevcuttur, bu bakımdan türkiye'nin
devlet geleneğinden ve realiteden istediği kadar kopamamıştır.
Muhtelif internet sözlüklerinde yazılmış entryler külliyatı -ekşi, ihl, mürteci, millî, öz aramızdı-
mürteci sözlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mürteci sözlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Nisan 2013 Cuma
31 Aralık 2012 Pazartesi
antikapitalist müslüman gençler / mürteci
kanaatimce yanlış taraftan eleştirilen arkadaşlar bunlar, hatalı olan antikapitalist ismiyle ortaya çıkmaları değil, "müslüman" ismiyle ortaya çıkmaları. "müslüman ...ist olmaz" tarzındaki fikre katılmıyorum, nasslarla açıkça bildirilen hususlar dışında pek çok konuda ihtilaflar, farklı içtihatlar olması kaçınılmaz bir durumdur, aynı dine mensup insanlar farklı fikriyat dairelerine bölünebilirler. fitne farklı fikirlerde olmak değildir, fitne farklı fikirleri adeta din sadakatiyle benimsemekten kaynaklanır. uzun zaman islamcılar, islamcı sıfatından da, müslüman kelimesi hariç başka sıfatlardan da kaçındılar, böylece fitne ortadan kalkmadı, aksine büyüdü. insanlar dinleriyle ideolojilerini birbirinden ayıramadıkları için, ideolojilerini dinin bir cüzü, hatta belki de kendisi gibi görmeye başladılar. yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın daniskasıdır bu. kimse "dinim bu, ideolojim ise şu" diyemezse, herkes ideolojisini "gerçek din bu" iddiasıyla başkalarına dayatmaya kalkar, ideolojisini benimsemeyenleri tekfir etmeye kalkar. ideoloji gereksiz bir şey değildir, ancak doğru anlamak gerekir. din size çağlar üstü bir mesaj ve değişmez esaslar verir. bazı hususlarda ayrıntıları değişmeyecek şekilde ince ince bildirir. bazı hususlarda ise karşı karşıya kaldığınız problemlere çözüm bulmayı size bırakır, sadece ipuçlarını verir. ideoloji asrınızın bilgi ve düşünce birikimini, inanç sisteminizin süzgecinden geçirerek ortaya koyduğunuz bir yorumdur. bunu yapmazsanız içinde bulunduğunuz durumu izah edemezsiniz, ileriyi göremezsiniz. dikkat etmeniz gereken, ideolojinin islam'ın emirlerini içinde bulunduğunuz çağda hayata geçirmek maksadına yönelik olsa bile; kul yapısı olduğunu, mutlak hakikatin ifadesi olmadığını, dine dayalı bile olsa bizatihi din değil farklı bir şey olduğunu aklınızdan çıkarmamanızdır. bir dönem kendilerini müslüman gençlik diye anan bir grup vardı. bunlar "müslüman gençlik" derken hasbelkader genç ve müslüman olan bütün insanları kastetmiyorlardı, sadece bir fraksiyonu kastediyorlardı. küçük bir cüz oldukları halde küllî bir isimle ortaya çıkıyorlardı. böylece müslüman kelimesini asıl manasından ayırıp sadece bir siyasi fraksiyonun ismi haline getiriyorlardı. ne yaptıklarının farkında olmadıkları için de fraksiyonlarını dinleri haline getiriyorlardı. şimdi yeni nesil bu hatayı, başına bir sıfat ekleyerek tekrar ediyor, katmerlendiriyor, pekiştiriyor. ağızlarında müslüman kelimesi antikapitalist gibi bir sıfat alabiliyor, zira zaten müslüman kelimesini de antikapitalist kelimesiyle aynı kategoride kullanıyorlardı. kelimeleri yerli yerinde kullanmış olsalardı, kendilerine antikapitalist islamcı gençler diyeceklerdi ve doğru bir fikriyatın yanlış bir fraksiyonu olarak işlem görseler bile bu kadar tepki çekmeyeceklerdi. ali şeriati'den, eliaçık'tan, yahut mesela necip fazıl'dan, ahmed arvasi'den ilh. öğreneceğiniz şey din değildir, fikriyattır. din ebu hanife'den, imam gazali'den ilh. öğrendiğinizdir. müslüman x-y-z-ist olur ve olmalıdır. din elzem, fikriyat lazım; elverir ki ikisini birbirine karıştırmayın.
(sirkencubin 08/05/2012 22:37 ~ 08/05/2012 22:39)
gençliğin bittiğinin anlaşıldığı yaş / mürteci
önce 20, sonra 36, derken 40; arkası yarın... gençlik öyle langadank bitmez, azar azar, damla damla, dalga dalga azalır gider. aklınız erdiğinden beri kaç kişi öldü, kaç bebek doğdu, kaç bebeğin bebeği oldu diye saymaya başlayınca biter. dizinizde kıkırdak erimesi çıkınca biter. kan şekeriniz oynamaya başlayınca biter. saçınızda bir tel beyaz görünce biter, sonra sakalınızda bir tel beyaz görünce bir daha biter. şu dünyada kime ne faydam oldu, ne eser bırakabildim diye düşünmeye başladığınızda biter. 65 yaşındaki amcalara "la daha gençmiş bu" demeye başladığınızda biter, "allahım 25 oldum, gençlik elden gitti" diyenlere çocuk gözüyle bakmaya başladığınızda biter. gençlik biter, sonra yine biter, daha sonra daha da biter; gençliğin bittiğini anlama faaliyeti bitmez.
