türkiyelilerin garb gündeminden uzak kalması ile
tamamlanmaktadır ve türkiyelilerin içeride birbirini yemekten dışarıya bakacak halinin
kalmamasından kaynaklanmaktadır. bir sebebi de türkiye de bürokrasinin ve
ziyalıların zihniyetidir. bunlar garba bir hayal, bir ideal olarak yaklaşırlar,
asri olmayı hedef ittihaz ederler, ama bununla alakalı vizyonları ekseriyetle
bir asır önce yarım yamalak edinilmiş malumata dayanır, garbın kendisine değil hayaline
aşıktırlar. yurt dışında neler olup bittiğini takip eden az sayıda kişiyi de
dinlemek istemezler, içine kapanık ve 1930’lu yıllarda takılıp kalmış bir
entelijansiyası vardır türkiye’nin ve kendini en ilerici, en asri, en garpçı
addeden zümrenin avrupa birliği ne ve standartlarına en fazla itiraz eden zümre
olması da meraklı husustur. ezcümle avrupasız bir avrupailik icat etmişlerdir. bir
kısmı da aynı marazlı alakayı şimal istikametiyle yaşarlar. bu zümrenin şarkla
alakası ise kompleks kelimesiyle hulasa edilebilir. bunlar şarkı her nevi geriliğin,
kötülüğün, pisliğin kaynağı olarak görürler. 1800'lü yıllarda amerika nın cenubunda
bir çiftlik ve malikane düşünün, her tarafta zenci köleler, tarlalarda
çalışıyorlar, bir kısmı da malikanede hizmetçi. hizmetçi olanlar beyazlara
hayran ve sahip diye, efendi diye yere göğe sığdıramıyor iken, tarlada çalışan
zencileri de "pis zenciler" diye tahkir ediyor. işte türkiye
ziyalılarının hali bu hizmetçiye benzer. türkiyenin matbuatı da aynı haldedir
ve vaziyetlerini hakikate göre değil, iktidara göre tayin ederler. neticede
hiçbirinin kendi çöplüklerinin dışında ne olduğu ile alakası yoktur. "sol"
manzarası bu, "sağ" manzarası da çok farklı değil, onlar da okuma
yazma işlerinde geriden gelmekte, gündelik meselelere ve solla hesaplaşmaya
kilitlenmiş vaziyette. neticede kimsenin dünyayla alakadar olacak hali kalmıyor.
gazete manşetlerine bakarsanız, the guardian, the washington post ve asahi
shimbun aynı konuyu yazarken, türkiye’nin tamamen başka işlerle uğraştığını
görürsünüz. 24/7/2009
Muhtelif internet sözlüklerinde yazılmış entryler külliyatı -ekşi, ihl, mürteci, millî, öz aramızdı-
öz aramızdı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öz aramızdı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Ocak 2013 Pazar
türkiyəli kişilər / öz aramızdı
ekseriyeti oğuz olduklarını unutmuştur, hatta oğuz
diye bir şeyden haberleri yoktur. "onlar uygur türkü, bunlar kazak türkü, şunlar
özbek türkü; peki siz ne türküsünüz" diye sual eyleseniz ne cevap vereceklerini
bilemezler.
(bax: sade dondurma)
2/7/2009
sərhəd açılmazsa mən oyuna gəlmərəm / öz aramızdı
(ermənistan prezidentinin bəyanatı üzerine)
gelmezsen hatırımız kalırdı demek gerekirdi ve
lakin hükumetimiz pek kibar, aman adamcağız maçı kaçıracak diye serhaddi açmaya
kalkıyorlar.
o değil de, oyuna gelen kim şimdi, ben onu
anlamadım.
2/9/2009
dilənçidə pul xırdalamaq / öz aramızdı
dilənçiler artık xırda pul kabul etmemeye başladığı
için, giderek zorlaşmaktadır.
-yolda kaldım, memleketime dönemiyorum, dilenci
değilim, allah rızası için 38 lira...
+... (iki lira uzatırsınız)
-(yüzünü asarak) abim dilenci değilim dedim ya, 38 lira...
-(yüzünü asarak) abim dilenci değilim dedim ya, 38 lira...
+(içinizden: lan herif ya doğru söylüyorsa? yalan
söylüyosan var ya, allah bin türlü belanı... 20 lira uzatırsınız)
-abim 38...
+yok başka param, akşam akşam bela mısın ya! (şu
dolandırıcıya 18 lira daha kaptırmadan kaçalım acele...)
30/6/2009
ak parti / öz aramızdı
geldiği gibi gitmesi muhtemel partidir, gittiği
zaman yerine yenisinin gelmesi de muhtemeldir. marjinal grupları istisna edersek,
türkiyede esasen iki parti vardır: 1) chp ve 2) chp olmayan parti. bu ikinci
parti müdaheleler yüzünden sürekli kapanır, açılır, tekrar kapanır, bir türlü
kendine gelememiştir üstüne bir de bölünüp birleşip durur ve lakin çok partili
sistemde en az iki parti olması şart olduğundan bir türlü bitirilememiştir. akp
gittiği zaman yerine yine serbest terakkiperver demokrat adalet anavatan
kalkınma partisi gelir.
gitsin, gelsin, dert değil, yeter ki geldiği gibi
gitsin, yani seçimle.
24/7/2009
19 Ocak 2013 Cumartesi
türkiye'nin muhafazakarlaşması / öz aramızdı
muhafazakarların giderek sekülerleşmesi sebebiyle
tersine dönen süreç. mesele köy hayatı ile şehir hayatı arasındaki çelişki
değildir. geleneksel kültür ve modern medeniyet arasında bir çekişme mevcuttur.
