öz aramızdı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öz aramızdı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2013 Pazar

türkiyəlilərin şərq gündəmindən uzaq qalması / öz aramızdı


türkiyelilerin garb gündeminden uzak kalması ile tamamlanmaktadır ve türkiyelilerin içeride birbirini yemekten dışarıya bakacak halinin kalmamasından kaynaklanmaktadır. bir sebebi de türkiye de bürokrasinin ve ziyalıların zihniyetidir. bunlar garba bir hayal, bir ideal olarak yaklaşırlar, asri olmayı hedef ittihaz ederler, ama bununla alakalı vizyonları ekseriyetle bir asır önce yarım yamalak edinilmiş malumata dayanır, garbın kendisine değil hayaline aşıktırlar. yurt dışında neler olup bittiğini takip eden az sayıda kişiyi de dinlemek istemezler, içine kapanık ve 1930’lu yıllarda takılıp kalmış bir entelijansiyası vardır türkiye’nin ve kendini en ilerici, en asri, en garpçı addeden zümrenin avrupa birliği ne ve standartlarına en fazla itiraz eden zümre olması da meraklı husustur. ezcümle avrupasız bir avrupailik icat etmişlerdir. bir kısmı da aynı marazlı alakayı şimal istikametiyle yaşarlar. bu zümrenin şarkla alakası ise kompleks kelimesiyle hulasa edilebilir. bunlar şarkı her nevi geriliğin, kötülüğün, pisliğin kaynağı olarak görürler. 1800'lü yıllarda amerika nın cenubunda bir çiftlik ve malikane düşünün, her tarafta zenci köleler, tarlalarda çalışıyorlar, bir kısmı da malikanede hizmetçi. hizmetçi olanlar beyazlara hayran ve sahip diye, efendi diye yere göğe sığdıramıyor iken, tarlada çalışan zencileri de "pis zenciler" diye tahkir ediyor. işte türkiye ziyalılarının hali bu hizmetçiye benzer. türkiyenin matbuatı da aynı haldedir ve vaziyetlerini hakikate göre değil, iktidara göre tayin ederler. neticede hiçbirinin kendi çöplüklerinin dışında ne olduğu ile alakası yoktur. "sol" manzarası bu, "sağ" manzarası da çok farklı değil, onlar da okuma yazma işlerinde geriden gelmekte, gündelik meselelere ve solla hesaplaşmaya kilitlenmiş vaziyette. neticede kimsenin dünyayla alakadar olacak hali kalmıyor. gazete manşetlerine bakarsanız, the guardian, the washington post ve asahi shimbun aynı konuyu yazarken, türkiye’nin tamamen başka işlerle uğraştığını görürsünüz. 24/7/2009

türkiyəli kişilər / öz aramızdı


ekseriyeti oğuz olduklarını unutmuştur, hatta oğuz diye bir şeyden haberleri yoktur. "onlar uygur türkü, bunlar kazak türkü, şunlar özbek türkü; peki siz ne türküsünüz" diye sual eyleseniz ne cevap vereceklerini bilemezler.

(bax: sade dondurma)
2/7/2009

sərhəd açılmazsa mən oyuna gəlmərəm / öz aramızdı


(ermənistan prezidentinin bəyanatı üzerine)

gelmezsen hatırımız kalırdı demek gerekirdi ve lakin hükumetimiz pek kibar, aman adamcağız maçı kaçıracak diye serhaddi açmaya kalkıyorlar.

o değil de, oyuna gelen kim şimdi, ben onu anlamadım.
2/9/2009

dilənçidə pul xırdalamaq / öz aramızdı


dilənçiler artık xırda pul kabul etmemeye başladığı için, giderek zorlaşmaktadır.

-yolda kaldım, memleketime dönemiyorum, dilenci değilim, allah rızası için 38 lira...
+... (iki lira uzatırsınız) 
-(yüzünü asarak) abim dilenci değilim dedim ya, 38 lira...
+(içinizden: lan herif ya doğru söylüyorsa? yalan söylüyosan var ya, allah bin türlü belanı... 20 lira uzatırsınız)
-abim 38...
+yok başka param, akşam akşam bela mısın ya! (şu dolandırıcıya 18 lira daha kaptırmadan kaçalım acele...)
30/6/2009

ak parti / öz aramızdı


geldiği gibi gitmesi muhtemel partidir, gittiği zaman yerine yenisinin gelmesi de muhtemeldir. marjinal grupları istisna edersek, türkiyede esasen iki parti vardır: 1) chp ve 2) chp olmayan parti. bu ikinci parti müdaheleler yüzünden sürekli kapanır, açılır, tekrar kapanır, bir türlü kendine gelememiştir üstüne bir de bölünüp birleşip durur ve lakin çok partili sistemde en az iki parti olması şart olduğundan bir türlü bitirilememiştir. akp gittiği zaman yerine yine serbest terakkiperver demokrat adalet anavatan kalkınma partisi gelir.

