türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2014 Cumartesi

düşmanım / ekşi

gece vakti, birden bire çift anlamlı olduğunu fark ettiğim kelime. hem "benim kendisine karşı düşmanlık beslediğim kişi" demeye gelebiliyor, hem de "bana karşı düşmanlık besleyen kişi". ilginç, bazıları için düşmanlık bile bir mertebe, bir irtifa olabiliyor. bir kısım haşeratın keyif kaçırmayı becerebildikleri için kendilerini düşmandan saymaları komik elbette, siz kimlere diş bilersiniz, ondan emin değilim, amma kimse sizin düşmanınız değil. neyse uzatmak istemiyorum, tahmin ediyorum ki kuyruklarında bir sızı olanlar, şu saatlerde pek meşgul, ağıtları biter bitmez kendilerine yeni düşmanlar bulmaları gerek, yoksa sıkıntıdan patlarlar.


allah sonumuzu hayreyleye...
(sirkencubin, 26.06.2005 02:46)

27 Ağustos 2013 Salı

naaş ölü ceset cenaze / ekşi


aynı manaya geliyormuş gibi görünen kelimeler arasında aslında ince farklar olabilir ki bunları bilmek bir dili doğru şekilde tasarruf etmenin şartlarıdır. aynı zamanda aynı manaya geliyormuş gibi görünüp ince farklarla birbirinden ayrılan kelimeler bir dilin ifade zenginliğini meydana getiren unsurlardandır.

naaş, ölü, ceset ve cenaze kelimeleri arasında ne fark vardır?

ceset insan bedeni demektir. söz konusu insanın ölü veya canlı olması fark etmez, ancak ölüm hadisesi ile ruh ayrılıp ceset bir başına kaldığı için kelime bilhassa ölü kişinin cesedi kastedilerek kullanılır.

naaş ölü kişinin cesedi demektir, kibar ve saygılı bir ifade tarzı tercih edildiğinde kullanılır.

ölü ölmüş bulunan kişi demektir, daha ziyade şahsiyeti işaret eden bir ifadedir. ölü kişinin cesedi için kullanılırsa mecaz veya yan anlam sayılmalıdır. ölünün arkasından konuşmamak, cesedin arkasından konuşŸmamak değildir. "ölüyü gömelim" cümlesi, "ölü şahsın cesedini gömelim" demenin kısa şeklidir.

cenaze naaş demektir, ama bilhassa defin merasimine nisbetle kullanılır. "adamın cesedini bir ağaca astılar" demek yerine "adamın cenazesini bir ağaca astılar" demek doğru değildir.

bir dahaki sayıda:


(bkz: kayış ve kemer)

20 Ocak 2013 Pazar

fiil cümlesini isim gibi kullanmak / ekşi


daha ziyade entel/ akademik çevrelerde gözlenmeye başlayan bir hatadır. insanlar artistik konuşmaya çalışırken komik olduklarını fark edemezler ve bu tür hatalar yaparlar. lafı toplayamamak, anadiline hakim olamamak gibi sebepleri vardır. hata yaptıklarını fark etmedikleri gibi bir de güzel konuştuklarını veya yazdıklarını zannederler. karalama kampanyasının akabinde sözkonusu hatayı tanımlamak gerekirse, sonunda çekimli fiil bulunan tam bir cümleyi, cümle içinde sanki bir isimmiş gibi kullanmak şeklinde formüle edilebilir. çekimli fiiller türkçe'de tek başlarına bir cümle sayıldıkları için, tek kelime ile de bu hata yapılabilir. daha ziyade "neyi" sorusunun cevabı mevkiinde kullanılır, fiil cümlesi. misal verecek olursak, "insanlar, 'türkiye neyi yanlış yapıyor'u anlamıyorlar" cümlesi böyle bir hata ile maluldür. "türkiye neyi yanlış yapıyor" bir fiil cümlesidir. cümle "insanlar, 'türkiye'nin neyi yanlış yaptığını' anlamıyorlar" şeklinde kurulmalıdır.

efendim, aydınlarımız "türkçe'yi doğru konuşmalıyız"ı göremiyorlar. "bu meseleyi nasıl çözeriz"i bilemiyorlar. kimseye "cümle böyle kurulmaz"ı anlatamıyoruz. ah "olmuyor"u bir anlasalar...

özet: çekimli fiile isim hal eki eklenmez. “geliyoru biliyoruz” denmez, “geldiğini biliyoruz” veya “geliyor diye biliyoruz” denir. (28.04.2003) 

türkçe tıp terimleri meselesi / ekşi


uzun bir hikayedir. hadise önce anadolu'da beylikler döneminde başlamıştır (uygurlar dönemine kadar uzatmayalım konuyu). selçuklular döneminde neredeyse hiç türkçe kitap yazılmamış olmasına mukabil, beylikler döneminde türkçe’nin öne çıkmaya başlaması ile bir terimler meselesi gündeme gelmiştir. o gün bu konunun sistemli olarak tartışılıp tartışılmadığını bilemiyoruz, ama zaman zaman yazarlar konu ile ilgili fikirlerini belirtmişler ve tıp terimlerini karşılayacak türkçe kelime bulmakta sıkıntı çektiklerini ifade etmişlerdir. türkçesini bulabildikleri kelimelerin türkçelerini kullanmış, ama bol miktarda arapça farsça terimi de kabul etmişlerdir.

daha sonra tıbbiye döneminde bu sefer fransızca terimleri türkçe'ye aktarma meselesi ortaya çıkmışr. neredeyse sırf ders kitapları türkçe'ye çevrilemediği için ve türkçe ders verecek hoca bulunamadığı için türkiye'de modern tıp eğitimi fransızca olarak başlamıştır. oldukça sancılı bir sürecin sonunda yerli bir tıp terminolojisinin oluşturulması barılmış, hızlı bir tercüme faaliyeti başlamış ve tıp eğitiminin türkçe verilmesi mücadelesi olumlu sonuç vermiştir. ne var ki dönemin dil anlayışı kadar, henüz türkoloji çalışmalarının yeterli seviyede olmaması yüzünden oluşturulan yerli terminoloji büyük oranda arapça kökenli kelimelere dayanmaktadır. tutarlı bir terminoloji oluşturulmuşsa da çok pratik değildir sonuçlar.

dil devrimi ile bu terminoloji rafa kaldırılır ve her bir terimin yerine bir öztürkçe karşılık icat edilmeye başlanır. ancak işten anlayan bir ekibin kolları sıvaması yerine her canı çeken bir kelime uydurduğu için kısa sürede anarşi başlar. o saatten sonra eski terimlere dönmek de mümkün olmadığı için uluslararası terminoloji kabul edilir.