şehirde eski medeniyetin izlerine daha az rastlandığı için, şehir hayatı
geleneğe göre yaşamak isteyenlere bir alternatif sunmadığı için, geleneksel
kültürün köylü versiyonunun şehre taşınması gibi bir zaruret hasıl olmakta, bu
da karşıdan bakınca köylüleşme gibi görülmektedir. ne var ki, bu bir geçiş sürecidir.
köy hayatının formları şehir hayatının ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli
gelmemektedir. muhafazakar sınıf eski değerlerini yeni formlarla ifade etmek
gibi bir meydan okumayla karşı karşıyadır. çoğu zaman da kolaya kaçılmakta, modern
formların sözde yerli versiyonları üretilerek, durumu kurtarmakla yetinilmekte
ve galip durumdaki medeniyete teslim olunmaktadır.
10/3/2009
Etiketler:
islamcılık,
kültür,
öz aramızdı,
türkiye
türk islam sintezi / öz aramızdı
islamcı milliyetçilik veya milliyetçi islamcılık da
denebilir bu fikre, maksat sentez aramak veya zıtlardan bir bütün çıkarmaya çalışmak
değildir. "önce türk müsün, müslüman mısın" tarzındaki abuk bakış
açısını eleştiren bir görüştür, islam ı üst sistem olarak ele alır ve millet
vakıasının benimsenmesinin islamla çelişmediğini ifade eder. meseleyi biraz
daha derinleştirmek için ittihat ve terakki döneminde bahis mevzuu olan "üç
tarz-ı siyaset" meselesine bakmak gerekir. üç siyaset tarzı, o dönemde
hakim olan üç eğilimi ifade etmektedir: garpçılık, türkçülük ve islamcılık. sentez
tarzındaki bir görüş, bildiğim kadarıyla ilk defa ziya gökalp tarafından "türkleşmek,
islamlaşmak, muasırlaşmak" teziyle ifade edilmiştir. bu üç temayül daha
sonraki dönemlerde de türkiye de fikri hayatın seyrini belirlemiştir. türklüğü
temel dava alan ve dini, fikriyat için esas bir mesele olarak görmeyen kutup
ile, islamiyeti davasına esas kabul eden ve millet fikrini reddeden kutbun
ortasında, her iki eğilimi de benimseyen ve birbiriyle çelişkili görmeyen bir
grup vardır ve türk islam sentezi veya türk islam ülküsü ifadeleri bu grubun
görüşünü ifade etmektedir.
ziya gökalp a göre medeniyet bütün insanları
birleştiren büyük bir daire, din onun altında bulunan ve onu birkaç parçaya
bölen müteaddit daireler ve milliyet de din dairesinin altında kalan ve kültürle
ifade edilen nihai dairedir. erol güngör e göre, medeniyet dairesi din
dairesiyle örtüşür, her dinin kendi medeniyeti vardır ve bu medeniyet o dine
mensup milletleri birleştirir. s. ahmet arvasi ye göre ise, medeniyet dairesi
milli bir dairedir. arvasi, türk islam ülküsü görüşünü bir medeniyet davası
olarak ele alır. buna göre bir medeniyetin terkibinde bulunan unsurlar, din, ilim
ve kültürdür. kültür her milletin kendisine mahsus olduğu için, medeniyetler de
milletlere mahsustur, ancak terkipte dinin de bulunması bir takım medeniyetleri
birbirine yaklaştırır. bugün için türk-islam medeniyeti inkıraza uğramıştır, onu
ihya etmek için hem ilim, hem din ve hem de kültür sahalarında ilerlemek
gerekir.
yazarların görüşlerini uzun zaman önce
okuduklarımdan hatırımda kalanlara göre yazdım, hata varsa affola. kanaatimce
üç yazarın da haklı olduğu noktalar var, en doğru bulduğum da arvasinin görüşleri,
ama ona da bir iki şerh konabilir. ezcümle medeniyet beşerî mi, dinî mi, millî
mi suali biraz yapma bir sual, hangi ölçekten baktığınıza göre bu görüşlerin
üçü de doğru olabilir. kültür ve medeniyet birbirinden ayrı değil, aynı şeyin
iki vechesi denebilir. keza ilim de, din de ne kültürden, ne medeniyetten bağımsız.
türk islam sentezi fikrini doğru anlayabilmek için din ve kültür arasındaki
ilişkiyi irdelemek gerek, fikrimce kültürü dine aykırı bir şey gibi gören
ümmetçi islamcı görüş hatalı. diğer taraftan din derken kastedilen islam dini
ise, onun "bireysel planda kalması gerektiği" ve benzeri görüşler de
hatalı, islam dini fert hayatını, toplum hayatını, fertlerin birbiriyle ve toplumla
ilişkilerini, devleti ve devletler arası ilişkileri denetleyen bir dindir, bir
müslüman için bir hayat ekseni teşkil eder ve bu eksen üzerinde, islam ı hesaba
katmayan ideolojilere yer bırakmaz. son olarak dinde reform beklentilerinin de
hatalı olduğunu söylemek gerek, islam kaynakları belli ve sabit bir dindir, değiştirilmesi
sözkonusu değildir. dini, içinde yaşadığınız şartlara göre değiştiremezsiniz, bilakis
her yeni nesil, içinde yaşadığı dünyayı vahye dayanan esasların ışığında dönüştürmekle
mükelleftir. yeni sorular elbette yeni cevaplar ister, ama bu yeni cevaplar da insanlığın
değişmez ölçülerine dayanmalıdır.
not: bu hususta mehmet niyazi özdemir in islam
devlet felsefesi adlı eserine müracaat edilmesi de faydalı olabilir.