gitsin, gelsin, dert değil, yeter ki geldiği gibi gitsin, yani seçimle.
24/7/2009

19 Ocak 2013 Cumartesi

türkiye'nin muhafazakarlaşması / öz aramızdı


muhafazakarların giderek sekülerleşmesi sebebiyle tersine dönen süreç. mesele köy hayatı ile şehir hayatı arasındaki çelişki değildir. geleneksel kültür ve modern medeniyet arasında bir çekişme mevcuttur. şehirde eski medeniyetin izlerine daha az rastlandığı için, şehir hayatı geleneğe göre yaşamak isteyenlere bir alternatif sunmadığı için, geleneksel kültürün köylü versiyonunun şehre taşınması gibi bir zaruret hasıl olmakta, bu da karşıdan bakınca köylüleşme gibi görülmektedir. ne var ki, bu bir geçiş sürecidir. köy hayatının formları şehir hayatının ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli gelmemektedir. muhafazakar sınıf eski değerlerini yeni formlarla ifade etmek gibi bir meydan okumayla karşı karşıyadır. çoğu zaman da kolaya kaçılmakta, modern formların sözde yerli versiyonları üretilerek, durumu kurtarmakla yetinilmekte ve galip durumdaki medeniyete teslim olunmaktadır.
10/3/2009

türk islam sintezi / öz aramızdı


islamcı milliyetçilik veya milliyetçi islamcılık da denebilir bu fikre, maksat sentez aramak veya zıtlardan bir bütün çıkarmaya çalışmak değildir. "önce türk müsün, müslüman mısın" tarzındaki abuk bakış açısını eleştiren bir görüştür, islam ı üst sistem olarak ele alır ve millet vakıasının benimsenmesinin islamla çelişmediğini ifade eder. meseleyi biraz daha derinleştirmek için ittihat ve terakki döneminde bahis mevzuu olan "üç tarz-ı siyaset" meselesine bakmak gerekir. üç siyaset tarzı, o dönemde hakim olan üç eğilimi ifade etmektedir: garpçılık, türkçülük ve islamcılık. sentez tarzındaki bir görüş, bildiğim kadarıyla ilk defa ziya gökalp tarafından "türkleşmek, islamlaşmak, muasırlaşmak" teziyle ifade edilmiştir. bu üç temayül daha sonraki dönemlerde de türkiye de fikri hayatın seyrini belirlemiştir. türklüğü temel dava alan ve dini, fikriyat için esas bir mesele olarak görmeyen kutup ile, islamiyeti davasına esas kabul eden ve millet fikrini reddeden kutbun ortasında, her iki eğilimi de benimseyen ve birbiriyle çelişkili görmeyen bir grup vardır ve türk islam sentezi veya türk islam ülküsü ifadeleri bu grubun görüşünü ifade etmektedir.

ziya gökalp a göre medeniyet bütün insanları birleştiren büyük bir daire, din onun altında bulunan ve onu birkaç parçaya bölen müteaddit daireler ve milliyet de din dairesinin altında kalan ve kültürle ifade edilen nihai dairedir. erol güngör e göre, medeniyet dairesi din dairesiyle örtüşür, her dinin kendi medeniyeti vardır ve bu medeniyet o dine mensup milletleri birleştirir. s. ahmet arvasi ye göre ise, medeniyet dairesi milli bir dairedir. arvasi, türk islam ülküsü görüşünü bir medeniyet davası olarak ele alır. buna göre bir medeniyetin terkibinde bulunan unsurlar, din, ilim ve kültürdür. kültür her milletin kendisine mahsus olduğu için, medeniyetler de milletlere mahsustur, ancak terkipte dinin de bulunması bir takım medeniyetleri birbirine yaklaştırır. bugün için türk-islam medeniyeti inkıraza uğramıştır, onu ihya etmek için hem ilim, hem din ve hem de kültür sahalarında ilerlemek gerekir.