(sirkencubin 06/04/2012 22:21)
30 Aralık 2012 Pazar
üç hilal / mürteci
üç hilal hakkındaki osmanlı bayrağı yakıştırması yersizdir. önceki dönemlerde bugünki şekliyle bir bayrak anlayışı yoktur, devleti temsil eden çeşitli sancak, bayrak ve tuğ gibi başka alâmetler kullanılmış olmakla birlikte, bugün bir bayrağın bir ülkeyi temsil ettiği tarzda ülkeyi temsil eder vasıfta kullanılan ilk bayrak bugünkine benzeyen ay-yıldızlı bayraktır. bunun dışında ay ve yıldız sembolleri, muhtelif sayılarda, muhtelif kombinasyonlarda, muhtelif renklerle birlikte, başka sembollerle birlikte sıklıkla kullanılmıştır. bugün her birliğin bir flamasının olduğu gibi, yeniçeri ortalarının, kaptanpaşaların ve teferruatını bilemediğim muhtelif şeylerin hususi birer alâmeti vardır. mehter takımının kullandığı üç hilalli yeşil ve kırmızı bayraklarla, düz beyaz bayrağın ne zaman ortaya çıktığını bilmiyorum, ama mesela fatih devrinde böyle bir şey olmadığı söyleniyor.
mhp'nin bu sembolü seçmesi de "şu fikri, bu ideali temsil eder" gibi açıklamalar bir yana, osmanlı vurgusu ile ilgili olsa gerek. başta hilal içindeki bozkurt şekli ile üç hilal şekli arasında bir tereddüt hasıl olmuş, sonra parti için üç hilal seçilerek, bozkurt sembolü gençlik teşkilatına bırakılmış diye bir yerlerde okuduğumu hatırlıyorum, ama nerede okuduğumu hatırlamıyorum.
(sirkencubin 25/10/2011 08:30)
sözlükte pkk ile empati yapmak / mürteci
yerinde bir iştir, herkes herkesle empati yapabilir, hatta sadece insani maksatla değil, taktik ve stratejik düşünme açısından da empati yapılablir, mahzuru yoktur, yeter ki ite kopuğa sempati yapılmasın.
bu arada "onlar da senin ülkenin askerlerine aynısını der" diyebilen bir bünyeyle bile empati yapabilirsiniz, mesela nasıl olup da kendisini çözüm olarak görebildiğini anlamaya çalışırsınız. senin ülken ne be kardeşim? sen bu ülkeye "senin ülken" diyorsan film zaten kopmuş demektir, daha neyin çözümünden bahsediyorsun? bu ülke senin de ülken, bu devlet, bu ordu "bizim" ordumuz, senin benim değil. pergelin sivri ucunu buraya koyacaksın. bundan sapan herhangi bir usul olamaz, bu çizginin dışına çıkan hiçbir şey çözüm olamaz, benim olmasın diye hayatımı vereceğim şeylere çözüm mü diyorsun? de hadi get, anlamamışsın sen olup biteni daha...
(sirkencubin 20/10/2011 22:29)
öldürülen teröristleri ailelerine teslim etmek / mürteci
yerinde bir iştir ve lakin memleketim insanı giderek usûl, âdâb, erkân anlayışını kaybetmekte olduğundan göze batmaktadır. devlet eşkıya çetesi değildir, millet çakal sürüsü değildir, kimsenin kepazelikleriyle yarışamayız, bize yakışanı yapmalıyız.
devlet suçu cezalandırır, asayişi sağlar. fazlasını yapmaz.
terörist dediğin şakîdir, bağîdir, pisliktir; cesedi de leştir ve lakin pislikle pislik olmanın mânâsı yoktur.
kimin şehid olduğunu kalblerin sahibi allah bilir ve lakin zahire bakınca müslümanların ülkesinde asayişi sağlama uğruna can verenlere şehit değil diyebileceğin alnını karışlarım.
(sirkencubin 20/10/2011 22:22)
Etiketler:
ahlak,
hukuk,
mürteci sözlük,
siyaset
alışveriş sonrası kasa önünde verilen poşeti açamama sıkıntısı / mürteci
1. sakin olun, derin bir nefes alın, paniklerseniz her şey daha kötüye gider.
2. zamanınız var daha, acele etmeyin, poşetler acil durumlarda açılmamak üzere tasarlanmıştır. poşet bir kere açıldıktan sonra kalan zaman ne kadar az da olsa, fazla fazla yetecektir. sınava girmeden önce tuva... pardon, o başka filmdi.
3. poşetlerin yan kenarlarına dikkatli bakarsanız kat yerlerinin tam üst üste oturmadığını göreceksiniz, arada birkaç milimetrelik fark vardır. kibarca parmaklarınızı iki kat yerinin arasına geçirmeye çalışın. bir parmak dahi olsa yeter, önemli olan surda bir gedik açmak. teknik tamamen size kalmış, hayal gücünüzü ve becerinizi kullanarak size en uygun tekniği bulabilirsiniz. örnek kabîlinden yazacak olursak, baş parmağınızı uzun olan kat yerinin altında destek olarak tutarken, işaret parmağınızı kibarca kısa kat yerinin altına kaydırabilirsiniz, yahut iki elinizi kullanarak (uzun kenarın solunuzda olduğunu düşünerek) sol elinizin işaret parmağını uzun kenara dışarıdan destek yapıp baş parmağınızı içeri kaydırırken, sağ elinizin işaret parmağını kısa kenara destek yapıp baş parmağınızı açılan gediği genişletmek için kullanabilirsiniz. surda gediği açmış olmak yeterli, ama yine de hemen hızlı hareketlere başlamayın, taichi yapan bir çinli sükunetiyle açtığınız noktadan poşetin ağzına doğru genişletin, poşetin ağzına geldiğinizde iki yana çekerek poşeti açın, tamamen açık hale getirin.
4. aldıklarınızın miktarına bağlı olarak, kasiyer işini henüz bitirdi veya henüz bitirmedi. bitirmişse hızlıca bir iki ürünü torbaya koyup cüzdana davranın. bitirmemişse son sürat doldurma işine geçin. afiyet olsun.
not: markete giderken elinizde bir alışveriş listesi ve kafanızda da bir boykot listesi olursa israfa duçar olma ve kapitalist tuzaklara düşme ihtimal ve nisbetiniz azalabilir.