22/4/2009
türk islam sentezi eklektik bir fikir midir? eğer
türklük/ türkçülük derken belirli ve değişmez esasları bulunan bir vakıayı kastediyorsanız
ve bunlar islam/ islamcılık esasları ile çelişiyorsa, bu fikri eklektik
bulmanız tabiidir, ancak bu görüşünüz türklük/ türkçülük anlayışı sizinkinden
farklı olanları bağlamaz. kültür dış tesirlere kapalı, değişmez bir vakıa değildir;
bilakis başka kültürlerle alışverişte bulunarak gelişir. dağların, ormanların
arasında kapalı kalmış, izole bir kabile değilseniz, saf bir kültürünüzün
olması mümkün değildir. vaktiniz varsa orkun kitabelerinde geçen çince menşeli
kelimeleri sayabilirsiniz. islam dininin ve diğer müslüman milletlere ait kültürlerin
tesirlerini taşıyan bir türk kültürü anlayışını reddediyorsanız, karahanlılardan
bu yana geçen türk tarihinin yaklaşık bin yıllık kısmını büyük oranda
reddediyorsunuz demektir.
islam dininin gereklerinin türk kültürü üzerinde
belirleyici ve düzenleyici olması, buna mukabil islam dininin, türk kültürüne veya
başka bir şeye göre değiştirilememesi, yani birinin diğeri üzerinde baskın
olması, sentez fikrini manasız kılar mı? bu da sentez deyince ne anladığınıza
bağlı. // biri diğeri üzerinde belirleyici olunca, gerçekte sadece belirleyici
olan var ve diğeri yok demektir// diye düşünüyorsanız, gerçekte ortada bir
sentezin bulunmadığını düşünebilirsiniz. ancak dini sabit ve kültürü de değişken
birer vakıa olarak anlayan biri için, ikisinin eşit ağırlıkta olmasını beklemek
saçmadır. islam dininin esasları, allah tarafından bildirilmiş esaslardır ve
hiçbir kulun onları değiştirme yetkisi yoktur. kültür ise, ister dinin
tesiriyle, ister başka şeylerin tesiriyle zaten sürekli değişmektedir. tarihte
islamla çelişen bir takım türk adetleri var olmuşsa ve siz bunları terk
etmişseniz, bu sizi türk olmaktan çıkarmaz, yahut türkçülüğünüze halel getirmez.
bir müslümanın // ben türklüğümü bildiğim gibi yaşarım, islam karışmasın// demesini
beklemek saçmadır. milli varlığına ve kültürüne sahip çıkmayı dine aykırı gören
ümmetçi görüş gibi; dini milli hususiyetlere ters gören veya bunlara karışmadan
kendi köşesinde oturmasını bekleyen görüş de hatalıdır.
türk islam sentezi, türk olmakla müslüman olmak
arasında bir seçim yapma gereği duymayanların, dini ve milliyeti birbirine
muhalif görmeyenlerin fikridir. bu fikrin sentez kelimesiyle ifade edilmesi
tuhaf geliyorsa, isteyen istediği kelimeyi kullanmakta serbest.
türkün gök tanrıya inanmaya hakkı var mı, yok mu? isteyen
istediğine inanır. gök tanrıcı, şamancı, hristiyan veya musevi olmak bir kişiyi
türk olmaktan çıkarmaz, müslüman olmaktan çıkarır. bir insan hem müslüman hem
başka dinden olabilir mi, mantık bunun neresinde? bir türk kür şada, bagatur (mete)
yabguya, attilaya sahip çıkabilir, ama eğer müslüman bir türkse bunlardan birini,
hz. ebubekirden, hz. ömerden, hz. osmandan üstün tutamaz. bir düşünün bakalım, peygamber
// ali bendendir// diyor, ama bir müslüman da (haşa) // yok ey peygamber, sen
bu işi iyi bilmiyorsun, benim fikrimce cengiz aliden bin defa daha üstündür// diyor,
böyle bir şey olabilir mi, bu hangi mantığa sığar? müslümanlarla kafirler
savaşmışsa, müslümanlar müslümanları tutar ve müslümanların tarafında
savaşanları üstün tutar, bunun neresi mantıksız?
müslüman olabilirsin, ama bunu türklük meselelerine
veya dünya işlerine karıştırma denebilir mi? bir kişi bunu hangi mantıkla savunabilir?
islam her şeye karışmasın, başka şeylere dominantlık etmesin, başka şeyler
islama dominantlık etsin diyen bazı şahıslar da bizde antipati uyandırıyor.
24/4/2009
quranda düzəliş etmək istəyən təbəqə başlığında şerh / öz aramızdı
sofuların işi varmış, onların cevabını beklerken
ben kendi cevaplarımı yazayım...
1) müslümanım diyen biri ben sosyalistim demekle
dinden çıkmaz. ancak kafasının karışık olduğu anlaşılır. islam deyince ve
sosyalizm deyince ne anladığına bakmak lazım, ola ki islam sandığı islam
değildir, yahut sosyalizm dediği sosyalizm değildir. diyelim ki islam derken
gerçekten islamdan ve sosyalizm derken de sosyalizmden bahsediyor, bu durumda
adamın temel dünya görüşüyle uyuşmayan çelişkili bir takım fikirleri
benimsediğini söyleriz, dinden çıkmıştır demeyiz. var öyle şaşkınlar, sosyalizmin
tesirinde kaldıkları için, islamda bulunan sosyal adaletle ilgili hususları
sosyalizm gibi yorumlamaya kalkıyorlar, hz. ebu zerr-i gıfari sosyalistti filan
gibi saçma laflar ediyorlar, allah hidayet eylesin deyip geçiyoruz.
diğer taraftan islam ve marksizm arasındaki
uzlaşmaz çelişki gözardı edilmemeli. din afyondur görüşünü benimseyen biri
nasıl olur da aynı zamanda bir dini benimser? varlığı maddeden ibaret gören ve
kültürü, dini, manevi yönü olan her şeyi üretim ilişkilerinin doğurduğu yapay
şeyler olarak gören biri, aynı anda bir dine inandığını söylerse çelişkiye
düşmez mi? bir insanın aynı anda hem marksist hem de müslüman olma ihtimali, metafiziği
aynı anda hem reddetme hem kabul etme ihtimaliyle eşdeğer.