yazarların görüşlerini uzun zaman önce okuduklarımdan hatırımda kalanlara göre yazdım, hata varsa affola. kanaatimce üç yazarın da haklı olduğu noktalar var, en doğru bulduğum da arvasinin görüşleri, ama ona da bir iki şerh konabilir. ezcümle medeniyet beşerî mi, dinî mi, millî mi suali biraz yapma bir sual, hangi ölçekten baktığınıza göre bu görüşlerin üçü de doğru olabilir. kültür ve medeniyet birbirinden ayrı değil, aynı şeyin iki vechesi denebilir. keza ilim de, din de ne kültürden, ne medeniyetten bağımsız. türk islam sentezi fikrini doğru anlayabilmek için din ve kültür arasındaki ilişkiyi irdelemek gerek, fikrimce kültürü dine aykırı bir şey gibi gören ümmetçi islamcı görüş hatalı. diğer taraftan din derken kastedilen islam dini ise, onun "bireysel planda kalması gerektiği" ve benzeri görüşler de hatalı, islam dini fert hayatını, toplum hayatını, fertlerin birbiriyle ve toplumla ilişkilerini, devleti ve devletler arası ilişkileri denetleyen bir dindir, bir müslüman için bir hayat ekseni teşkil eder ve bu eksen üzerinde, islam ı hesaba katmayan ideolojilere yer bırakmaz. son olarak dinde reform beklentilerinin de hatalı olduğunu söylemek gerek, islam kaynakları belli ve sabit bir dindir, değiştirilmesi sözkonusu değildir. dini, içinde yaşadığınız şartlara göre değiştiremezsiniz, bilakis her yeni nesil, içinde yaşadığı dünyayı vahye dayanan esasların ışığında dönüştürmekle mükelleftir. yeni sorular elbette yeni cevaplar ister, ama bu yeni cevaplar da insanlığın değişmez ölçülerine dayanmalıdır.

not: bu hususta mehmet niyazi özdemir in islam devlet felsefesi adlı eserine müracaat edilmesi de faydalı olabilir.
22/4/2009


türk islam sentezi eklektik bir fikir midir? eğer türklük/ türkçülük derken belirli ve değişmez esasları bulunan bir vakıayı kastediyorsanız ve bunlar islam/ islamcılık esasları ile çelişiyorsa, bu fikri eklektik bulmanız tabiidir, ancak bu görüşünüz türklük/ türkçülük anlayışı sizinkinden farklı olanları bağlamaz. kültür dış tesirlere kapalı, değişmez bir vakıa değildir; bilakis başka kültürlerle alışverişte bulunarak gelişir. dağların, ormanların arasında kapalı kalmış, izole bir kabile değilseniz, saf bir kültürünüzün olması mümkün değildir. vaktiniz varsa orkun kitabelerinde geçen çince menşeli kelimeleri sayabilirsiniz. islam dininin ve diğer müslüman milletlere ait kültürlerin tesirlerini taşıyan bir türk kültürü anlayışını reddediyorsanız, karahanlılardan bu yana geçen türk tarihinin yaklaşık bin yıllık kısmını büyük oranda reddediyorsunuz demektir.

islam dininin gereklerinin türk kültürü üzerinde belirleyici ve düzenleyici olması, buna mukabil islam dininin, türk kültürüne veya başka bir şeye göre değiştirilememesi, yani birinin diğeri üzerinde baskın olması, sentez fikrini manasız kılar mı? bu da sentez deyince ne anladığınıza bağlı. // biri diğeri üzerinde belirleyici olunca, gerçekte sadece belirleyici olan var ve diğeri yok demektir// diye düşünüyorsanız, gerçekte ortada bir sentezin bulunmadığını düşünebilirsiniz. ancak dini sabit ve kültürü de değişken birer vakıa olarak anlayan biri için, ikisinin eşit ağırlıkta olmasını beklemek saçmadır. islam dininin esasları, allah tarafından bildirilmiş esaslardır ve hiçbir kulun onları değiştirme yetkisi yoktur. kültür ise, ister dinin tesiriyle, ister başka şeylerin tesiriyle zaten sürekli değişmektedir. tarihte islamla çelişen bir takım türk adetleri var olmuşsa ve siz bunları terk etmişseniz, bu sizi türk olmaktan çıkarmaz, yahut türkçülüğünüze halel getirmez. bir müslümanın // ben türklüğümü bildiğim gibi yaşarım, islam karışmasın// demesini beklemek saçmadır. milli varlığına ve kültürüne sahip çıkmayı dine aykırı gören ümmetçi görüş gibi; dini milli hususiyetlere ters gören veya bunlara karışmadan kendi köşesinde oturmasını bekleyen görüş de hatalıdır.