bir ülkede bilim dilinin millî dil olması, millî bir mesele olmasının ötesinde pratik sebeplerle de elzemdir. ancak bilim terminolojisinin ne ölçüde "öz-anadilde" kelimelerden meydana gelmesi gerektiği hayli tartışmalı bir konudur. bunun asgari sınırı halk tarafından kullanılan, gündelik dile geçmiş ve bilhassa tıp bilimi göz önünde bulundurulduğunda, bilim adamı-halk iletişimi için gerekli kelimelerin anadilde olmasıdır. türkçe'nin durumuna bakılınca bu sınırın az çok elde bulunduğu görülmektedir. peki azami sınır olmalı mıdır, olabilirse nereden geçmelidir? bu sınırın yerini tayin ederken, farklı dil anlayışları gündeme gelmektedir. bunun yanında pratik meseleler de ortaya çıkmaktadır. türkçeleşmiş kelimeleri türkçe kabul edebilme imkânı pekâlâ bilim terimlerine de tanınabilir. bu durumda bütün bir uluslararası tıp nomenklatürünü öztürkçe kelimelerle değiştirmek mecburiyeti de hissedilmez. üstelik bilimin büyük oranda başka ülkelerden devşirilmek suretiyle elde edildiği bir ülkede, bu konuda yeterli hassasiyet gösteril(e)miyorken, içerikleri dışarıdan gelen kavanozlara yerli etiketler yapıştırmak gibi bir tavırla, her terimin türkçe kökenli olması gerektiğini savunmak, "içmeye ayranımız var mı da, at üzre seyahat etmekteyiz?" misillu sualleri akla getirmektedir. ingilizce ve fransızca konuşan ülkeler "millî" bilim dili olarak grekçe ve latince esasına dayanan terminolojiyi kullanmaktadır. almanlar ise öz almanca konusuna hassasiyet göstermişler ve içinden çıkılmaz bir terminoloji meydana getirmeyi başarmışlardır. bilim terimlerinin hassasiyetleri, kesin tanımlılıkları, birbirleri ile ilişkileri gibi bir çok teknik yönünü zedelemeden tercüme edilmeleri zaten zor bir iş iken, bir de bunun hedef dilin dil zevkini zedelemeyecek bir şekilde (bkz: windows türkçesi) gerçekleştirmek imkansıza yakın derecelerdedir. bilim adamlarının terminoloji konusunu odağa almak yerine, bilimin kendisine odaklanmaları ve terimler konusunu da ihmal etmemekle birlikte kısmen talî bir konu olarak ele almaları ve ayrıntıları zamana bırakmaları yerinde olacaktır.

(sirkencubin, 06.11.2003 10:07 ~ 10:08)

üniversitelerde türkçe eğitime geçiş:


tartışmaya başlamadan önce sapla samanın birbirinden iyice ayrılması gereken konudur. böyle her şeyi birbirine katarak sadece düşüncelerimizin salataya döndüğünü göstermiş oluyoruz ki, bu zihin gelişimimizin durumu açısından hayırlı bir alamet değil. doğrusu bu şartlarda türkçe eğitim versek ne olur, gavurca eğitim versek ne olur, söylemek zor. pek fark yok galiba, eğitim meselesini temelinden bütün olarak ele alıp incelemek lazım ki, eğitim dili de bu bütünün bir parçası sadece.

bu konu tartışılırken birbirine karıştırılan kavramlardan en önemlileri yabancı dilde terminoloji kullanmak ve yabancı dilde eğitim vermek hususları. bunlar iki ayrı başlık. türkçe eğitim verilirken de yabancı dilde/ uluslararası terminoloji kullanılabilir. bir başka sıkıntı da ülke olarak ihtiyaçlarımızın neler olduğu konusunda dengeli bir fikre varamayışımız. uluslararası bilim dünyasında yerimizi almamız hayati bir konudur. kendi kültürümüzü koruyup geliştirmemiz de hayati bir konudur. öyle olmadığını düşünenler de var galiba, ama bunun tartışmasına girmek istemiyorum. bu iki hayati önceliğin birini diğeri için feda etmemiz gerekmez diye düşünüyorum, ikisini bir arada ele almak mecburiyetindeyiz.

(sirkencubin, 24.05.2004 09:39)

üniversitelerimizdeki dil emperyalizmi sorunsalı:


insanların kendilerini tarif etmek için ihtiyaç duydukları hareket noktalarını kendi tarihlerinin, coğrafyalarının, kültürlerinin dışında aradıkları bir ülkede, saçma sapan boyutlara ulaşmasının hayret verici olmadığı bir hal. tek kelimeyle kompleks. kraldan fazla kralcı olmak durumunun başka bir şekli. emperyalistler bile bizden bu kadarını beklemezdi zannederim. bu tamamen kendi marifetimiz. ancak konunun türk dili üzerinde gerçekleştirilen tahribat ile bağlantısı da gözden kaçırılmamalı. budanmış ve ifade imkanları köreltilmiş, devamlılığı sekteye uğratılmış bir dil, düşünmek için, üretmek için uygun bir vasıta teşkil edemeyeceği için kaçınılmaz olarak bilim çalışmalarında yabancı dillere yönelme eğilimi ortaya çıkmaktadır. yabancı dil eğitimi, yabancı dilde eğitim ve terminoloji problemi gibi konuları birbirinden ayıramamak vaziyeti çetrefilleştirmektedir. birileri empoze etse de etmese de yabancı dil eğitimi şarttır. üniversite eğitiminde yabancı dile başvurulması ise, dış dayatmalardan ziyade biraz mecburiyetten, biraz da vizyon darlığından olmak üzre, daha ziyade iç şartlar neticesinde ortaya çıkmıştır. konuyu tartışırken yabancı dilde cümle kurmak ile yabancı dilde terim kullanmak ayrı ayrı mütalaa edilmelidir.

tıp fakültesinde yabancı dilde eğitim ilk anda ortaya çıkmıştır. 1839'da açılan tıbbîye'de öğretim dili fransızcadır. ancak söz konusu uygulama tamamen yerli inisiyatif ile ortaya çıkarılmıştır. doğrudan yabancılar tarafından açılmayan okullarda fazlaca emperyalist etkiler aramak biraz paranoyakça bir tavır. ortada bir komplo varsa da, daha ziyade kendim ettim, kendim buldum türü bir komplodur.
(sirkencubin, 12.03.2003 01:18)

(sirkencubin 02/11/2011 00:37) 

sözcüklerin sağı solu / ekşi


sözcüklerin sağı solu olmaz, sözcüklerin solu olur. sağı olana kelime denir.