(sirkencubin 11/08/2011 13:12)
behzat ç / mürteci
bu behzat çökelek dizisini beğenenlerin ekseriyeti gerçekçi ve de "bizden" diye beğeniyor görünüşe göre, fekat ben kendim şahsen hiç öyle bir hava alamadım diziden. tamam harun'un anası babası "normal" temsilciliğini yürütüyor, ama o kadar işte. o kadar "la'lı ma'lı" konuşmalara rağmen amerikan polisiyelerinden daha aşina bir hal hissettirmiyor. biraz daha bu gezegenden, hepsi bu. ismi gelmedi şimdi aklıma, şener şen'le cem yılmaz'ın polisiye filmleri bile daha aşina bir duygu uyandırıyordu. bu "bizden" hissini deli yürek'te, evde geçen sahnelerde hissetmiştim mesela, hatta sabri "len ben bu adamı gördüm sanki" hissi uyandırıyordu. "artis ahmet" abiyi daha önce görmüş olmanın katkısı var mı, bilmiyorum. kurtlar vadisi'nde ömer baba çok yapmacık duruyor, ama mesela ezel'de, ömer'in ana-babası, "tanıyom ben bunları, gittim bu eve" hissi uyandırıyor. angara sokakları televizyonda görünce los encılıs sokaklarından farklı görünmedi gözüme, ki angara sokakları fiilen üzerlerinde yürüdüğünüz zaman bile çok gerçekçi, çok "bizden" bir duygu vermez, halüsinasyon gibidir, "derealizasyon" duygusu uyandırır, genelde kasvetli, bazen kabusvari, alışırsanız ara ara keyifli, ama keyifliyken bile tuhaf ve "aslında o anda orada değilmişsiniz gibi" yad, yadırgı. ülen angara, her tarafın gerçek olsa kaç yazarsın, yalan angara... ha bir de dtcf binası var, angara'dan beter diyeyim, siz anlayın.
(sirkencubin 09/05/2011 10:07)
ma ente / mürteci
ar. "sen nesin"
(sirkencubin 19/04/2011 21:34)
"mâ ente" sualinin bir idiosentrik, bir de allosentrik cevabı var. konu varlığınızı zihninizde nasıl kurguladığınızla ilgili. serbest seçimlerle inşa edilen bir "ben" mi, nirengi noktası ve miyar; yoksa paylaşılan verili bir "biz" mi? bu idrak tarzlarının hangisinin daha doğru olduğunu kim söyleyebilir? kerameti kendinden menkul epistemik tavırların açmazında mahkumuz. kavgaya taraftar değilseniz önce muhatabınızın varlığını mânâlandırma tarzı hakkında farkındalık sahibi olmalısınız. hayatı güzelleştiren, içini ısıtan, gözünü aydınlatan ne? belki al bir dalgalanış, kurşun bir kavis, sondan eklemeli bir cinas... gözümün aydınlığı seni kör mü ediyor? boğazımı sıkıyorsun, neye lanet ediyorsun? lanet olsun lanetine.
(sirkencubin 19/04/2011 21:35)
karantina nöbeti / mürteci
bir insanlık suçu, en azından bazı hastanelerde. 24 saat, tek hekim tarafından tutuluyor. istirahat yok, uyku yok. acil servisin kapısı yok, karantinanın kapısını kapalı tutabilmek yok. soğuk... boğazı ağrıyanları kbb'ye, ishal olanları intaniyeye, karnı ağrıyanları cerrahiye, kalp krizi geçirenleri dahiliyeye yönlendiriyorsunuz; adli muayene yapıyorsunuz, iki-üç yüz kadar adli rapor yazıyorsunuz. darp-cebir (giriş-çıkışlar dahil), zehirlenme, düşme, trafik kazası...
-darp-cebir mi? kaç şahıs getirdiniz? altı? alalım ikişer ikişer. senin adın ne? var mı bir şikayetin? basurun dursun şimdi, darp cebir muayenesi yapıyoruz, onun için talep edersin, ayrıca muayeneye getirirler. dövdüler mi seni? yok mu bir şey? sağlamsın yani? senin adın ne? var mı bir şikayetin? dur bakayım, bunu yazmamız lazım. boynun sağ tarafında üç adet yaklaşık 3 cm çizik, sağ elmacık kemiği üzerinde hafif kızarıklık, sol el üzerinde birkaç adet yaklaşık 1 cm kesi ve sıyrıklar. diğer iki şahsı alalım. adın ne? var mı bir şey? dövmediler mi? turp gibisin? eyvallah. senin? hadi bakalım. alalım. adın ne? var mı bir şikayetin? dövmediler yani? eyvallah. senin adın ne? var mı bir şey? nerene vurdu? aç karnını. başka var mı? hayır acıyanları yazmıyoruz. alalım şahısları. darp-cebir? kaç şahıs? adem badem sen misin? var mı bir şikayetin? neyle vurdu? başka var mı? göster. başka? burayı boşaltabilir miyiz? aç. tamam. nrş istiycez, ama ameliyattalar, bekliyceksiniz. efendim? cerrahide, düşme. geliyorum. ne oldu? teyze sırf düşmekle mi yüzün bu hale geldi? başka bir yerinde bir şey var mı? göz, kbb, nrş, ortopedi, genel cerrahi. hocam istiyorum ben, bir şeyi yoksa, bir şeyi yok yazarsın. geliyorum. c sayfamız bitti. çıkış? alalım şahısları ..... genel durum iyi, şuur açık, oryante, koopere, darp cebir izine rastlanmadı. durum bildirir geçici hekim raporudur.
(sirkencubin 04/02/2011 00:33)
doktor / ekşi-mürteci
önlüğünün devamlı ilikli olması gereken kişi. bir hasta dua eder, diğeri yüzünüze bağırsak gazlarını boşaltır. oğlu akşam zemzem ikram eder, babası gece gaytalı kusmuğunu yüzünüze tükürür. işte öyle bir şey...
(sirkencubin 13/02/2010 00:42)
doktor unvanı ilk defa ortaçağ'da salerno tıp okulunda kullanılmıştır. hekim kelimesi de hikmet sahibi kişi demeye gelen hakîm kelimesinden bozmadır. arapça'da tabîb denir bunlara, türkçe'ye de geçmiştir. eski türkler otacı diyordu.
bu mesleğin eğitimi genelde abartıldığı kadar insanüstü gayret gerektirmez, ama yine de bir çok fakülte öğrencilerinin hayal edemeyebileceği kadar da zordur. vasat bir tıp öğrencisinin uyduruk çalışma temposunu gözlemleyen bazı türkoloji öğrencileri, onun deliler gibi ders çalıştığını zannedebilmiştir zamanında. nöbetlerden falan hiç bahsetmiyorum, fırsatını bulursanız tüyersiniz, ama sabaha kadar gözünüzü kırpmadığınız, hayalete döndüğünüz nöbetleriniz de olur.