türk islam sentezi, türk olmakla müslüman olmak arasında bir seçim yapma gereği duymayanların, dini ve milliyeti birbirine muhalif görmeyenlerin fikridir. bu fikrin sentez kelimesiyle ifade edilmesi tuhaf geliyorsa, isteyen istediği kelimeyi kullanmakta serbest.
türkün gök tanrıya inanmaya hakkı var mı, yok mu? isteyen istediğine inanır. gök tanrıcı, şamancı, hristiyan veya musevi olmak bir kişiyi türk olmaktan çıkarmaz, müslüman olmaktan çıkarır. bir insan hem müslüman hem başka dinden olabilir mi, mantık bunun neresinde? bir türk kür şada, bagatur (mete) yabguya, attilaya sahip çıkabilir, ama eğer müslüman bir türkse bunlardan birini, hz. ebubekirden, hz. ömerden, hz. osmandan üstün tutamaz. bir düşünün bakalım, peygamber // ali bendendir// diyor, ama bir müslüman da (haşa) // yok ey peygamber, sen bu işi iyi bilmiyorsun, benim fikrimce cengiz aliden bin defa daha üstündür// diyor, böyle bir şey olabilir mi, bu hangi mantığa sığar? müslümanlarla kafirler savaşmışsa, müslümanlar müslümanları tutar ve müslümanların tarafında savaşanları üstün tutar, bunun neresi mantıksız?

müslüman olabilirsin, ama bunu türklük meselelerine veya dünya işlerine karıştırma denebilir mi? bir kişi bunu hangi mantıkla savunabilir? islam her şeye karışmasın, başka şeylere dominantlık etmesin, başka şeyler islama dominantlık etsin diyen bazı şahıslar da bizde antipati uyandırıyor.
24/4/2009

quranda düzəliş etmək istəyən təbəqə başlığında şerh / öz aramızdı


sofuların işi varmış, onların cevabını beklerken ben kendi cevaplarımı yazayım...

1) müslümanım diyen biri ben sosyalistim demekle dinden çıkmaz. ancak kafasının karışık olduğu anlaşılır. islam deyince ve sosyalizm deyince ne anladığına bakmak lazım, ola ki islam sandığı islam değildir, yahut sosyalizm dediği sosyalizm değildir. diyelim ki islam derken gerçekten islamdan ve sosyalizm derken de sosyalizmden bahsediyor, bu durumda adamın temel dünya görüşüyle uyuşmayan çelişkili bir takım fikirleri benimsediğini söyleriz, dinden çıkmıştır demeyiz. var öyle şaşkınlar, sosyalizmin tesirinde kaldıkları için, islamda bulunan sosyal adaletle ilgili hususları sosyalizm gibi yorumlamaya kalkıyorlar, hz. ebu zerr-i gıfari sosyalistti filan gibi saçma laflar ediyorlar, allah hidayet eylesin deyip geçiyoruz.

diğer taraftan islam ve marksizm arasındaki uzlaşmaz çelişki gözardı edilmemeli. din afyondur görüşünü benimseyen biri nasıl olur da aynı zamanda bir dini benimser? varlığı maddeden ibaret gören ve kültürü, dini, manevi yönü olan her şeyi üretim ilişkilerinin doğurduğu yapay şeyler olarak gören biri, aynı anda bir dine inandığını söylerse çelişkiye düşmez mi? bir insanın aynı anda hem marksist hem de müslüman olma ihtimali, metafiziği aynı anda hem reddetme hem kabul etme ihtimaliyle eşdeğer.

2) elhamdülillah müslümanım diyen birinin müslüman olup olmadığına karar vermek kimseye düşmez. fetva makamı olsaydık, bize şöyle şöyle diyen birinin durumu nedir diye bir soru gelseydi, açıp bakardık, bu kişinin dedikleri kuranda yazanlara ve peygamberin sözlerine ters düşüyor mu, düşmüyor mu... eğer sözkonusu fikirlerin inanç esaslarını açıkça inkar eden fikirler olduğunu görseydik, böyle söyleyen biri dinden çıkar diye bir şey söyleyebilirdik, artık bunu üstüne alıp almamak o kişinin meselesi...

yazdığımız kitaplardan kaçını okudunuz, kaçımızla oturup sohbet ettiniz, kafamızda bir şablon olduğunu ve bunun faşist bir şablon olduğunu nereden biliyorsunuz? ortada bir faşist varsa, sürekli muhatabına saldırı modunda olanlardır, bizi tanımıyorsunuz, kim olduğumuzu bilmiyorsunuz, hayalinizdeki yaratıklara bakıp bize hakaret ediyorsunuz...