"iki taraf" gibi basit bir skala, türkiye'yi açıklamakta çok komik derecede basit kalsa da, icat çıkarmayıp -şimdlik- bu skala üzerinde konuşacak olursak; hadise, 1930'ların başlarında memleket ahalisine yeni bir kimlik inşası çalışmaları sırasında, yeni bir dil inşasına da niyetlenilmesi ile başladı. aslında türkçe'nin dil meselesi yeni değildi, modernleşme çalışmaları ile birlikte tartışılmaya başlanmıştı, dil bahisleri. ancak genç kalemler ve milli edebiyat dönemlerinde bu tartışmalar az çok bir neticeye bağlanmış idi. ancak hadiseye bakış açıları farklı olduğu için, varılan netice pek memnuniyet verici bulunmadı herhalde ki, sözkonusu çalışmalara başlandı. ne var ki alelacele ve çalakalem tedvin edilen yeni lugatın mesele çözmek yerine, bizatihi mesele teşkil ettiğinin anlaşılması üzerine bu işten vazgeçildi. bunlar zaten bildiğiniz şeyler, arada akılda kalması gereken şey, yeni dilin, yeni kimlik inşası için kullanılmak üzere icat edilmesi.

atmışlara kadar, fikriyatı farklı zümrelerin dilleri arasında çok bariz farklar görünmüyordu. en azından taraflar birbirlerini anlayabiliyorlardı. ancak inkılapçılıktan sosyalizm-komünizm çizgisine kayan taife (ki sol deniyor kendilerine) geleneğe muhalif vaziyette olmaları ve kendilerinin de yeni bir kimlik inşası gayreti içinde olmaları sebebiyle, aslında fikriyatlarının umumi seyrine ters bir anlayış olsa da, inkılap günlerinin sakıt ceninini diriltmeye karar verdiler. bu frankenstein böyle doğdu. sol olmadıkları için hepsine birden sağ denen zümreler de soldan geriye kalanlara sahip çıktılar. sol türkçe kökenli olmayan türkçe kelimeleri kullanmamakta ısrar ettikçe, sağ dışlanan kelimelere sahip çıkarken, zaman zaman fark etmeden türkçe kökenli türkçe kelimelere haksızlık edebilmeye başladı. lugatler bir kere ayrılınca tavırların kemikleşmesi zor olmadı. iki taraf da genellikle sadece kendi tarafındakilerin yazdıklarını okuyor ve sadece belirli kelimeleri öğreniyordu. bir süre sonra isteseler de birbirlerini anlayamaz hale geldiler. kelimeler silahtı ve kelimeler çocukların elinde oyuncaktı. bu kargaşada olan merâma oldu.

son yıllarda kemikleşmiş tavırların kırılmaya başlamış olduğunu görmek sevindirici. bu belki de ingilizce'nin bir tür ortak düşman gibi zuhur etmesi sebebiyle, tarafların kavgayı bırakmak mecburiyeti hissetmeleriyle oldu. belki hadisenin tabii seyriydi. bu noktadan sonra yapmak gereken kelimeleri anlamama vasıtası olarak kullanmaktan vazgeçip, anlamaya yardımcı olarak kullanmak. birbirimizi, bizden önceki nesilleri anlamak için ve bizden sonrakilerin bizi anlayabilmelerini temin etmek üzre istikrarlı bir dil bırakabilmek için...

türkçem benim ses bayrağım / ekşi


fazıl hüsnü dağlarca'nın bir mısraı.

heyecanla titreyen damarlardan, göğüs kafesinde bir damlacık kuş gibi çırpınan yürekten süzülüp gelen berrak bir sadâ; bayrağına "güzel çocuğum, anacığım, sevgilim" diye seslenen dilde al gelincik edâlı bir şakıma; hayatı destan, ölümü şiir bir milletin başı dönmüş evlâdından billûr sağrak içre, bir yudumluk bir mısra.

ne çok şerh olur bu ya, dilim dolaşıyor, nasıl diyeceğim bilmem. güllü, bülbüllü bir masal bu: seher vakti öyle şakımış ki bülbül, âvâzı gül olmuş açılmış; gül, alevden bir âh olup göğe ağmış. türkülü bir masal bu: evvel zaman içre, iki hükümdar bir köyü paylaşamamış. sonra anlaşmışlar, kimin türküleri söyleniyorsa o almış köyü. nakışlı bir masal bu: nasıl ki amcaoğulları; halılarına, kilimlerine dokudukları turnaları bayrak etmiş, bayrağımız var diye de bayram etmişse; şâir de, yurdunun semâlarında uçan turnalara emanet ettiği selamları bayrak edinmiş.

rezm deminde hünkâr otağı kapusunda vurulan bir nevbet ki, gâfil bilmez öyle bir neşveyi. nesîm-i seher ile, simürg-i feth ile yoldaş olup, gönle rekz olunmuş bir özge söyleyiş bu ve bezm vaktinde âh eden nâyın sadâsı bu. o nây ki, bütün faydası sadâsındadır. deli eder insanı bu şâirler, birinin bayrağı "tarihi, şerefi, şiiri"; birinin türkçe'si "bayrağı". ko del'olalım varsın, madem bayrağa bayram gerek; madem çekemeyenlere inat hâlâ bu bayrağın gölgesinde türkü söylüyor türkler; her gün bayram etmek gerek. rabbim, yerle gök dürüldüğü güne kadar, mahrum etmeye inşallah (amin).