gerekenden fazla sayıda doktor gerçekten paragözdür. menfaatperestleri, malları çoktur. bunun sebebi yurdumun bütün çukur insanlarının tıbbîye'ye toplanması değil, doktorlar sadece toplum ortalamasını yansıtıyorlar, ama diğerlerinin adileşmesi onlarınki kadar göze batmayabiliyor. ama ne kadar paragöz olursa olsun hemen hemen hiç bir hekim acı çeken bir insan karşısında kayıtsız kalamaz. doktor hastayı paylarsa bu göze batar, ama iki saniye önce o hastanın şikayetini söylemeyi reddettiğini, doktorsan sen bil, bana niye soruyorsun dediğini, yahut buna benzer başka bir zırva yumurtladığını kimse duymamıştır.
bazılarının gerçekten havasından yanına yanaşılmaz, insanın içinde şöyle adamakıllı bir patlatma ihtiyacı doğururlar. kesmez üstüne de bir araba sövmek istersiniz. dr plakalı beyaz arabalara binerler bazısı, derhal lastiklerinin indirilmesi şart olsa da, ellemeyin, belki acil hastaya yetişmesi gerekiyordur, koyverin gitsin. bazılarının da mesleğini söylemese anlayamazsınız. hastasının çorabını giymesine yardım eden doçent de görülmüştür aralarında.
aldıkları maaşı genelde beğenmezler. aslında çabalarına oranla az bir paraya çalışırlar gerçekten de, ama ülke gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda, memur maaşı olarak hiç fena değildir. her talebi karşılamasa da belli bir standardı tutturabilirler.
bir de garip meslektaşlık hissi vardır, niye bilmiyorum ama öyle işte. ne yapalım, o da öyle olsun.
(sirkencubin, 04.03.2003 23:46)
not: hiç fena değil derken, paraya para demiyorlar anlamında değil, ayağını yorganına göre uzatırsan geçinirsin anlamında.
(sirkencubin 02/11/2011 01:40)
nöbet tutan doktora nöbetçi doktor denir. genellikle insanların ölmemesini sağlamakla görevli olmalarına rağmen, kendilerinden geceyi uykusuz geçirmelerinin beklenmesi abestir. zeki-metin skeçlerine varıncaya kadar espri konusu olmuştur, "nöbetçi doktor uyuyor" cümlesi. nöbetçinin uyumaması gerektiği zannı, nöbetçi ve gözcü kavramlarının karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. halbuki ilgili birimde uyumayan birilerinin bulunması, görevin aksatılmaması için yeterlidir. gerekli olursa, bu kişi diğerlerini de uyandırır. nöbetçinin sorumluluğu görev yerini terketmemektir. evlerinde icapçı nöbeti tutan doktorlar için de görev yerleri evleridir. çağrılmaları icap eden bir vak'a çıkmazsa sabaha kadar mışıl mışıl uyurlar. unutulmamalıdır ki doktorun zeki, çevik ve ahlaklı olduğu kadar zinde ve dinlenmiş olanı makbuldür. lakin uykusu ağır olanlar, uyanması uzun sürenler söz konusu olunca bir kere daha düşünmek gerekir. (biz intörnkene çocuk kliniğinde böyle bir abi vardı, adamı uyandırana kadar akla karayı seçerdik: "abi, kalk, çocuk şeker komasına giriyor galiba!?" cevap: "hmfmfpfpm, tamam ellemeyin, ben bakarımfff") uyku sersemi olduğunuzda, uykusuz olduğunuz zamandan daha fazla hata yapıyorsanız da uyuma konusunu tekrar düşünmeniz iyi olur. genellikle nöbetçi doktorların uyumaları için bir oda tahsis edilmiş olur. ama öğrenciyken bir çok klinikte böyle bir imkan bulamazsınız ve acayip yerlerde, tuhaf şekillerde uyuma yeteneğinizi geliştirirsiniz.
(sirkencubin 02/11/2011 02:49)
Etiketler:
ekşi sözlük,
gündelik,
mürteci sözlük,
tıp
marcus antonius un aslında romalı olmaması / mürteci
offfff.
üşenmedim okudum ya.
ahan da tanım (descriptio lexico importantis):
lomus et lomulus virgo iurius ceasar est[1] tarzında bir tesbit.
bu da şerhi (explanatio):
--calinti--
kim marcus antonius'dan daha romalı olabilir ki, sorarım size!
(şişero)
--calinti--
romalılar, vatandaşlar!
kimileri size romalı olunmaz, romalı doğulur diyeceklerdir. evet, romalı doğanlarımız çoktur ve birçokları da ne kadar uğraşsalar da romalı olamamaktadır. ancak bu husus gözlerinizi karartmasın. romalı olanlar da vardır. yüce çezar zaman zaman kimi kavimlere romalılık hakkını bağışlamıştır. romalı olmak demek roma vatandaşı olmak demektir. bakınız, kim ispanyol generalinin bir romalı olmadığını söyleyebilir? bir russel crowe kolay mı yetişiyor sanıyorsunuz? yüce çezar kimi zaman bazı mesleklerin ehillerine vatandaşlık hakkı bağışlamıştır. yunanlı hekimlerin nalbantların ve berberlerin arasından sıyrılıp romalı olmaları, az bir şey midir? gözlerimizin açılması için bir veba salgınıyla mı karşılaşmalıyız? kim pergamonlu mimar nikobilmemkimin oğlu galenus'a romalı değil diyebilir ki, yüce çezarın yakın dostuydu ve hekimlerin imparatoru unvanı bağışlanmıştı ona. kimi zaman kimi insanlar romalılık vasfını elde edebilirler, üç taç taşıyan bir fatih sultan mehmet'e, bir asteriks'e, bir romalı perihan'a kim romalı değil diyebilir ki?
romalılık zaman içinde gelişen ve gelişen bir süreçtir, aziz romalılar. adam gelmiş roma'da oturuyor, kaç nesildir, kız almış, kız vermiş; latinceden çaksa da, italiyanocası bir floransalı, bir venedikli gibi pürüzsüz, le şanta mi kantare, sonom italyano diye türküler söylemiş, romalı gibi düşünmüş, romalı gibi hissetmiş, romalı gibi söylemiş; ne desin adam, toskanalıyım mı desin, sicilyalıyım mı desin, ne desin?
hepimiz romalıyız, ne mutlu romalı olabilene.
--------------
notum dipum:
[1] persler sonradan bunu kasan ü kuseyn duhteran-ı mugaviye tarzında çarpıttılar.
post scriptum:
hasta mıyım, neyim...