3) "velev ki siyasi davanızda başarılı oldunuz, toplumsal ve siyasi hakimiyeti ele geçirdiniz" sözü bizim ülkemizle ilgili dileklerimizi, ümitlerimizi doğru bir şekilde ifade eden bir kurgu değil, kafanızda yarattığınız cehennemden bizi sorumlu tutmayın. vaktimiz olursa, bir ara "medine" kavramı üzerinden bir konu açarız, vizyonumuz hakkında fikir sahibi olursunuz...

müəllim uşağı tərbiyəsiz olar / öz aramızdı


bütün genellemeler gibi hatalı olsa da, gerçek payı var bu tespitte. bazen öğretmenler, öğretmen çocuklarını kayırıyor, çocuk da şımarıyor. hele öğretmenin kendi çocuğu ders verdiği sınıftaysa, çocuğun şımarmaması için daha çok dikkat etmek gerekiyor. bazı öğretmenler de çocuk şımarmasın diye elalemin çocuğuna bir değnek vurursa, kendi çocuğuna üç değnek vuruyor, terbiye çocuğun kulaklarından taşıyor. yani müəllim tərbiyəsiz olarsa, uşağı da tərbiyəsiz olar.
 not: müəllim uşağıyam, hamdolsun bizim validənin sinifində oxumamışam.
11/3/2009

kızıllar / öz aramızdı


muhsin beyin vefatı ile bir kere daha gördük ki, sovyet rusyaya hayran olmak gerekmektedir, zira kendileri propaganda ve beyin yıkama usûlünün üstadıdır. otuz yıl geçti, köprülerin altından çok sular aktı, köprüler yıkıldı, yeni köprüler yapıldı, o yeni köprülerin altından daha yeni başka sular aktı, kanlarını içlerine akıttı kimileri, yaralarını sarıp yola devam ettiler. kimi tekrar düşündü, haksızdık dedi. kimi tekrar düşündü haklıydık dedi. kimi biraz haklıydık, biraz haksızdık, ama onlar daha haksızdı dedi. kimi pişman oldu, kimi fikir değiştirdi, kimi şimdi olsa yine aynısını yapardım dedi, kimi şimdiki aklım olsa yapmazdım dedi, kimi ben olsam ben de öyle yapardım dedi, kimi ben asla öyle yapmazdım dedi. pek çok şey değişti, pek çok kişi değişti, dünya değişti, bilinenler değişti, fikirler değişti, idealler çok değişmese de hedefe gittiği düşünülen yollar değişti ve hatta rusya bile değişti, tiranlıktan olmasa da sovyetlikten istifa etti amma ve lâkin bir şey hiç değişmedi. bizim kızıllar otuz senedir politbüronun bıraktığı yerde otluyorlar, at gözlükleri ilk günki kadar sıkı, kinleri, düşmanlıkları, hınçları, saldırganlıkları, küstahlıkları, "hedef göster-karala-yaftala-alay et-tahkir et-küçük düşürmeye çalış-kurtarılmış bölgelerde kurduğun devrim mahkemelerinde yargılayamasan bile halkın gözünde mahkum etmeye çalış-kalaşnikofla infaz edemediğini kaleminle infaz et" taktikaları zerre miskal değişmedi, ıssız adanın japon askeri gibi hâlâ aynı savaşı yaşıyorlar kendi alemlerinde, öyle bir kurulmuş ki zenberekleri hâlâ boşalmadı, ne bitmez tükenmez dertleri, ne derin yaraları varmış meğer...

ittihat ve terakki, teşkilat-ı mahsusa, birinci harp, halk fırkası, "milliyetçilik lazımsa biz yaparız, komünizm lazımsa biz getiririz", ikinci harp, amerika, rusya, "özel harp dairesi lazımsa biz kurarız", küçük çocuklar, büyük idealler, büyük aldanışlar, kuklacının parmakları, "iti ite kırdıralım", mafya, derin devlet, daha derin devlet, çetelerin çetesi, ayığışı, sarıkız, "biz asılız, biz istemezsek hiçbir şey olmaz"...

yanlış yapmış muhsin bey, anayasal düzeni papatya zoruyla değiştirmeye çalışan bolşeviklere katılmalıymış, böylece ambalajı yeni açılmış gibi her dem ter ü taze kalabilirdi...
16/4/2009