19 Ocak 2013 Cumartesi

fiil yerine mastarı yardımcı fiille kullanmak / ekşi


sık yapılan bir hatadır, ayıp bir şeydir. güzel dilimizde o kavramı ifade eden bir fiil yokmuş da mecburen bir ismi kullanmak gerekiyormuş gibi icat çıkarır halkım. mesela türkçe'de şişmek diye bir fiil vardır, ama bunu kullanmaz, şişme yaptı der. iyi halt eder. böyle insanları dövme yapma isteği uyandırma yapar, bu alışkanlık.
*
frenk veya arap-fars fiillerinin sonuna yardımcı fiil getirip türkçeleştirmek, türkçe'nin klasik özelliğidir, tartışma konusu değildir. tartışılan bir türkçe fiili normal şekilde çekerek kullanmak yerine, bu fiilin mastarını yardımcı fiille birlikte kullanmaktır. bilmem okuduğumuzu anlama yapabildik mi?
*
çoğu zaman gereksiz ve rahatsız edici, türkçenin kendine has ahengini bozan bir ifade şekli. düştü yerine düşme yaptı, şişti yerine şişme yaptı demek gibi.
dün akşam amcamlar bize gelme yaptı. çok sevinme yaptık. akşam yemeğini birlikte yeme yaptık. amcamın oğlu bizde kalma yaptı. bütün gece konuşma yaptık.
olmaz, olmasın, olmamalı...
*
isimlerin yapmak, etmek vb fiillerle birlikte kullanılması hadisesiyle karıştırılmaması gereken bir husustur.
konuşma yapmak, eğer hitabede bulunmak kastediliyorsa, doğru bir kullanımdır, burada konuşma "nutuk" anlamındadır, konuşma yapmak da nutuk irad etmek demektir. kurduğunuz cümle "toplantıda bir konuşma yaptım" tarzında ise, mesele yok. mesela görüşme yapmak da doğru kullanılmış olabilir. ama aynı sözleri hatalı şekilde de kullanmış olabilirsiniz: "teyzemlere gitme yaptık, hep beraber konuşma yaptık, uzun zamandır görüşme yapmamıştık, iyi oldu" derkenki yapmalar, hatalı yapmalar.
bu tür ifadeler son yıllarda sokakta giderek yaygınlaşıyor, özenti sebebiyle kullanılıyor, çoğu zaman söze ayrı bir mana katmadığı halde, değişik bir şey söylendiği sanılıyor... eve gelen pencereci "hmmm, pencerenizden yağmur sızma yapmış" diyorsa içinizden kalayı basabilirsiniz, sözün doğrusu "yağmur pencerenizden sızmış" olmalıdır. sızma yapmanın sızmaktan ayrı bir manası yoktur.
şişmekle şişme yapmak arasındaki durum da böyle, benim bildiğim kadarıyla ikisi arasında bütün olarak şişmek, bir tarafından şişmek gibi bir fark yok.

arapça ve farsça terkiplerin imlası / ekşi


arapça tamlamaların yazılışı


türkçe'ye geçmiş arapça kelimeler arasında tamlama şeklinde olanların sayısı da az değil. türkçe kökenli kelimelerin imlasında bile anlaşamadığımıza bakınca, arapça tamlamaların yazılışı konusunda kargaşa olması da tuhaf görünmüyor. yine de bu tamlamaların, akademik çevrelerde kabul görmüş yaygın bir imlâ tarzı var ve yazarken buna müracaat etmek isabetli olur.

arapça tamlamaların yazılışı konusunda en sık yapılan hata, bunları x ül y şeklinde yazmak. ikinci kelime harf-i tarif (artikel) ile başladığı zaman bunun tamlama içinde el şeklinden ül şekline döndüğü sanılıyor. halbuki tamlama içinde harf-i tarifin sadece l'si yazılır. ü (ya da u) nereden çıkıyor derseniz, o bir önceki kelimenin son sesi. buna i'râb da deniyor. kelimeler tek başlarına okunduklarında bu son ses pek telaffuz edilmez, kelime de i'râbsız hali ile tanınır. ancak terkip (tamlama) yaparken bu ses de okunur. dâr(ü) kelimesi ile fünûn kelimesinden harf-i tarif de kullanarak terkip yapacağınızda önce ilk kelimeyi i'râbıyla birlikte yazarsınız: dârü. sonra ilk kelimeyi harf-i tariften ayırmak için bir kesme işareti koyarsınız: dârü'. sonra e'si okunmayan el'in l'sini yazarsınız: dârü'l. harf-i tarifi ikinci kelimeden ayırmak için bir tire koyup ardından ikinci kelimeyi de yazarsanız işlem tamam olur: dârü'l-fünûn. karışık görünüyor, ama biraz dikkatle öğrenilemeyecek bir şey değil.

birkaç örnek:
atabet el hakâyık: atabetü'l-hakâyık (doğru) atabet ul hakayık (yanlış)
cerrahiyyet el hâniyye: cerrâhîyetü'l-hânîye* (cerrahiyet ul haniye yanlış)
hacer el esved: hacerü'l-esved (hacer ul esved yanlış)
meyl el şems: meylü'ş-şems**
-
* -iyye'ler türkçe'de -îye şeklinde hafifletilerek yazılır.
** ikinci kelimenin ilk harfi şemsî harf olunca l yerine o harf yazılır, ş şemsî harf olduğu için meylü'l-şems değil, meylü'ş-şems.(sirkencubin, 13.05.2003 13:18 ~ 14.05.2003 15:03)

yanlış yazılmış örnekler için:
(ara: ul)(sirkencubin, 13.05.2003 13:20)

(bkz: şemsî harfler)(sirkencubin, 13.05.2003 13:21)

arapça tamlamalardaki harf-i tarifin başlıklarda gösterilme şekli ne olabilir diye birkaç kişi oturup düşündük. tohum hangi usûl seçilirse seçilsin, mühim olanın bir tarz üzerinde ittifak etmek olduğu kanaatindeydi. idrismuhtefi ile de bazı hususlarda aynı kanaatte idik, şöyle ki: sözlükte genellikle tercih edilen şekil harf-i tarifin ul şeklinde gösterilmesi: hacer ul esved örneğinde olduğu gibi. halbuki ul diye bir şey yok, u ilk kelimenin i'râbı ve ilk kelimeden ayrılmaması gerekiyor. türkçe akademik imla geleneğinde bu tür tamlamalar okunuşa göre transkripte ediliyor ve i'râbdan sonra apostrof ve harf-i tariften sonra tire konuyor: haceru'l-esved şeklinde. ancak bkz'larda kullanılabilmekle birlikte, sözlük başlıklarında apostrof ve tire kullanılamadığı için bu tarza başvurulması mümkün görünmüyor. zira bkz'a doğru şekilde yazılsa bile; başlıkta, haceru l esved örneğinde olduğu gibi, l harfi yalnız kalıyor ve bu hem güzel görünmüyor hem de yazarların çoğu tarafından anlaşılması ve doğru olarak kullanılması zor bir hal alıyor. harf-i tarifin l'sinin ilk kelimeye bitiştirilmesi ise göze hitap etse bile hatalı ve savunulması pek mümkün değil gibi. hacerul esved yazılınca aslında ikinci kelime ile ilgili olan harf-i tarif tamamen ilk kelimeye eklenmiş oluyor. şu halde okunuşa göre transkripsiyon yapma usûlünden zaruret sebebiyle vazgeçip, yazılışa göre transkripsiyon yapmayı tercih etmek daha makul görünüyor. buna göre u sesinin gösterilmesinden vazgeçerek hacer el esved şekli kabul edilebilir. başlıklarda böyle boşlukla gösterilen harf-i tarif, bkz'larda tire ile ayrılabilir: hacer el-esved şeklinde. yazılış esas alındığına göre, ikinci kelimenin ilk harfinin şemsî harf mi, yoksa kamerî harf mi olduğu dikkate alınmayıp her halükarda harf-i tarifin el şeklinde yazılması yerinde olur. buna göre meylü'ş-şems tamlaması başlıkta meyl el şems şeklinde ve bkz'da meyl el-şems şeklinde gösterilir. şahıs isimlerinde de aynı kaide tatbik edilebilir: büreydetü'l-eslemî ismi başlıkta büreydet el eslemi ve bkz'da büreydet el-eslemi şeklinde yazılabilir. entrylerde ise apostrof ve tire kullanma sıkıntısı olmadığından usûle uygun olarak "'l-" kalıbı kullanılabilir. klişeleşmiş kelimelerde ise, okunuşa göre ve hepsini birleştirerek yazmak isabetli olur: darülfünun, darüşşifa örneklerinde olduğu gibi.