2) elhamdülillah müslümanım diyen birinin müslüman
olup olmadığına karar vermek kimseye düşmez. fetva makamı olsaydık, bize şöyle
şöyle diyen birinin durumu nedir diye bir soru gelseydi, açıp bakardık, bu
kişinin dedikleri kuranda yazanlara ve peygamberin sözlerine ters düşüyor mu, düşmüyor
mu... eğer sözkonusu fikirlerin inanç esaslarını açıkça inkar eden fikirler
olduğunu görseydik, böyle söyleyen biri dinden çıkar diye bir şey
söyleyebilirdik, artık bunu üstüne alıp almamak o kişinin meselesi...
yazdığımız kitaplardan kaçını okudunuz, kaçımızla
oturup sohbet ettiniz, kafamızda bir şablon olduğunu ve bunun faşist bir şablon
olduğunu nereden biliyorsunuz? ortada bir faşist varsa, sürekli muhatabına
saldırı modunda olanlardır, bizi tanımıyorsunuz, kim olduğumuzu bilmiyorsunuz, hayalinizdeki
yaratıklara bakıp bize hakaret ediyorsunuz...
3) "velev ki siyasi davanızda başarılı oldunuz,
toplumsal ve siyasi hakimiyeti ele geçirdiniz" sözü bizim ülkemizle ilgili
dileklerimizi, ümitlerimizi doğru bir şekilde ifade eden bir kurgu değil, kafanızda
yarattığınız cehennemden bizi sorumlu tutmayın. vaktimiz olursa, bir ara "medine"
kavramı üzerinden bir konu açarız, vizyonumuz hakkında fikir sahibi olursunuz...
Etiketler:
din,
islam,
islamcılık,
öz aramızdı,
polemik
müəllim uşağı tərbiyəsiz olar / öz aramızdı
bütün genellemeler gibi hatalı olsa da, gerçek payı
var bu tespitte. bazen öğretmenler, öğretmen çocuklarını kayırıyor, çocuk da
şımarıyor. hele öğretmenin kendi çocuğu ders verdiği sınıftaysa, çocuğun
şımarmaması için daha çok dikkat etmek gerekiyor. bazı öğretmenler de çocuk
şımarmasın diye elalemin çocuğuna bir değnek vurursa, kendi çocuğuna üç değnek
vuruyor, terbiye çocuğun kulaklarından taşıyor. yani müəllim tərbiyəsiz olarsa,
uşağı da tərbiyəsiz olar.
not: müəllim uşağıyam, hamdolsun bizim validənin sinifində oxumamışam.
11/3/2009
kızıllar / öz aramızdı
muhsin beyin vefatı ile bir kere daha gördük ki, sovyet
rusyaya hayran olmak gerekmektedir, zira kendileri propaganda ve beyin yıkama
usûlünün üstadıdır. otuz yıl geçti, köprülerin altından çok sular aktı, köprüler
yıkıldı, yeni köprüler yapıldı, o yeni köprülerin altından daha yeni başka
sular aktı, kanlarını içlerine akıttı kimileri, yaralarını sarıp yola devam
ettiler. kimi tekrar düşündü, haksızdık dedi. kimi tekrar düşündü haklıydık
dedi. kimi biraz haklıydık, biraz haksızdık, ama onlar daha haksızdı dedi. kimi
pişman oldu, kimi fikir değiştirdi, kimi şimdi olsa yine aynısını yapardım dedi,
kimi şimdiki aklım olsa yapmazdım dedi, kimi ben olsam ben de öyle yapardım
dedi, kimi ben asla öyle yapmazdım dedi. pek çok şey değişti, pek çok kişi
değişti, dünya değişti, bilinenler değişti, fikirler değişti, idealler çok değişmese
de hedefe gittiği düşünülen yollar değişti ve hatta rusya bile değişti, tiranlıktan
olmasa da sovyetlikten istifa etti amma ve lâkin bir şey hiç değişmedi. bizim
kızıllar otuz senedir politbüronun bıraktığı yerde otluyorlar, at gözlükleri
ilk günki kadar sıkı, kinleri, düşmanlıkları, hınçları, saldırganlıkları, küstahlıkları,
"hedef göster-karala-yaftala-alay et-tahkir et-küçük düşürmeye çalış-kurtarılmış
bölgelerde kurduğun devrim mahkemelerinde yargılayamasan bile halkın gözünde
mahkum etmeye çalış-kalaşnikofla infaz edemediğini kaleminle infaz et" taktikaları
zerre miskal değişmedi, ıssız adanın japon askeri gibi hâlâ aynı savaşı
yaşıyorlar kendi alemlerinde, öyle bir kurulmuş ki zenberekleri hâlâ boşalmadı,
ne bitmez tükenmez dertleri, ne derin yaraları varmış meğer...
ittihat ve terakki, teşkilat-ı mahsusa, birinci
harp, halk fırkası, "milliyetçilik lazımsa biz yaparız, komünizm lazımsa
biz getiririz", ikinci harp, amerika, rusya, "özel harp dairesi lazımsa
biz kurarız", küçük çocuklar, büyük idealler, büyük aldanışlar, kuklacının
parmakları, "iti ite kırdıralım", mafya, derin devlet, daha derin
devlet, çetelerin çetesi, ayığışı, sarıkız, "biz asılız, biz istemezsek
hiçbir şey olmaz"...
yanlış yapmış muhsin bey, anayasal düzeni papatya
zoruyla değiştirmeye çalışan bolşeviklere katılmalıymış, böylece ambalajı yeni
açılmış gibi her dem ter ü taze kalabilirdi...