bu yazı ifade ettiğimiz kanaati destekleyen bir örnek mahiyetinde. görüyoruz ki bir kısım insanların zihinleri imalat anında yüklenen sistemden başka bir şey kabul etmeyen bir bilgisayar gibi donup kalmış. hâlâ aynı klişeler üzerinden düşünüyorlar (!) ve başkalarına hesap sormaya kalkmadan önce kendileriyle hesaplaşmak gibi bir kaygıları yok. hâlâ karşılarındaki insanı görmeye, tanımaya cesaretleri yok, bu yüzden faşist yaftasının kolaycılığına sığınıyorlar, hayallerindeki bir şeytanı taşlamaya devam ediyorlar. zihinlerindeki taşları tek tek söküp tekrar yerleştirmeye cesaretleri yok, bu yüzden aslında neler olup bittiğini anlamaya bu kadar uzaklar. sovyet formatlı iki bitlik makinalar, sevsinler sizi... halk? memleketi abd emperyalizmine satan faşistler? emperyalizme karşı savaşan yurtsever devrimci gençler? sahibinin sesi kızıl yıldız plakları... yalnız siz yaralanmadınız; gencecik fidanlarımıza, koçyiğitlerimize, aksakallarımıza, kocalarımıza kıydınız. bizi uşağı sandığınız devlet, bizi de darağaçlarına çekti, bizi de zındanlarda çürüttü. kaçaklık, sürgünlük nedir, işkence nedir biz de biliyoruz. ama yalnız siz hâlâ yaralısınız, çünki bir kan davasını hayatta tutmak için kendi yaralarınızı her gün kaşımayı, kurcalamayı otuz yıl boyunca ihmal etmediniz. bir memlekete sahip çıkmak, bir millete hizmet etmek ne demektir, gerçekten hiçbir fikriniz yok. yazık...
17/4/2009

kommunizm / öz aramızdı


yeryüzünün gördüğü en kanlı ideoloji. bu ideolojiyi benimseyenlerin bir çoğunun kendilerinden başka herkese faşist diye saldırması, psikolojideki yansıtma/ refleksiyon mekanizmasını hatırlatıyor. bu kişiler silahlı propaganda metodunu benimsemeleri yüzünden pek çok ülkede kanlı olayların başlamasına sebep olmuşlar, hakimiyeti ele geçirdikleri bölgelerde sayısız katliamlarda bulunmuşlardır.

kendi taraflarına çekebildikleri kişiler üzerinde şartlandırarak programlama, beyin yıkama metodunu kullanırlar. karşıtlarına yönelik olarak saldırı ve yıldırma taktiklerini benimserler. oturup kommunizm başlığında kendi fikirlerini anlatmak, savunmak yerine sağa sola sataşmaları, olayları kişiselleştirmeye kalkmaları, yetişme tarzlarından ileri gelmektedir. münakaşa sırasında sık başvurdukları bir mantık hatası, fikir üzerinde konuşmayı bırakıp "siz filan filan katillerle aynı fikirleri benimsiyorsunuz" suçlamasında bulunmaktır. bozuk plak gibi isimlerini tekrarlayıp durdukları kişiler gerçekten katil midir, yahut kaçı katildir, olaylar hangi şartlarda cereyan etmiştir durup düşünmezler. onlara göre kendilerinden olmayan herkes faşisttir, bütün faşistler de katildir. kana buladıkları ülkeleri, kendi yaptıklarını gözden gizleyip kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar, halbuki mızrak çuvala sığmaz, eyfel kulesi hiç sığmaz... komünizmi, komünistlerin retoriği ile özetlemek gerekirse, stalin gibi, mao gibi, pol pot gibi heriflerin ideolojisidir.

istatistik dehası araştırmacı arkadaşlardan aşağıdaki sayıları da bekliyoruz: -solcular tarafından öldürülen sağcılar
-örgüt içi infazlarla ve fraksiyonlar arası çatışmalarda solcular tarafından öldürülen solcular
-marksizmin uygulandığı ülkelerde devlet ve parti tarafından işlenen cinayetler de dahil olmak üzere, sol örgütler tarafından işlenen katliamların bilançosu...
27/4/2009