ancak bu noktada zazie'den haklı bir itiraz geldi: yerleşik olan okunuşa göre transkripsiyon yapma geleneğini değiştirmek haddimize değildi. bu teknik açıdan zor değil imkansız bir meseleydi. şimdiki halde imla hataları görünse de, başlıklar hiç olmazsa okunuş bakımından doğru idi, yazılışa göre transkripsiyon yapma usûlünü benimsemek, insanların kelimeleri yanlış okuması, yanlış öğrenmesi gibi bir netice verebilirdi. ortalık zaten imla hatasından geçilmiyor iken bu biraz teferruat kabîlinden bir gayret idi.
neticede imla hususunu ahalinin insafına ve anlayışına bırakmaktan başka bir çare görünmüyor şu anda. keyfiniz nasıl isterse, nasıl münasip görürseniz öyle yazınız efendim.(sirkencubin, 14.05.2003 14:49)

ssg "bu durumda "benimsenmi$" ba$liga dokunmadan alternatif transkripsiyonlardan varolan ba$liga bkz vermek de bir cozum olabilir.." diyor, başka bir çözüm de görünmüyor. arz olunur efendim.(sirkencubin, 15.05.2003 09:24)

"halbuki, bir ihtimal daha var" diyor, rehayunluel, "okundugu gibi yazilmasinin akabindeki ilk ya da sonraki entrilerde dogrusu ba$a yazilir. benzeri sorun turkce karakterlerle de ciksa da sorun bu $ekilde gideriliyor." eh o da haklı.
(bkz: herkes haklı olduğu için halledilemeyen davalar)
(bkz: smiley)(sirkencubin, 15.05.2003 09:35)

bir de bu konuya yakın, türkçe tamlamaların arapça tamlama şekline çevrilmesi var. osmanlıca heveskarları arasında kelime sırasını değiştirmeden terkip kuran müptediler oluyor, tebessüme sebep oluyorlar. tamlamayı türkçe'den arapça'ya çevirirken kelime sırasını ters çevirmek gerekir. büyük mesele, azim ül mesele olmaz, meseleü'l-azim olur.

(bkz: farsça tamlamaların yazılışı)(sirkencubin, 12.04.2005 09:10)

farsça tamlamaların yazılışı


arapça tamlamaların yazılışı kadar karmaşık değil, ama bunun da bir kaç kuralı var.

malum farsça kaidesine göre terkip kurarken, arada tireyle ayrılan bir i sesi oluyor. bu arap harfli yazıda gösterilmeyen bir ses. defter-i kebir tamlaması "defter kebir" şeklinde yazılır. bazen okurken metindeki ibare "defter-i kebir olup" mudur yoksa, "defter kebir olup" mudur, keşfetmek müşkil olabiliyor. işbu yazılmayan sesin ıstılahı (terimi) nedir bilmiyorum, ama bu ses ı veya i olur, u-ü olmaz. ilk kelime kalın sesle bitiyorsa ı, ince ise i kullanılır. son vokalin (sesli harf, ünlü) düz veya yuvarlak olması durumu değiştirmez.

misaller:
defter-i kebir (ince)
rübab-ı şikeste (kalın)
kudüm-i şerif (ince, ü yuvarlak vokal ama kudüm-ü şerif olmaz. kudümü şerif diyebilirsiniz, o zaman da arapça kuralına göre tamlama olur, farsça kuralına göre tamlama olmaz.)
casus-ı hâin (kalın, casus-u hâin olmaz. ayrıca hain casus demek varken ne gerek var bunlara diye bir düşünmek gerek. lugat paralayacağım diye eski şekilleri yerli yersiz kullanmak da tuhaf kaçabiliyor.)

bir de ilk kelime vokalle bittiği zaman devreye giren bir y sesi var. bazı yazarlar tireyi y sesinden önce koyuyorsa da, tercih edilen sonra koymak. i sesinin aksine bu y yazıda gösterilen bir ses.

misal:
pây-ı büzürg (pâ: ayak, büzürg: büyük; büyük ayak. bu terkip arap harfli yazıda pây büzürg diye yazılır, pây-ı büzürg okunur.)

edit:

shi aila diyor ki:

"kelime kisa bir vokalle bittiginde araya y girmez. misal:
nâme-i hümâyûn
tezkire-i su'arâ
kelime uzun bir vokalle bitiyorsa "kesre-i izafet" dedigimiz i sesi yi olarak
okunur. misal:
sahrâ-yi kebîr
dünyâ-yi dûn
bunlara ek olarak farscada uzun vokalle bitip, bir diger sekli uzun vokal+y olan bir kac kelime vardir, pâ/pây, bû/bûy, rû/rûy gibi.. bunlarda sizin de misalde yazdiginiz gibi sonu y ile biten sekilleri kullanilir. "
(sirkencubin, 12.04.2005 09:23 ~ 23.04.2008 11:46)

8 Ocak 2013 Salı

osmanlıca / ihl


halis -ve elbette muhteşem- türkçe'ye dil bilmezlerin taktığı isim. yok böyle bir şey.

isimleri kontrol edenler, zihinleri de kontrol ediyorlar. osmanlıca dediğiniz şeyin şimdi konuşmaya çalıştığınız şeyden başka bir şey olmadığını anlamazsanız, kanatlarınızı sürükleyerek sürünmeye devam edersiniz, ilânihâye.

anlamaya niyeti olana bu kadarı kâfîdir.