(sirkencubin 24/09/2009 11:00)
kuzey müslümanlığı / mürteci
sap ile samanın karıştırıldığı bir anlayış, isabetli tesbitleri de olmakla birlikte sağa sola çekilip sündürülmüş meseleler de mevcut. hulasa edersek matüridîlik ve eş'arîlik iki ana ehl-i sünnet mezhebidir, çok abartılı farkları yoktur; ikisinden birinin diğerinden ayrı ve mutezile, selefiye, cebriye, vehhabiye veya şia gibi bir kelimeyle bir arada zikredilmesi insafa sığmaz. hanefi-matüridi olduğumuz doğrudur ve fakat bunun bir mezheb taassubuna dönüştürülmesi gerekmez, matüridiler zaman zaman eş'arîlerden de istifade edebilirler. mesela imam gazalî matüridî değildir, amma islam dünyasında emsalsizdir, mezheb taassubuna dalıp reddetmek insaf değildir, kayıp olur. okumak ve faydalanmak her dediğini kabul etmek manasına gelmez.
ibn rüşd, farabî, ibn sina gibi adamlar filozoftur, bunlar çalışmalarında antik grekolatin felsefesini esas alır, islam verilerini buna göre yorumlar. xenofanes'i saymazsanız yunan felsefesi ekseriyetle boşboğazlıktan ibarettir, içinden faydalı şeyler seçilip çıkarılabilir, ama bütün olarak kimseye gerekli değildir. felsefe eşyanın mahiyeti hakkında düşünmek için bir fikir temrini olarak kullanılabilir, ama ciddi bir akaid bilgisine sahip olmadan okumamamak gerekir, yoksa sapıtmak ihtimali zuhur eder.
yirminci asırda türeyen islamcı akımların bir takım zaafları, hataları olabilir, harici kafasına, bedevi zihniyetine dayanıyor olabilirler, ama bunları ayrıca değerlendirmek gerekir. meseleyi mezhepler, alimler, filozoflarla alakalı klişe hükümlere bağlamak kolaycılıktır ve doğru bir yere çıkmaz. keza türkiye'deki islamî hareketler üzerindeki etkileri de doğru değerlendirilmelidir, bunların doğrudan etkili olduğu alanlar sınırlıdır, türkiye'de islamcılık düşüncesi esas itibariyle kendi seyrini takip etmiştir. cemaatler, tarikatler diye basit hükümlerle ceffelkalem reddetmek, karalamak hatadır. gerekirse tek tek hataları ve sevapları ile değerlendirilmesi gerekir.
vehhabiliği mazeret gösterip, matüridiliği, yeseviliği çarpıtıp, heterodoks disiplinlere göz kırparak modernize edilmiş, batılılaştırılmış, ehlileştirilmiş (!), dünyadan el etek çektirilip "kalbim temiz benim" noktasına indirgenen bir tür ahlak öğretisine dönüştürülmüş bir anlayışı, bir tür "islam soslu rasyonalizmi" türk müslümanlığı diye yutturmaya kalkmak cür'eti "yurtta komplo, cihanda komplo" avcılarının asıl dikkatini çekmesi gereken harekettir. türk müslümanlığı hakikatte "ehl-i sünnet ve'l cemaat" anlayışından ibarettir, kimse keyfine göre din icat etmeye kalkmasın, yahut daha önceden icat edilenleri türklüğü gerekçe göstererek türk evladına yutturmaya kalkmasın.
(sirkencubin 18/09/2009 10:39)
dinci / mürteci
açıkça dine karşı çıkamayanların etrafından dolaşma taktiği olarak da kullanabildikleri bir kelime. dine karşıyız dedikleri zaman tepki çekecekleri için, dine başka bir isim takmayı, din kelimesini de başka bir şey için kullanmayı tercih ederler, lugat değişir. dincilik dedikleri zaman dini kastediyorlar, din dedikleri zaman ise dine alternatif olarak önerdikleri bir tür "dinsel bireysel yaşam felsefesi" (!?) gibi bir şeyleri kastediyorlar.
(sirkencubin 15/09/2009 13:52)
türk müslümanlığı / mürteci
bu tabirin hangi mânâda kullanıldığını kestirmek zor, kullananların ayrıntılı şekilde yazdıkları metinleri okuma imkânım olmadığından, sohbetlerinde bulunmadığımdan ne kastettiklerini kesin surette bilme imkanım yok. ilk bakışta kültürle alakalı bir husustan bahsediliyor gibi ve bu şekliyle bir rahatsızlık uyandırmıyor; din kültürü dediğimiz, müşterek din esaslarını gündelik hayatımıza tatbik ederken meydana gelebilen kültürel farklılıklardan bahsediyormuş gibi görünüyor. fakat bazen de dinin esasına dair bir takım farklardan bahsediliyormuş hissi uyanıyor ve yanılmıyorsam kastedilen medrese ilimlerinin dışlandığı, tekke kültürünün serbest bir yorumunun esas alındığı bir tarz. kitab ve sünnet ile mesafeli, günlük hayatın düzenlenmesinde, toplum ilişkilerinde, devlet işlerinde ahkâma ayrılan yerin sınırlı olduğu, kısmen felsefî, kısmen örfî, belki biraz bektaşimeşreb bir tür ahlak öğretisi... yanlış anlıyor olduğumu ümit ediyorum.
(sirkencubin 15/09/2009 13:45)
müslümanlık kelimesine islam kelimesinden ayrı bir anlam yüklüyorsanız, elbette türk hurefelerini türk müslümanlığı olarak algılamanız da mümkündür. din kavramının sosyolojik bir kavram olması, islam dininin yazılı kaynakları ve sabit esaslarının olduğu gerçeğini unutturmamalı, kafanızdan uydurduğunuz herhangi bir kompozisyona "x müslümanlığı" diye isim takabilirsiniz, ama islam'ın temel referansları açısından bunun bir anlamı olmaz. konu hakkında düşünenler sıklıkla konuyu salt kültür planında ele almak hatasına düştükleri için temel referanslara dayanan "ilmî" islamı, "arap müslümanlığı" gibi algılamaktan kendilerini kurtaramıyorlar. islam veya müslümanlık hakkında ahkam kesecek kişinin öncelikle medrese ilimlerini biraz gözden geçirmesi gerekir.
dipnot olarak eklemek gerekirse, türklerin islam'a geçişi zorlama ile olmuş değildir, daha ziyade konjönktür gereği topluca ve sathi surette, daha sonra gezgin dervişlerin çalışmalarıyla daha derin bir şekilde vuku bulmuştur. emeviler ne insanları müslüman olmaya zorlamak gibi bir maksada sahiptiler ne de bunu yapabilecek güçleri vardı.
ahmed yesevi'nin şamanlara benzetilmesi yersiz, konuyu sağa sola çekmeden önce divan-ı hikmet'i açıp insanlara ne anlattığına bakmak faydalı olabilir. kaldı ki eski türklerin eski dininin "şamanlık" olduğu hususu da tartışmalı, j. p. roux ve s. başer'in çalışmalarına müracaat edilebilir, tafsilat içün.