islam / öz aramızdı


_ kendisine inanan kişilerin_ dünya görüşü açısından belirleyici özelliği olan bir din. insan hayatını fert, cemiyet ve devlet ölçeğinde düzenleyen ölçüler getirir ve _ bu dine inananlar_; bu ölçülerin, allah tarafından vahiy yoluyla peygambere bildirildiğini kabul ettikleri için, kulların aklına ve iradesine dayanarak değiştirilemeyeceği kanaatindedirler. islam en kısa ifadeyle, dünyayı, dünya hayatını kullanma rehberidir. yiyip içmenizle, aile ilişkilerinizle, kazanmanızla, harcamanızla, mülk edinmenizle ve elinizdekini paylaşmanızla, yönetimle ve başka pek çok hususla alakalı olarak, kuran ayetlerine ve peygamberin söz ve fiillerine dayanan hükümler ihtiva eder. müslüman hayatını, içinde yaşadığı dünyayı bu hükümlere göre düzenler, kendi dünyasını kurmaya çalışır, inancına zıt bir dünya düzenine boyun eğmez. bu din, insanların şubeler halinde yaratıldığını bildirir, bir kavmın diğerinden üstün olmadığını söyler. türk, arap, ermeni veya japon olmanızı engellemez, ama nasıl bir türk, arap, ermeni veya japon olmanız gerektiğini söyler. diğer taraftan sekülarist veya materyalist olmanızı engeller. işin aslı, aynı anda hem müslüman, hem materyalist olmanızı mantık da engeller. aynı anda hem allaha ve ahiret gününe inanmanız, hem de maddenin ötesinde bir gerçek olmadığına, alt yapı-üst yapı gibi zırvalara inanmanız mümkün değildir. dolayısıyla bir müslümanın marksist olamayacağını söylemenin faşizmle falan bir alakası yoktur, işin tabiatı gereğidir bu. elbette gözü dönmüş kişilerin bunu anlamasını beklemiyoruz, dolayısıyla açın okuyun, çamur atmaya başlamadan önce ne hakkında konuştuğunuza dair bir fikir edinin diye bir şey söylemeye gerek yok, cehaletlerinin içinde debelenirken, hem saldırıp hem suçlamaya devam edebilirler. marxı hz. ebubekire, lenini hz. aliye tercih ediyor olabilirsiniz, bu sizin probleminiz, kimse kimseye zorla müslüman ol demiyor. müslümanlar kimi kime tercih edecek, onu da müslümanlara bırakın. beğenmediğiniz ülkücüler, alp er tungaya da, kür şada da, timura da, kızıl teröristlerden de, yardakçıları ve şakşakçılarından da güzel sahip çıkar, kimsenin endişesi olmasın.
24/4/2009

inanç / öz aramızdı


insanların toplumsal kabullere uyarak veya sezgisel kavrayışa dayanarak benimsedikleri kanaatlere inanç denir. değer yargılarının ve dünya görüşlerinin farklılığının temelinde inançlardaki farklılık yatmaktadır.

// kanaatimce//, ispatlama gereği duymadan "bilinen kesin doğru" kabul ettiğiniz şey, inandığınız şeydir. şüphe ve bilgi arasındaki zaruri basamak inançtır. bütün insan bilgisi, insanın inançlarının bir türevidir, daha doğrusu bilgi bir inanıştan ibarettir.

indüksiyon metodunu kullanan tabiat bilimlerinde inanç kavramının bir yeri var mıdır, yok mudur sualinin müzakeresini başka bir zamana bırakarak deduksiya metoduna dayanan ahlak ve hukuk gibi alanlara odaklandığımız zaman, insanların etik kanaatlerini edindikleri süreçlerin başlıca iki safhaya ayrıldığını görmekteyiz. bunlardan birincisi temel değerlerin seçimi, ikincisi de bu değerleri girdi olarak kullanmak suretiyle etikle ilgili konuların muhakeme edilmesi. muhakeme usulümüzü teşkil eden deduksiya metodunu evrensel standart kabul etmekteyiz. (elbette ahlaki değer yargılarını tabiat hadiselerinden türetmek üzere induksiyon metodunu kabul edenler de olabilir, ama genellikle david hume denen adamdan bu yana bu yol bildiğim kadarıyla pek kullanılmadığı için, bu hususu en azından şimdilik gözardı ediyoruz.) malum olduğu üzre, deduksiya metodu, doğru olduğu kabul edilen iki hükümden, bir netice çıkarmaya yarar. baştan kabul ettiğiniz hususlarla, vardığınız neticeler arasındaki tutarlılığı denetler, ama baştan kabul ettiklerinizin doğruluğunu denetlemez. dolayısıyla "öncüllerin doğru olduğunu kabul edersek" kaydıyla neticeyi ispatlar, ama bu mutlak bir ispat değildir. zira neticenin mutlak kesinlik taşıması için önce öncüllerin ispatlanması gerekmektedir, halbuki deduksiya metodu öncülleri ispatlamamaktadır. öncüllerin ispatlanmış olması için daha önce, daha başka öncüllerden hareketle başka bir deduksiya ameliyesi yürütülmüş olmalıdır. birbirini izleyen deduksiya basamaklarını geriye doğru izleyerek, kanaatlerimizin temelini aradığımızda, silsilenin bir noktada durduğunu görürüz. bu nokta, deduksiya metoduyla ispatlanmamış iki önermenin kullanıldığı ilk deduksiya basamağıdır. bu ilk iki önermeye aksiom diyoruz. bunları ispatlamaya çalışmazsınız, çünki mümkün değildir. sadece seçer ve kabul edersiniz. sonraki safhalardaki bütün muhakemenin doğruluk değeri, seçtiğiniz aksiyomların doğru olup olmamasına bağlıdır. buraya kadar pek bir fikir ayrılığı yok ve esasen deduksiya maddesinde söylediklerimizi tekrarladık. inanç kavramının anlaşılmasında dedüksiyonun nasıl işlediği mühim bir nokta. aksiyomlarımızı nasıl seçiyoruz sualinin cevabı, inanç kavramında yatıyor, aksiyomlar inançların ifadesidir ve inançlar aksiyomların perde arkasıdır. fikir ayrılığı bu noktada çıkıyor.