#2260338 - sirkencubin  - 19.10.2011   21:47

7 Ocak 2013 Pazartesi

türkçe (2)


lisan ismi olmaktan başka "türk'e has şekilde, türk gibi, türk tarzında" mânâlarına gelen kelime.

#2261434 - sirkencubin  - 20.10.2011   22:48

ingilizce ve arapça gibi dillerin 1-2 milyonda kalan muhtemel kombinasyonlarına karşılık 300 milyar kombinasyon çekebilme kapasitesiyle, "arapça değil mi uydur uydur söyle" tezini çürüterek "türkçe değil mi uydur uydur söyle" tezini destekleyen güzel dilimiz. tarih de şahittir, çok çekmiştir türkçe.

#2261435 - sirkencubin  - 20.10.2011   22:49

türkçe fiiller bakımından muhtemelen bütün batı dillerinden daha zengin olmakla beraber, isimler bakımından yeterli sayıda kelime ihtiva etmediği gözlenmektedir. bu sebeple bilhassa batı medeniyetinden gelen kavramları karşılamakta sıkıntı çekilmektedir. ingilizce'den türkçe'ye tercüme yaparken, birbirine yakın manaları olan, ama aralarında nüanslar bulunan beş ingilizce kelimeyi karşılamak üzre üç tane türkçe kelime güç bela çıkarılabilmektedir ve onların da yalnız biri öztürkçe olmaktadır. bu neden böyledir? türkler iki defa mensup bulundukları medeniyet dairesini değiştirmiş, üstelik yerleşik medeniyete bir takım milletlere göre geç intikal etmişlerdir. hiç bir dil işin en başında, nisbeten saf olduğu dönemlerde çok zengin değildir. o dili konuşan topluluk geliştikçe, gerek kendi dilinin imkanları içinde yeni kelimeler ihdas etmek suretiyle, gerekse temasta bulunduğu medeniyetlerin dillarinden istifade ederek, onlardan kelime "ödünç almak" ve zaman içinde bu kelimelerin bir kısımı kendi diline mal etmek suretiyle, dilini de geliştirir. batı dilleri için bu tür alışverişler hep birbiri üzerine eklenen bir süreçte cereyan ederken, türkçe önce bol miktarda çince ve sanskritçe kelime almış, sonra bunların çoğunu unutmuş, arapça ve farsça yardımı ile ihtiyaçlarını karşılayan, kendine yeten bir dil meydana getirmiş, ancak batı medeniyetinin meydan okuması sırasında yine zaafa düşmüştür. tanzimat'tan sonra karşılanması gereken pek çok sayıda fransızca kavram; türk dilinin yapısı, grameri maalesef asırlardan beri süren bir ihmal sebebiyle pek bilinmediği için, arapça ve farsçadan faydalanılarak türkçe'ye kazandırılmaya çalışılmıştır. aynı zamanda "batı dilleri -frenkçe- nasıl latince ve grekçe'den istifade ediyorsa, biz de arapça ve farsça'dan istifade ederiz" mantığı da bu süreçte rol oynamıştır. tamamen arapça tadında olsa da, belli bir süre için kendi içinde tutarlı bir -türkçe demek zor belki ama- yerli terminoloji pek çok branş için temin edilmiştir. ancak millî yönelişler çerçevesinde dilde özleştirme akımının başlaması ile türk dili en az on asırlık dil mirasını reddedip, her şeyi yeni baştan inşa etmeye kalkışınca, bir de tarama ve derleme çalışmalarının sonuçlanması beklemeksizin her şeyi türetme yoluyla yapmaya çalışınca, üstelik anlayan anlamayan, dil bilgisi olan olmayan herkes bir iki kelime türetmeye kalkışınca elde edilen tek netice kaos olmuştur. şimdi herkes birbirini boğazlasın bakalım: yangı mı, iltihap mı, inflamasyon mu? yapılması gerken kelimeler hakkında köken takıntısına bir son vermek ve kendi malımız haline getirebildiğimiz her kelimeyi kullanmaktır.

bilim dili ve terminoloji söz konusu olduğunda, iş hassas bir hal almaktadır. terimler kendi içinde bütünlikleri olan öbekler oluştururlar ve her birinin net bir tarifi olmalıdır. işaret ettikleri kavramı kaba taslak değil, ince bir şekilde ifade etmelidirler. standart olmalı ve herkes tarafından anlaşılmalıdırlar. bir disiplinin terminolojisini olduğu gibi bir dilden başka bir dile aktarmak gerçekten müşkil bir iştir. terminoloji konusunda elden geldiği kadar türkçeleştirmek, ama işi yabancı kelime düşmanlığı seviyesine vardırmamak, uluslararası terminolojiden yan çizmemek gerekir.

konuşur, düşünür, tartışırken hep konuları birbirine karıştırırız. edebi dil, bilim dili, konuşma dili başka başka bahislerdir. uluslararası terminoloji kullanmak başka, yabancı dilde eğitim bambaşka bir meseledir. hangi terimi kullanırsanız kullanın ana dilinizde cümle kurmak mecburiyetindesiniz. yabancı dilde eğitim için mazeret olamaz.

konuyu incelerken kapasite ve potansiyel arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. türkçe elbette en az herhangi bir dil kadar gelişme ve istenileni ifade etme yeteneği olan bir dildir (potansiyel). ama maalesef zaman zaman anlatılan kavramlar için türkçe'deki kelime sayısının yetmediği gözlenmektedir (kapasite). ihtiyacı karşılayacak bütün kelimelerin sadece türkçe kök ve ekler kullanılarak türetilmesi ütopik bir proje olduğu kadar, hem gereksiz hem de yanlıştır. kelimeler sadece soyut ses işaretleri değil, kültür taşıyıcısıdır ve tabiî gelişmelerine müdahele etmek ifade güçlerini zaafa düşürebilir. bilhassa uzun zamandır dilde yerleşik kelimeleri atmaya kalkışmak cinayettir. gül kelimesi farsçadır diye atıp yerine türkçe kökenli bir kelime koyarsanız, sadece bir çiçeğin ismini değiştirmiş olmazsınız, peşinden pek çok deyim, pek çok tamlama, atasözü, edebi cümleler, çağrışımlar kayar gider. yeni karşılaşılan kavramlara ise ilk adımda bir türkçe karşılık vermek elbette en makbul davranıştır, yabancı bir kelime türkçe'de tutunmadan önce türkçe güzel bir karşılık verilirse isabet olur. ama akın akın gelen pek çok kavramın hepsini birden, ıkınıp sıkınarak sadece türkçe kök ve eklerle karşılamaya çalışmak akıllara ziyan bir davranıştır. kaldı ki bu işlere burnunu sokanların bir kısmı doğru dürüst türkçe bilgisi olmayan, bir dil bilgisi kitabını baştan sona okuyup okumadığı belli olmayan, edebiyata vukufu, lugate hakimiyeti bulunmayan kişilerdir. ayrıca da canı isteyenin bulup uydurduğu farklı karşılıklar kargaşaya yol açmaktadır.