(sirkencubin 16/09/2009 12:49)
mustafa kemal atatürk / mürteci
iskambil kağıtlarında papaz oluyor ya hani, biri düz biri ters, aynı resimden iki tane; işte mustafa kemal paşa'ya aynı muameleyi reva görüyor milletim, iyiyse tam iyi, kötüyse tam kötü. yani her şeyi atatürk yapmıştır, ya bizi karanlıklardan kurtarmış, ülkemizi baştan varetmiş falan filandır, yahut dini, dünyayı her şeyi ifsad etmiştir, her şeyin vebali kendisinindir ilh. lakin cümleten yanılıyorsunuz arkadaşlar, kemal paşa olmasaydı da bu memleket esas vasıfları itibariyle şu anda nasılsa yine öyle olurdu, başta padişah olsaydı da böyle olurdu. memleketin tarihi ve coğrafi şartlarını paşa meydana getirmemiştir, meseleler paşadan önce de vardı, çözüm usulleri paşa uygulamadan önce de konuşulmuştu, işleri yürüten kadroyu paşa cebinden çıkarmadı. binaenaleyh bir memleketin, bir sınıfın, bir neslin hikayesini tek kişiye indirgeyip üzerinden bir de kamplaşma çıkarmak abesle iştigal, bırakın bu işleri artık.
(sirkencubin 11/09/2009 09:46)
29 Aralık 2012 Cumartesi
diyanet işleri başkanlığı / mürteci
türkiye cumhuriyeti devletinin din işleri ile alakalı kurumu. kimi zaman laik devlette böyle bir kurumun ne işi var diye itiraza uğrar, kimi zaman rejimin oyuncağı yollu tarizlerle dindarların istiskaline uğrar. bir bakalım nedir bu diyanet.
toplum ve devlet hakkında ne kadar fantastik tasavvurlarınız olursa olsun, realiteden en fazla bir miktar uzaklaşabiliyorsunuz, yoksa kurduğunuz yapının başınıza çökmesi an meselesi. bu bir.
türkiye ahalisinin kahir ekseriyetinin müslüman olduğu bir ülke. islam sadece fert veya cemiyet değil, devlet seviyesinde de yaşanan, düzenleyici olan bir din. bu da realite, etti iki.
ittihatçılar hayalperest olabilirler, daha bir sürü menfi sıfat da bulabilirsiniz, ama salak değillerdi. hakket bak, deli olmakla salak olmak arasında çok fark var. ezcümle ne kadar komitacı olurlarsa olsunlar, devlet geleneğini külliyen ilga etmediler. bu da üç.
bahsi geçen üç maddeden vardığımız nokta şu: nasıl ki osmanlı ve cumhuriyet diye ayrı ayrı devletler yoksa, şeyhülislamlık, şer'îye ve evkaf vekaleti ve diyanet işleri başkanlığı diye ayrı ayrı kurumlar da yok. devlet tuğrul beyin devletiyle aynı devlet, ordu cebelü sipahi ile aynı ordu, diyanet de din işlerine bakan devlet müessesesinin bugünki devamı.
şimdi baştaki suallerimize dönelim.
köşeli kafalı pozitivistlerimiz için kötü haber: devletimizin tasavvur ettikleri mânâda arzu ettikleri miktarda laik olması fiilen mümkün değil. bugün diyanetin sürdürdüğü faaliyet neredeyse bin yıldır mevcut bu ülkede ve bazılarının kafası pek basmasa da memleket ahalisinin ekseriyeti için bu bir ihtiyaç. insanların birbirinin dinine karışmadan yaşaması, hepsi için homojen yapılanmalar teşkil edilmesi mânâsına gelmiyor, zira dinlerin farklarına göre ihtiyaçlar da farklı. ateistler bireysel takılıyorlar, hristiyanlar seküler idareden bağımsız bir kilise kurumuna ihtiyaç duyuyorlar, müslümanlar da dinin bizzat devlet tarafından temsil edilmesine lüzum duyuyorlar. diğer taraftan diyanet teşkilatının varlığı sistemin de işine geliyor, zira devleti dinden tamamen soyutlamaya kalkıp, müslümanlar için de kilise kurumu gibi "sivil toplum" tarzı bir yapılanma kurulmasına kalkışılsa, bu yapılanmanın devletle rekabete girmesi, hatta devletin yerini alması ihtimali var. "elimin altı, gözümün önü" bir ara çözüm olarak daha cazip görünüyor. -elhamdülillah- bu kadar çok müslümanın olduğu bir ülkede başka türlüsünü düşünmeniz zor.
peki islamcıların diyanetle alıp veremediği nedir? devlet hakkında osmanlı-cumhuriyet ayrımı tarzındaki dolmayı yutmuş olmak, cumhuriyet hususunda "onların devleti, bizim değil" tarzında hissiyat ve düşüncelere sebep oluyor. bu durumda diyanet de onların devletinin bizi kontrol etmek için kurduğu tuzak oluveriyor. halbuki bu devlet başkasının değil, bu ülkede yaşayan herkesin ve elbette ve hatta bilhassa müslümanların devleti. islam devleti değil demek mümkündür, ama müslümanların devleti değildir demek mümkün değildir. diyanet de bu hakikatin en göz önünde duran bir delilidir. diğer taraftan diyanet teşkilatının varlığı müslümanların da işine gelir, faraza diyanet'in faaliyeti cemaatlere devredilseydi, nasıl bir çıngar çıkardı, tasavvur edebiliyor musunuz? başka türlü bir uygulamanın bir mazisi olmayacaktı, sıfırdan başlamak gerekecekti ve bir sistemin oturtulması çok sancılı olacaktı. mevcut halde diyanet'in, hacı yatmazın altındaki ağırlık gibi, dengeleyici bir rolü var.