16/4/2009
bu yazı ifade ettiğimiz kanaati destekleyen bir
örnek mahiyetinde. görüyoruz ki bir kısım insanların zihinleri imalat anında
yüklenen sistemden başka bir şey kabul etmeyen bir bilgisayar gibi donup kalmış.
hâlâ aynı klişeler üzerinden düşünüyorlar (!) ve başkalarına hesap sormaya
kalkmadan önce kendileriyle hesaplaşmak gibi bir kaygıları yok. hâlâ
karşılarındaki insanı görmeye, tanımaya cesaretleri yok, bu yüzden faşist
yaftasının kolaycılığına sığınıyorlar, hayallerindeki bir şeytanı taşlamaya
devam ediyorlar. zihinlerindeki taşları tek tek söküp tekrar yerleştirmeye
cesaretleri yok, bu yüzden aslında neler olup bittiğini anlamaya bu kadar
uzaklar. sovyet formatlı iki bitlik makinalar, sevsinler sizi... halk? memleketi
abd emperyalizmine satan faşistler? emperyalizme karşı savaşan yurtsever
devrimci gençler? sahibinin sesi kızıl yıldız plakları... yalnız siz
yaralanmadınız; gencecik fidanlarımıza, koçyiğitlerimize, aksakallarımıza, kocalarımıza
kıydınız. bizi uşağı sandığınız devlet, bizi de darağaçlarına çekti, bizi de
zındanlarda çürüttü. kaçaklık, sürgünlük nedir, işkence nedir biz de biliyoruz.
ama yalnız siz hâlâ yaralısınız, çünki bir kan davasını hayatta tutmak için
kendi yaralarınızı her gün kaşımayı, kurcalamayı otuz yıl boyunca ihmal
etmediniz. bir memlekete sahip çıkmak, bir millete hizmet etmek ne demektir, gerçekten
hiçbir fikriniz yok. yazık...
17/4/2009
kommunizm / öz aramızdı
yeryüzünün gördüğü en kanlı ideoloji. bu ideolojiyi
benimseyenlerin bir çoğunun kendilerinden başka herkese faşist diye saldırması,
psikolojideki yansıtma/ refleksiyon mekanizmasını hatırlatıyor. bu kişiler
silahlı propaganda metodunu benimsemeleri yüzünden pek çok ülkede kanlı
olayların başlamasına sebep olmuşlar, hakimiyeti ele geçirdikleri bölgelerde
sayısız katliamlarda bulunmuşlardır.
kendi taraflarına çekebildikleri kişiler üzerinde
şartlandırarak programlama, beyin yıkama metodunu kullanırlar. karşıtlarına yönelik
olarak saldırı ve yıldırma taktiklerini benimserler. oturup kommunizm
başlığında kendi fikirlerini anlatmak, savunmak yerine sağa sola sataşmaları, olayları
kişiselleştirmeye kalkmaları, yetişme tarzlarından ileri gelmektedir. münakaşa sırasında
sık başvurdukları bir mantık hatası, fikir üzerinde konuşmayı bırakıp "siz
filan filan katillerle aynı fikirleri benimsiyorsunuz" suçlamasında
bulunmaktır. bozuk plak gibi isimlerini tekrarlayıp durdukları kişiler
gerçekten katil midir, yahut kaçı katildir, olaylar hangi şartlarda cereyan
etmiştir durup düşünmezler. onlara göre kendilerinden olmayan herkes faşisttir,
bütün faşistler de katildir. kana buladıkları ülkeleri, kendi yaptıklarını
gözden gizleyip kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar, halbuki mızrak çuvala
sığmaz, eyfel kulesi hiç sığmaz... komünizmi, komünistlerin retoriği ile
özetlemek gerekirse, stalin gibi, mao gibi, pol pot gibi heriflerin ideolojisidir.
istatistik dehası araştırmacı arkadaşlardan
aşağıdaki sayıları da bekliyoruz: -solcular tarafından öldürülen sağcılar
-örgüt içi infazlarla ve fraksiyonlar arası
çatışmalarda solcular tarafından öldürülen solcular
-marksizmin uygulandığı ülkelerde devlet ve parti
tarafından işlenen cinayetler de dahil olmak üzere, sol örgütler tarafından işlenen
katliamların bilançosu...
27/4/2009
islam / öz aramızdı
_ kendisine inanan kişilerin_ dünya görüşü
açısından belirleyici özelliği olan bir din. insan hayatını fert, cemiyet ve
devlet ölçeğinde düzenleyen ölçüler getirir ve _ bu dine inananlar_; bu ölçülerin,
allah tarafından vahiy yoluyla peygambere bildirildiğini kabul ettikleri için, kulların
aklına ve iradesine dayanarak değiştirilemeyeceği kanaatindedirler. islam en
kısa ifadeyle, dünyayı, dünya hayatını kullanma rehberidir. yiyip içmenizle, aile
ilişkilerinizle, kazanmanızla, harcamanızla, mülk edinmenizle ve elinizdekini
paylaşmanızla, yönetimle ve başka pek çok hususla alakalı olarak, kuran
ayetlerine ve peygamberin söz ve fiillerine dayanan hükümler ihtiva eder. müslüman
hayatını, içinde yaşadığı dünyayı bu hükümlere göre düzenler, kendi dünyasını kurmaya
çalışır, inancına zıt bir dünya düzenine boyun eğmez. bu din, insanların
şubeler halinde yaratıldığını bildirir, bir kavmın diğerinden üstün olmadığını
söyler. türk, arap, ermeni veya japon olmanızı engellemez, ama nasıl bir türk, arap,
ermeni veya japon olmanız gerektiğini söyler. diğer taraftan sekülarist veya materyalist
olmanızı engeller. işin aslı, aynı anda hem müslüman, hem materyalist olmanızı
mantık da engeller. aynı anda hem allaha ve ahiret gününe inanmanız, hem de
maddenin ötesinde bir gerçek olmadığına, alt yapı-üst yapı gibi zırvalara
inanmanız mümkün değildir. dolayısıyla bir müslümanın marksist olamayacağını söylemenin
faşizmle falan bir alakası yoktur, işin tabiatı gereğidir bu. elbette gözü
dönmüş kişilerin bunu anlamasını beklemiyoruz, dolayısıyla açın okuyun, çamur
atmaya başlamadan önce ne hakkında konuştuğunuza dair bir fikir edinin diye bir
şey söylemeye gerek yok, cehaletlerinin içinde debelenirken, hem saldırıp hem
suçlamaya devam edebilirler. marxı hz. ebubekire, lenini hz. aliye tercih
ediyor olabilirsiniz, bu sizin probleminiz, kimse kimseye zorla müslüman ol
demiyor. müslümanlar kimi kime tercih edecek, onu da müslümanlara bırakın. beğenmediğiniz
ülkücüler, alp er tungaya da, kür şada da, timura da, kızıl teröristlerden de, yardakçıları
ve şakşakçılarından da güzel sahip çıkar, kimsenin endişesi olmasın.