manner, behaviour, attitude, conduct: bir metin içinde geçen bu kelimeleri sadece öztürkçe kelimeler kullanarak karşılayabilir misiniz? efendim, biz üç tane yeni kelime türeteceğiz derseniz, kolay gelsin, daha kaç kelime türetmeniz gerektiğini bilemiyorum. ama en azından mevcut arapça kökten gelen kelimeleri kabul edip kalan ihtiyacı türetme yoluyla karşılamayı kabul ederseniz, yapılacak iş biraz daha makul boyutlara iniyor.

(ben manner ve attitude'u tavır, behaviour'u davranış, conduct'ı da metin içindeki manasına karşılık gelecek şekilde hareket -"hareketlerine dikkat et" ibaresindeki şekli- ile karşılamıştım.)

(sirkencubin, 29.03.2003 00:01
#2274545 - sirkencubin  - 30.10.2011   13:24

türkçe'nin teknik olarak bir çok dilden daha kullanışlı olduğu kanaatini -aslında başka dilleri pek bilmemek sebebiyle haddim olmayarak- paylaşsam da, az sayıda kelime ile çok mânâ ifade etmenin bir meziyet mi, yoksa zaaf mı olduğu tartışılır. bu bakımdan türkçe matematiğinin bazı fasıllarının, geliştirilmesi gereken hususlar olarak işaretlenmesi yerinde olacaktır. esasen kelimelerin cümle içinde mânâ kazanması, bildiğim kadarıyla türkçe'ye has bir hã¢l değildir, bütün diller için caridir. lakin az kelimeye çok vazife yüklenmiş olması, türkçe açısından bu durumun önemini arttırmaktadır. bazen siyak ve sibaka bakarak kelimenin tam olarak hangi mânâda kullanıldığını tesbit etmek mümkün olsa da, vuzuhu arttırması gereken kelimelerin karışıklığa sebep olduklarına şahit olmak da muhtemeldir. kelimelerin belirli tariflerinin olması yazı, konuşma ve düşüncede açıklığı sağlamak bakımından elzemdir. diğer taraftan nüansların tek kelimeyle ifade edilmesi, nüanslar hakkında düşünme alışkanlığı edinmeyi müşkil kılacağından, dil için iftihar vesilesi sayılamaz. mesela "gelin" kelimesinin (isim olandan bahsediyorum, çekimli fiil olandan değil) üç ayrı mânâsı bulunmaktadır, böylece çarpma işlemini tatbik ederek gelin kelimesini üç kelime değerinde kabul edebiliriz. bu iyi gibi görünse de, gelin kelimesinin üç ayrı mânâsı bulunduğunu fark edenleri saymak gibi bir işlem yürütmeye kalktığımızda keyfimiz kaçabilir. durumun diğer bir mahzuru da, kontekste bağlı nüansların zaman içerisinde kalıcı olacak şekilde kaydedilmelerindeki güçlük sebebiyle doğmaktadır. bir neslin bir kelimeyi kullanırken aslında ne kasdettiğini yazılı bir kaynakta bulamayan başka bir neslin, o nesille irtibatı kopma tehlikesi içindedir. böyle olmasaydı, sonsuz çağrışımları olan tek bir kelime ile de yeteri kadar iletişebilirdik.

#2274608 - sirkencubin  - 30.10.2011   14:08

bazen kelimelerin birebir değil hiç türkçe karşılığı olmayabilir. belli bir konuda tercüme yaparken birbirine yakın mânâ taşıyan beş adet ingilizce kelimeyi karşılamak üzere üç adet türkçe kelimeyi -arapça kökenliler de dahil- ıkına sıkına çıkardığınız durumlarda türkçe kelime yerine ingilizcesini -yahut hangi dilden tercüme yapıyorsanız, o dildekini- kullanmayı uygun bulmasanız bile, kullandığınız türkçe kelimenin hemen yanına bunu söylerken hangi yabancı kelimeyi kasdettiğinizi de ekleme ihtiyacı hissedersiniz. böylece yazıdaki nüansları kaybetmemeye çalışırsınız. türkçe fiil kökleri bakımından muhtemelen bütün avrupa dillerinden zengin olmakla birlikte, isimler ve hele de terimler bakımından yeterince işlenmemiş halde bulunmaktadır. bunu aşmak için de konu hakkında geniş vizyon sahibi olmak ve kelime kökeni faşizmini ve benim kelimem senin sözcüğünü döver inadını bir yana bırakıp işimize gücümüze bakmak gerekir.
#2279260 - sirkencubin  - 02.11.2011   00:10

osmanlıca / ihl


halis -ve elbette muhteşem- türkçe'ye dil bilmezlerin taktığı isim. yok böyle bir şey.

isimleri kontrol edenler, zihinleri de kontrol ediyorlar. osmanlıca dediğiniz şeyin şimdi konuşmaya çalıştığınız şeyden başka bir şey olmadığını anlamazsanız, kanatlarınızı sürükleyerek sürünmeye devam edersiniz, ilânihâye.

anlamaya niyeti olana bu kadarı kâfîdir.