peki, diyanet öyle değil de, böyle, şu değil de bu, değil mi? değil. klasik din eğitiminin kesintiye uğraması memlekette bir sürü yeni tarz türemesine yol açtı, asgari müşterekleri olsa da her biri bir ayrı yol tutmuş, hepsi de kendini merkeze aldığı için kendisinden farklı gördüğü bütün meşrepleri ve bu arada diyaneti kusurlu görüyor, ama bu kanaatler sadece grupların kendilerini bağlar. diyanetin üslubu kanaatimce klasik usûle uygun düşmeye yakın, akademik ve sahih bir üslup. elbette çok cevval bir duruşu yok diyanetin ve bir devlet kurumu olarak bastırılmış bir hali var, mesela şikayet edip durulduğu gibi, hoca efendiler cihattan, ribadan pek bahsedemezler, ama bu durum da aslında sizin bu ülkedeki ağırlığınızın bir göstergesi. memleketinizi darülharb olarak görüp, nereye hicret etsek diye sağa sola bakacağınıza, ensar rolüne talip olsaydınız, daha farklı olabilirdi. ezcümle biz nasıl bir müslümanlarsak, devletimiz de öyle bir devlet, diyanetimiz de öyle bir diyanet.
(sirkencubin 08/09/2009 09:37)
27 Aralık 2012 Perşembe
reis / mürteci
arapça re's (baş) kelimesinden geliyor. başkan demektir. eskiden daha yaygın kullanılıyordu: reisicumhur, belediye reisi ilh.
ülkücüler arasında görev ünvanından çok kıdem ünvanı olarak kullanılıyordu, hâlâ öyle mi yapılıyor bilmiyorum. bir yerde bir başkan olur, ama bazen birkaç reis olabilir. başkan olan herkes reis olamaz. reis ateşe girilecekse önden giden, bir şey yenecekse arkadan gelen adamdır. hastanın, ihtiyacı olanın kolu kanadı, derdi olanın ortağı, sırrı olanın sırdaşıdır. girdiği yeri canlandırır, sözü dinlenir, sözünüzü dinler. yoldan geçen herkese reis denmez, kedini reis sanan hevesli yeni yetmelere "hade len" demek vaciptir.
(sirkencubin 03/09/2009 09:17)
ismet inönü / mürteci
inönü'nün atatürk resimlerinin yerine kendi resmini koymasının tuhaf bir tarafı yoktur. atatürk reisicumhurdu, onun resimleri geçerliydi. sonra inönü reisicumhur oldu, tabiatiyle onun resimleri makamı devraldı. daha sonra da celal bayar'ın resimleri bayrağı devralmalıydı, ama demokratlar kasedi başa sardı, geleneği bozdular. yaşayan mustafa kemalle alakası sorgulanabilir bir atatürk kurgusunun ortaya çıkışı demokrat parti zamanına rastlıyor galiba, ilginç.
(sirkencubin 02/09/2009 10:36)
cumhuriyetin günah keçisi. gerçekten günahkar bir keçi olabilir, ama günah keçisi olarak kullanılması içinde yaşadığımız illüzyonun (bkz: the matrix) devamına yarıyor. yaygın yanılgı her şeyi atatürk'e fatura etmek. bunu iki taraf da yapıyor, böylece bir şeytani atatürk ve bir de melek atatürk tablosu ortaya çıkıyor. bu yanılgının diğer versiyonu ise düalist takılıyor, atatürk melek ve inönü şeytan oluyor. ikisi de yanlış.
kadro, arkadaşım, kadro; bugün memlekette gördüğün şeyler, belli bir oranda bir kadronun eseri, halk arasında ittihatçılar diyoruz bunlara. atatürk gibi ismet paşa da bunlardan biri, pek çoğundan daha önemli biri ve gerçekten ana hatlarıyla memleket için talihsizlik sayılabilecek biri, ama varlığı o kadroyla birlikte anlam kazanıyor. sadece kendi keyfi, kendi karakteri değil, belirleyici olan; arkasındaki insanların düşünce yapısının bir ifadesi, bir tecelli yeri olarak ortaya çıkıyor. memleket ahvalinin büyük belirleyicisi ise memleket ahalisinin kendisi. temayülleriniz ne idi, ne idiniz de bunlar başınıza geldi, budur.
dersimizi tekrar edelim şimdi,
neydi?
1. osmanlı ve cumhuriyet diye iki ayrı devlet yoktu.
bugün de diğerini gördük:
2. kötü osmanlı-iyi cumhuriyet, iyi osmanlı-kötü cumhuriyet veya gerçek cumhuriyet-yalancı cumhuriyet diye bir şey de yok. gerçek olan tek şey yuttuğumuz yalancı dolmaların bize gerçeği unutturmuş olması. (mavi hap mıydı?) türkiye devleti yüz yıl önce hangi devletse o devlettir. türkiyedeki halk yüz yıl önce hangisiyse yine odur. türkiye'nin aydınları yüz yıl önce neyse odur. binaenaleyh ne olacaksa o olmaktadır türkiye'de, monarşi devam etseydi de, meşrutiyet devam etseydi de, cumhuriyet olsaydı da, atatürk olsaydı da, olmasaydı da, inönü olsaydı da olmasaydı da böyle şartlar altında bulunan böyle bir halkın böyle bir devleti olurdu.
gelecek programda üşenmezsek diyanetten bahsederiz belki. ip ucu da verelim, diyanet iyi bir şey.
bu arada inönü'nün paralara resmini koydurmakla iyi bir iş yaptığında ısrarlıyım. maksadı ne olursa olsun, normalleşmeye katkısı olurdu. ha, bu günahlarını affettirir mi, cık.