24/4/2009
inanç / öz aramızdı
insanların toplumsal kabullere uyarak veya sezgisel
kavrayışa dayanarak benimsedikleri kanaatlere inanç denir. değer yargılarının
ve dünya görüşlerinin farklılığının temelinde inançlardaki farklılık
yatmaktadır.
// kanaatimce//, ispatlama gereği duymadan "bilinen
kesin doğru" kabul ettiğiniz şey, inandığınız şeydir. şüphe ve bilgi
arasındaki zaruri basamak inançtır. bütün insan bilgisi, insanın inançlarının bir
türevidir, daha doğrusu bilgi bir inanıştan ibarettir.
indüksiyon metodunu kullanan tabiat bilimlerinde
inanç kavramının bir yeri var mıdır, yok mudur sualinin müzakeresini başka bir zamana
bırakarak deduksiya metoduna dayanan ahlak ve hukuk gibi alanlara
odaklandığımız zaman, insanların etik kanaatlerini edindikleri süreçlerin
başlıca iki safhaya ayrıldığını görmekteyiz. bunlardan birincisi temel
değerlerin seçimi, ikincisi de bu değerleri girdi olarak kullanmak suretiyle etikle
ilgili konuların muhakeme edilmesi. muhakeme usulümüzü teşkil eden deduksiya
metodunu evrensel standart kabul etmekteyiz. (elbette ahlaki değer yargılarını
tabiat hadiselerinden türetmek üzere induksiyon metodunu kabul edenler de
olabilir, ama genellikle david hume denen adamdan bu yana bu yol bildiğim
kadarıyla pek kullanılmadığı için, bu hususu en azından şimdilik gözardı
ediyoruz.) malum olduğu üzre, deduksiya metodu, doğru olduğu kabul edilen iki
hükümden, bir netice çıkarmaya yarar. baştan kabul ettiğiniz hususlarla, vardığınız
neticeler arasındaki tutarlılığı denetler, ama baştan kabul ettiklerinizin
doğruluğunu denetlemez. dolayısıyla "öncüllerin doğru olduğunu kabul
edersek" kaydıyla neticeyi ispatlar, ama bu mutlak bir ispat değildir. zira
neticenin mutlak kesinlik taşıması için önce öncüllerin ispatlanması
gerekmektedir, halbuki deduksiya metodu öncülleri ispatlamamaktadır. öncüllerin
ispatlanmış olması için daha önce, daha başka öncüllerden hareketle başka bir deduksiya
ameliyesi yürütülmüş olmalıdır. birbirini izleyen deduksiya basamaklarını
geriye doğru izleyerek, kanaatlerimizin temelini aradığımızda, silsilenin bir
noktada durduğunu görürüz. bu nokta, deduksiya metoduyla ispatlanmamış iki
önermenin kullanıldığı ilk deduksiya basamağıdır. bu ilk iki önermeye aksiom diyoruz.
bunları ispatlamaya çalışmazsınız, çünki mümkün değildir. sadece seçer ve kabul
edersiniz. sonraki safhalardaki bütün muhakemenin doğruluk değeri, seçtiğiniz aksiyomların
doğru olup olmamasına bağlıdır. buraya kadar pek bir fikir ayrılığı yok ve
esasen deduksiya maddesinde söylediklerimizi tekrarladık. inanç kavramının
anlaşılmasında dedüksiyonun nasıl işlediği mühim bir nokta. aksiyomlarımızı
nasıl seçiyoruz sualinin cevabı, inanç kavramında yatıyor, aksiyomlar
inançların ifadesidir ve inançlar aksiyomların perde arkasıdır. fikir ayrılığı
bu noktada çıkıyor.
bir grup insan "biz asla bir şeye inanmayız, biz
sadece bildiklerimizi kabul ederiz" görüşünü savunuyor. başka bir grup insan
ise "biz sadece doğruluğunu kesin olarak bildiğimiz şeylere inanırız"
görüşünü savunuyor. iki grubun da inancın ne olduğunu anlamadığı // kanaatindeyim//.
inanmama iddiasındaki grup hakkında konuşacak
olursak, bunların değer yargılarını nasıl edindikleri ile ilgili tatminkar bir açıklamaları
bulunmuyor. bilmek için aklımızı kullanıyoruz. aklımız iki muhakeme metoduyla
çalışıyor. bunlardan biri bize değer yargısı sağlamıyor. diğeri ise aksiyomlara
bağımlı çalışıyor, ama aksiyomları ispatlayamıyoruz. "bunun doğru olduğunu
biliyorum, çünki ispatladım" deniyor, nasıl ispatladığını soruyorsunuz, bir
sürü dedüksiyon basamağını deştikten sonra karşınıza bir takım aksiyomlar
çıkıyor. aksiyomları ispatlamadan, neye dayanarak "bunun doğru olduğunu
biliyorum, çünki ispatladım" diyebilirsiniz? nasıl oluyor da farklı
kişiler, farklı gruplar farklı ve çelişen aksiyomları benimseyebiliyor? neye
dayanarak o grubun ya da şu grubun benimsediği aksiyomları değil de, bilhassa bu
grubun benimsediği aksiyomları seçiyorsunuz? neye dayanarak seçtiğiniz
aksiyomlara mantıksal zorunluluk muamelesinde bulunuyorsunuz? "bu doğrudur,
çünki doğrudur" demekten öte bir şey yapıyor musunuz? bunun inanmaktan ne
farkı olduğunu açıklayamadıkları halde, lafı geveliyorlar, çünki inandıklarını itiraf
ederlerse, benimsedikleri fikri sistemlerin, aşağıladıkları dinlerden, epistemik
planda bir farkının olmadığını kabul etmek zorunda kalacaklar. yahut belki de
şartlandıkları için böyle düşünüyorlar, bilemiyorum.