#2260338 - sirkencubin  - 19.10.2011   21:47

6 Ocak 2013 Pazar

dîvan şiiri


anlamayanlar tarafından ve klasik kültürden kopuşu savunanlar tarafından sürekli eleştirilir dîvan şiiri. halbuki üst seviyede bir zevk, engin bir kültür, dünya görüşü ve derin bir kavrayış gerektiren, kesinlikle maharet işi bir tarz olarak kendisine yöneltilen eleştirilerin çoğunu haketmemektedir. insanlar sürekli dîvan şiirinin klişelerinden şikayet ederken kendi şikayetleri klişe halini almıştır. anlayan ve reddeden insanlar neyse de, çoğu insan sadece kulaktan dolma bilgilerle ve peşinen reddetmektedir. bugün aynı tarz yazılması gerekmez, hatta tamamen farklı da yazılabilir, ki dîvan şiiri sözünü söylemiştir, zaman zaman selam edip geçmenin ötesinde bugün aynen yazmanın bir mânâsı yoktur. ancak okunması ve anlaşılması elzemdir. türk'ün dünya görüşünü, bilgisini, irfanını aksettiren bir aynadır dîvan şiiri. tarihi reddetmek için bile anlamalısınız önce.

sembolik bir dil örgüsü kullanır. geniş bir arkaplana göndermelerle doludur. anlaşılması "dilinin" deşifre edilmesine bağlıdır. bu aynı zamanda ilgili olduğu kültürü de deşifre etmek mânâsına gelir. ilerledikçe görülür ki itham edildiği sığlıktan eser yoktur. estetik anlayışı ait olduğu kültürün diğer sanatları gibi soyut ve tezyinîdir. fikir, his, nükte eksik değildir. kendinizi tebessüm ederken bulabileceğiniz gibi, gözlerinizi de buğulandırabilir.

sökmesi biraz cehd ister, ama o kadar da değil, artniyetli yahut peşin hükümlü olmayalım yeter ki.
#2274559 - sirkencubin - 30.10.2011 13:33

bir bakış açısına göre, bütün divan edebiyatı tasavvuf edebiyatı sayılabilir. zira kullanılan semboller dili konuları farklı olan eserlerde bile, ana hatlarıyla aynıdır. bunun sebebi, bizde edebiyatın ağırlıklı olarak şiirden meydana gelmesi ve şiirde konunun da daha ziyade aşk üzerinde yoğunlaşmasıdır. aşk hem tasavvufî şiirlerde, hem diğerlerinde odaktır. dolayısıyla bazen şairin hangisini kastettiğini kestirmek mümkün olmayabilmekte, şairler yanlış anlaşılmaktan şikayet edebilmektedir.

islam sanatında mutlak güzeli aramak esas kabul edilmiş, aşk da güzellikle ilişkilendirilmiştir. bu bakımdan dîvan/ tasavvuf edebiyatı, aslında bütün bir medeniyetin estetik anlayışını açıklayabilecek ipuçları ihtiva etmektedir.

#2275073 - sirkencubin - 30.10.2011 20:42

bayan


uydurma bir kelimedir. eski unvan ve hitapların yasaklandığı veya itibardan düştüğü dönemde, ayşe hanım, ali bey hitaplarının yerine kullanılması amacıyla uydurulan ikiliden müennes olanıdır. miss, madam, mademoiselle gibi kelimelerin mukabili olarak, isimle birlikte kullanılmak üzere uydurulmuştur. mister karşılığı olarak bay kelimesi icat edilmiş, sonra da ondan bayan kelimesi türetilmiştir. bay kelimesi eski türkçe bir kelimedir, zengin anlamına gelir. erkek veya bey anlamına gelmez. -an eki fiillere eklenen bir ektir, bay kelimesine getirilmesi abestir. ezcümle orijinal haliyle bile tutacak yeri olmayan bir kelimedir bayan. üstüne bir de hatalı kullanılıyor, kadın veya hanım kelimelerinin yerine tercih ediliyor. hatanın çıkış noktası trt dublajları olabilir, "madam" hitabını "hanımefendi" diye çevireceğinize "bayan" diye çevirirseniz olacağı budur.

erkek kelimesinin mukabili bayan değil kadındır.

bey kelimesinin mukabili bayan değil hanımdır.

beyefendi kelimesinin mukabili bayan değil hanımefendidir.

bay ve bayan kelimelerinin kullanılması, ancak "bay rıza arızaoğlu" ve "bayan ayten tentengil" örneklerindeki gibi olduğu zaman, o da kerahetle caizdir.

vatandaş türkçe konuş!
#185843 - sirkencubin - 14.05.2009 10:25

hanım


güzel türkçemizde kadınlara seslenmenin kibar şeklidir. han kelimesinin müennesidir (bey/beg-begim örneğinde olduğu gibi, işlek olmayan bir ek sözkonusu). han kelimesi ise muhtemelen kagan kelimesinin zaman içinde aldığı şekildir. erkeklere "prens", "lord", "sieur" karşılığı olan bey kelimesi ile hitap edildiği halde, kadınlara yerine göre kraliçe veya imparatoriçe manasına gelen hanım kelimesi ile hitap edilmesi hoştur, hanım kadri bilmektir.

kadın kelimesine tercih edilmesinin sebebi, kadın kelimesinin sadece cinsiyet ifade etmesi, sosyal kimliği ifadede yetersiz kalmasıdır. hanım kelimesi kullanılmakla muhatabın veya kendisinden bahsedilen kişinin ahlak güzelliğine, tavır ve edasının uygunluğuna, hanımefendiliğine göndermede bulunulmaktadır. bahsi geçen kişi herhangi bir xx bünyesi değil, ondan çok öte, değer verilen biridir. konu muhatabın kadın olması ile ilgili değildir, muhatabın bir kadın olduğu da unutulmamakla birlikte, onun cinsiyetinden başka yönleri dolayısı ile muhatap olunmaktadır. aynı ilgi erkek ve bey kelimeleri ile de kurulabilir. bu sebeple -"fatma kadın" sözünün "nigar kalfa" ile aynı tonda kullanıldığı klişe istisna edilirse- kadın kelimesi bir hitap kelimesi değildir. istanbul türkçesinde hitap kelimesi hanımefendi kelimesidir. birine kadın diye hitap etmek herhalde conan'a uygun bir davranış olurdu. hitap dışındaki kullanılış tarzı da (hanımlar lokali örneğinde olduğu gibi) aynı şekilde ilgili kişilerin cinsiyetlerinin ötesindeki sosyal kişiliklerini ifade etmekle ilgilidir. zannedilenin aksine, mütedeyyin insanların -müslümanlardan bahsediyoruz, başka dinlerin saliklerini bilemeyiz- bekaret kavramı ile toplum ortalamasını aşan özel bir ilgisi yoktur, önem verilen bekaret değil iffettir ve iffet evli veya evlenmemiş, kadın veya erkek, herkesle ilgili bir kavramdır.

#2272494 - sirkencubin - 28.10.2011 22:49

5 Ocak 2013 Cumartesi

tevatür


terim olarak tevatür herhangi bir rivayeti değil, yalan üzerinde birleşmeleri düşünemeyecek kadar çok sayıda kişinin rivayetini ifade etmektedir. eskiler "tevâtüren sâbittir" derlerdi. rastgele söylentiler ve şüpheli rivayetler için kullanılması sonradan çıkmış sanırım ve de yanlış olsa gerek.
#2273900 - sirkencubin  - 29.10.2011   23:39