(sirkencubin 03/09/2009 10:47)
26 Aralık 2012 Çarşamba
üniversiteye yeni başlayacaklara tavsiyeler / mürteci
hangi fakülteye girdiğine göre değişir.
tıbbiyeliysen,
sakın edebiyatçılarla eve çıkma. çıkarsan da çoğunluk tıbbiyelilerde olsun. mümkünse kendi sınıfından birileriyle eve çık ve bunlar ders çalışan adamlar olsun.
sağa sola bulaşma, vatan kurtarmaya kalkışma. biz denedik, olmuyor öyle. dersini çalış. bir daha semiyoloji kitabı okuyacak fırsatın olmayabilir. olsa bile, başka okuyacağın şeylerden çalacak, zamanını.
inek olmak, eşşek olmaktan iyidir. okula git. derse gir. hocayı dinlemeye çalış, dersi derste öğrenmeye bak. basılı ders notu varsa bile abartmadan textbook okuyabilirsin. derste not tutman gerekiyorsa, mutlaka textbook olsun evde. tarkan's pathology ile hayat geçmez. (lange gibi, nms gibi seriydi resmen adamın notları ya, her defterinden en az üç yüz kopya çıkarılmıştır, tarkan's farma, tarkan's otkök... hey gidi günler...)
"guyton, ganong boş şeyler, para harcama bunlara; ille bir şey alacaksan merck al, evladiyelik" diyen abilere inanma. geçti o devirler. o abi kurasını çekti gitti, hayatına başladı, sen tusa gireceksin, şapa oturursun, söyliyim sana. merck'in yeni baskısı çıktı (yeşil, üstelik bu gerçekten cep kitabıydı), sonra daha yeni baskısı çıktı (lacivert); iki buçuktan üç cilt meydan larus cesametindeki cep kitabı kahverengi kapaklı "evladiyelik" merck müzelik oldu çoktan, o kitabı bastıklarında bt beyin tomografisi demekti, acilde gidip beş dakkada kontrastlı bt anjio çektirilmiyordu, hocalar bt filmlerini esas duruşta inceliyordu. guyton veya ganong'u lüzumsuz sandığın için sonradan pişman olup, döne döne o bilgileri öğrenmeye çalışırsın. fizyoloji lüzumsuz bir ders değil. fizyolojiyi öğrenmen gerekiyor. bu arada ilginçtir, patoloji de lüzumsuz bir ders değilmiş. makroskobileri salla, ama mikroskobiden tus'ta soruyorlar. patogenez olayını de iyi bir hekim olmak istiyorsan öğrenmen gerekiyor. fizyoloji dersinde silgi savaşı yaptığın adamlar doçent olur, sen de kronik tusiyer olursun, diyim saa.
ot olma, gez dolaş, arkadaşlarınla vakit geçir. bunların telafisi yok. gezi düzenleyen adamlar nurcu olabilir, problem değil, git, gez, gör, eğlen, hatıra edin. kasmana gerek yok, kazmalık etme. nurcular da insan, beraber geziye gittin diye hiçbir şeyi satmış olmazsın.
farklı fakültelerden arkadaşlar edin, ortamlara gir çık, görgünü arttır, bakış açını genişlet. ama evin yolunu unutma. kütüphane bizi bozar hacım, delikanlıyık, bilmem neyik triplerine girme. o ders çalışılacak. şimdi çalışmazsan sonra çalışman gerekir, katlamalı olarak. en hayırlısı vaktinde çalışılanı.
kitap oku. çok oku. otobüste oku, anlattığı dersi kendi de anlamayan hocanın dersinde oku, sabahla, yahut akşama kadar oku, mutlaka oku. daha sonra okuma fırsatın giderek azalıyor. her şeyi okuyabilirsin, korkma. kimse senin beynini yıkayamaz, eğer beynin varsa. ama ara sıra kaçamak yapmak caiz olsa da, planlı programlı oku mümkünse, serseri gibi okumak eğlencelidir, ama bir yere varamama ihtimalin de var. çok kitap var, bitmiyor hepsi. walla. önce temel konuları oku. ilmihalle başla. akaid oku. kelam oku. sağlam bir akaid bilgin olursa, hiçbir şeyi okumaktan çekinmen gerekmez. seyyid kutub da okuyabilirsin, ihlasçıların gazına gelme. gerçi seyyid kutub okumamakla bir şey kaybetmiş sayılmazsın dedi bi abi, okumasan da olur. ama ali şeriati okunabilirmiş bak. ben bile okusam hatta bir ara fırsat bulursam. peyami safa oku. ama peyami safa romancıdır, birinci sınıf bir romancıdır ve fakat mütefekkir değildir, aklında olsun. necip fazıl oku, onun da şair olduğunu ve mütefekkir olmadığını unutma. heyecanlanınca kanatlanan, muhakemeyi bırakan adamdan mütefekkir olmaz. mütefekkir cemil meriçtir. mutlaka cemil meriç oku. kanaatlerine katılman gerekmez, düşünmeyi öğrenmen için gerekli. imam gazali'yi de oku. ihya oku hatta. sadece din konusunda değil, muhakeme konusunda da ihya eder seni. şiir oku. çok okuyabilirsin, hatta ezberle. şiir yazma sakın. hatuna yazabilirsin, o sayılmaz. roman oku. roman okumaya ne gerek var diyenleri ciddiye alma. sen tıbbiyelisin, niye arkeoloji kitabı okuyorsun diyenleri de ciddiye alma. arkeoloji veya astronomi kitabı okuyabilirsin, hiç mahzuru yok. ama arkeolog veya astronom olmak niyetinde değilsen, abartma. çok sahada okumak, çokdisiplinli düşünebilmek, güzel bir şey, ama her sahayı ele aldığında kendini kaptırırsan dağılırsın, bir işe yaramaz.
kızlardan kaçmana gerek yok, arkadaş olabilirsin, çok gerekiyorsa samimi bile olabilirsin, sakın laübali olma. çıktık, bitti diye bir olay kitabımızda yazmıyor, ciddi niyetin yoksa kimseyle çıkma. manita olayı bizde yok. kız mevzusu her şekilde bozabilecek bi mevzudur. şunu kaçırıyorum, bunu kaçırıyorum diye kaygılanma, sadece ahirette değil, dünyada da yol su elektrik olarak geri döner sana hepsi. evlenebiliyorsan, gerçekten değecek biri varsa evlen. evlendim diye dağıtacaksan, evlenme. o okul bitecek, başka yolu yok.
fakülteye başladığımız gün dekan bir şey söylemişti, son olarak onu aktarayım: "bugünden itibaren hekimsiniz, ölünceye kadar öğrencisiniz."
allah yardımcın olsun...
(sirkencubin 01/09/2009 09:39)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)