inanmanın ispatı izlediğini savunan grup ise, düşünce
sürecini tersinden izliyor. önce "ispatlamak ve bilmek" sonra "inanmak"
diye bir şey olabilir mi? bir şeyi ispatladığınızı ve bu ispata dayanarak
bildiğinizi iddia ediyorsanız, artık inanmak veya inanmamak diye bir mesele
kalır mı? bu grubun inanmak kelimesine nasıl bir anlam yüklediklerini pek
anlamıyorum, ama hangi anlamı yüklerlerse yüklesinler, bir fonksiyonunun
olmadığı ortada. "dün akşam dayımgilin bize geldiğini biliyorum. bu yüzden
dayımgilin bize geldiğine inanıyorum" cümlesinin saçmalığını görmek zor geliyorsa,
bir de "dün akşam dayımgilin bize geldiğini biliyorum, ama dayımgilin bize
geldiğine inanmıyorum" şeklinde söylemeyi deneyin. ikinci grubun
söylediklerinden inanç kelimesini çıkardığınız zaman, söylediklerinin anlamı
hiç değişmiyor, sanki o kelimeyi hiç söylememişler gibi. kelimeyi fonksiyonsuz
duruma düşürmekle, aslında inanç konusunda susmuş oluyorlar. yani neticede bu
grup da diğeri gibi inanmaksızın bilmek iddiasında. her iki grup da bilgiyi
mümkün kılan bir inancın varlığını reddediyorlar.
şüphe ve bilgi arasındaki zaruri basamak inançtır
dedik. her iki grup da, bilgilerine temel teşkil eden aksiyomları nereden bulduklarını
söylemiyorlar. şüphe haliyle bilme hali arasında, yani bilmemekle bilmek
arasında ne fark olduğuna, neyin bilgiyi sağladığına dair bir açıklamaları yok.
eğer şüpheyi sonsuza kadar sürdürmeyi seçmemişseniz, yani bir şeyi bildiğinizi
iddia ediyorsanız, yani karşınızdaki soruya bir cevap veriyorsanız, bunun
kaynağı nedir? bu kaynak evrensel geçerliliği olan objektif bir kaynak mıdır, yoksa
sübjektif midir? acaba herhangi bir şeyi bilme iddiasında olanlar, inanarak
bilenler ve inanmadan bilenler olarak iki gruba ayrılabilir mi? bilindiği iddia
edilen, ama nasıl bilindiği konusuna girilmeyen prensiplerin tek bir açıklaması
var: inanç. sizi o aksiyomu değil de, bu aksiyomu kabul etmeye iten, ikisi
arasında bir fark meydana getiren tek bir şey vardır: birine inanmakta ve
diğerine inanmamaktasınızdır. bunun başka bir açıklamasına henüz rastlamadım.
16/3/2009
deduksiya / öz aramızdı
modern bilimin gözlemi (ve deneyi) temel metod
kabul etmesine mukabil, antik bilim (bugünün insanına tuhaf gelebilir) mantık esasına
dayanır. bu iki anlayış arasındaki farkı indüksiyon ve dedüksiyon kavramlarına
indirgeyebiliriz. ilk ve ortaçağ bilim adamlarının, tabiat hakkında bilgi
edinmek için, gözlem yapmak yerine akıl yürütme usulünü seçmeleri, geri zekalı
olmaları, indüksiyondan habersiz olmaları veya bir atın ağzında kaç diş olduğunu
öğrenmek için, dışarı çıkıp, bir at bulup dişlerini saymayı akıl edememeleri
gibi bir sebepten kaynaklanmıyordu. indüksiyon metodunun, gelmiş ve gelecek, mümkün
ve muhtemel bütün örnekleri, tek bir eksik bırakmadan tamamen gözlemlemeden
kesin bir bilgi üretmeyeceğini düşünüyorlardı. başka bir deyişle, şu ana kadar
görülen bütün atların kanatsız olması, evrenin bir yerlerinde kanatlı atlar
bulunmadığını ispatlamaz. halbuki dedüksiyon metodunda // kesin bir bilgi//den
hareket edilir ve mantıki mecburiyeti olan sonuçlara, yani başka kesin
bilgilere ulaşılır. böylece "bütün atların kuyruğu vardır" gibi bir
hipotezi ispatlamak için yapılacak şey bellidir: mantıken bütün atların kuyruklu
olmak mecburiyetinde olduğunu göstermek.
antik bilim adamları, indüksiyon hakkındaki
eleştirilerinde aslında haklıydılar, ama çok önemli bir noktayı atlıyorlardı. önermeler
mantığının bütün yaptığı öncüllerle sonuç arasındaki tutarlılığı denetlemektir.
eğer 1 nömrəli öncülünüz doğruysa ve 2 nömrəli öncülünüz de doğruysa, çıkacak
netice mecburen doğru olacaktır. lakin kıyas size öncüllerinizin doğru olup
olmadığını söylemez, sadece vardığınız neticelerin, baştan kabul ettiklerinize
uyup uymadığını söyler. bu durumda 1 ve 2 nömrəli öncüllerin doğruluğundan emin
olabilmek için daha başka bir şeye ihtiyaç vardır. tek metodumuz deduksiya ise,
çaresiz, bunların doğruluğunu ispatlayabilmek için, daha başka öncüllerden, bu önermeleri
sonuç olarak çıkarmak gerekir. bunun anlamı, sonsuza kadar geriye gitme
imkanınız olmadığına göre, bir noktada durmak mecburiyetinde olduğunuzdur. başka
bir deyişle, düşünce sisteminizin temel taşı olan aksiomları ispatsız olarak
kabul etmekten başka bir çareniz yok. bu da bütün kesinlik iddiasını berhava
etmektedir.
dekart amca en birinci önermesinin kendi kendinin
ispatı olduğu gibi bir görüş atmış ortaya. diğer filozoflarsa, genelde aksiyomlarının
ispata ihtiyacı olmadığını insanların gözüne sokmak için, yeri geldikçe "bu
açıktır", "bu apaçıktır", "bunun böyle olduğu aşikardır",
"this is apparent maaaan" gibi laflar ederler. bunların hepsi
üçkağıtçılık. "bunun ispata ihtiyacı yoktur" cümlesinin meali: "hacım
ben bunu ispatlayamıyorum, ama derdim de değil, bence bmc, yersen" şeklindedir.
bu noktada durup bir nefes almak gerek.
ispatlama gereği duymadan "bilinen kesin doğru"
kabul ettiğiniz şey, inandığınız şeydir. şüphe ve bilgi arasındaki zaruri
basamak inançtır. bütün insan bilgisi, insanın inançlarının bir türevidir, daha
doğrusu bilgi bir inanıştan ibarettir. tabiat bilimleri, doğrulama-yanlışlama, deneme
yanılma usulüyle kendi yolunda düşe kalka ilerliyor, ama değerlerin, olgulardan
bağımsız sayıldığı ahlak gibi, hukuk gibi aksiyomatik alanlarda, bizim eski
deduksiya metodundan başka bir vasıtamız yok. bunun pratik neticesi şu: bu tür
alanlarda söylenebilecek her şey, ancak söyleyeni ve onun inandıklarını
paylaşanları bağlar, evrensel standart teşkil edecek bir zemin yoktur. mollanın,
materyalist ve de hümanist efendileri "zındık" ilan etmesi, bu
efendiler için ne ifade ediyorsa; onların mollayı "akıl dışı, çağ dışı, bilimsellikten
uzak" diye itham etmeleri de molla için o kadar bir mana ifade eder.
"bu akılcı ve bilimsel bir görüştür, bunu herkes kabul etmelidir" tavrının
adı, epistemik dayatmadır.
13/3/2009
ağcaqanad / öz aramızdı
türkiyedeki telaffuza göre söylenseydi akçakanat
olurdu adı, ama türkiyede sivrisinek deniyor buna.
fedakarlık etmeden zafer kazanılamaz. önce yatakta
hareketsiz yatıp bekleyeceksiniz ki, mendebur gelip üzerinize konsun, kaşındıran,
alerjik sıvılarını vücudunuza zerk edip kanınızı emsin, iyice karnını doyursun.
karnı doyduğu zaman şişecek ve hantallaşacaktır, dolayısıyla daha önce gayet
yüksek olan manevra kaabiliyeti iyice azalacaktır. şiş karınla uçtuğu zaman
havada dolaşan bir kan damlasına benziyor. ayrıca bir vasfı da, ışığı aniden
açınca sersemleyip ilk bulduğu yere konmasıdır. işte tam fırsat, hantallaşmış
ve sersemlemiş düşmanı kolayca avlayabilirsiniz.
bunun bir çeşidi daha var, yakarca deniyor. daha
çok kaşındırır, ama vızıldayıp uykunuzu bölmez. sabah uyandığınızda bir
bakarsınız ki gece yakarcalar ısırmış her tarafınızı, haberiniz olmamış. bunların
birini rusyaya diğerini amerikaya benzetsek sehv olur mu, bilemedim...
16/6/2009
adnan menderes / öz aramızdı
ikinci cihan harbinden sonra güç dengeleri
değişince, türkiye ingiltere "tarafından " amerika "tarafına"
geçmiş oldu. ingilterenin "sürünsünler, yoksa başımıza bela olurlar" siyasetinin
yerini amerikanın "biraz kalkınsınlar da işimize yarasınlar" siyaseti
aldı. amerikanın zorlamasıyla 1946 da çok partili sisteme geçildi ve ilk
seçimler yapıldı. chp içinden ayrılan vekiller dp yi teşkil ettiler. ismet paşa
"aşikar rey, gizli sayım" sistemiyle 46 da chp iktidarını sürdürmeyi
başardıysa da ancak dört sene dayanabildi ve 1950 seçimlerinden dp galip olarak
çıktı.
dp nin seçilebilmek için, yani chp nin önüne
geçebilmek için, kendisine avantaj sağlayacak bir şeye ihtiyacı vardı. halkın
chp iktidarından bunalmış olması belki yeterliydi, ama daha önce serbest fırka
ve terakkiperver fırka denemelerinde olduğu gibi chp den ve temsil
ettiklerinden rahatsız olanlar kitle halinde dp ye yöneldi. dp de bu kişileri
elinde tutabilmek için "mukaddesatçı-muhafazakar" bir rol oynamak
durumunda kaldı. yani türkiyenin amerikaya meyletmesi menderes ve dp
iktidarının neticesi değil, sebebidir. keza "mukaddesatçı-muhafazakar"
dalgayı ortaya çıkaran menderes ve dp iktidarı değildir, zaten ortaya çıkabilmek
için fırsat arayan bu dalganın temsilciliğini üstlenmek rolü kendilerine
düşmüştür. her iki konuda da dp hakim ve aktif değildir, cereyana tabi olmuştur.
25/5/2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)