bir grup insan "biz asla bir şeye inanmayız, biz sadece bildiklerimizi kabul ederiz" görüşünü savunuyor. başka bir grup insan ise "biz sadece doğruluğunu kesin olarak bildiğimiz şeylere inanırız" görüşünü savunuyor. iki grubun da inancın ne olduğunu anlamadığı // kanaatindeyim//.

inanmama iddiasındaki grup hakkında konuşacak olursak, bunların değer yargılarını nasıl edindikleri ile ilgili tatminkar bir açıklamaları bulunmuyor. bilmek için aklımızı kullanıyoruz. aklımız iki muhakeme metoduyla çalışıyor. bunlardan biri bize değer yargısı sağlamıyor. diğeri ise aksiyomlara bağımlı çalışıyor, ama aksiyomları ispatlayamıyoruz. "bunun doğru olduğunu biliyorum, çünki ispatladım" deniyor, nasıl ispatladığını soruyorsunuz, bir sürü dedüksiyon basamağını deştikten sonra karşınıza bir takım aksiyomlar çıkıyor. aksiyomları ispatlamadan, neye dayanarak "bunun doğru olduğunu biliyorum, çünki ispatladım" diyebilirsiniz? nasıl oluyor da farklı kişiler, farklı gruplar farklı ve çelişen aksiyomları benimseyebiliyor? neye dayanarak o grubun ya da şu grubun benimsediği aksiyomları değil de, bilhassa bu grubun benimsediği aksiyomları seçiyorsunuz? neye dayanarak seçtiğiniz aksiyomlara mantıksal zorunluluk muamelesinde bulunuyorsunuz? "bu doğrudur, çünki doğrudur" demekten öte bir şey yapıyor musunuz? bunun inanmaktan ne farkı olduğunu açıklayamadıkları halde, lafı geveliyorlar, çünki inandıklarını itiraf ederlerse, benimsedikleri fikri sistemlerin, aşağıladıkları dinlerden, epistemik planda bir farkının olmadığını kabul etmek zorunda kalacaklar. yahut belki de şartlandıkları için böyle düşünüyorlar, bilemiyorum.

inanmanın ispatı izlediğini savunan grup ise, düşünce sürecini tersinden izliyor. önce "ispatlamak ve bilmek" sonra "inanmak" diye bir şey olabilir mi? bir şeyi ispatladığınızı ve bu ispata dayanarak bildiğinizi iddia ediyorsanız, artık inanmak veya inanmamak diye bir mesele kalır mı? bu grubun inanmak kelimesine nasıl bir anlam yüklediklerini pek anlamıyorum, ama hangi anlamı yüklerlerse yüklesinler, bir fonksiyonunun olmadığı ortada. "dün akşam dayımgilin bize geldiğini biliyorum. bu yüzden dayımgilin bize geldiğine inanıyorum" cümlesinin saçmalığını görmek zor geliyorsa, bir de "dün akşam dayımgilin bize geldiğini biliyorum, ama dayımgilin bize geldiğine inanmıyorum" şeklinde söylemeyi deneyin. ikinci grubun söylediklerinden inanç kelimesini çıkardığınız zaman, söylediklerinin anlamı hiç değişmiyor, sanki o kelimeyi hiç söylememişler gibi. kelimeyi fonksiyonsuz duruma düşürmekle, aslında inanç konusunda susmuş oluyorlar. yani neticede bu grup da diğeri gibi inanmaksızın bilmek iddiasında. her iki grup da bilgiyi mümkün kılan bir inancın varlığını reddediyorlar.

şüphe ve bilgi arasındaki zaruri basamak inançtır dedik. her iki grup da, bilgilerine temel teşkil eden aksiyomları nereden bulduklarını söylemiyorlar. şüphe haliyle bilme hali arasında, yani bilmemekle bilmek arasında ne fark olduğuna, neyin bilgiyi sağladığına dair bir açıklamaları yok. eğer şüpheyi sonsuza kadar sürdürmeyi seçmemişseniz, yani bir şeyi bildiğinizi iddia ediyorsanız, yani karşınızdaki soruya bir cevap veriyorsanız, bunun kaynağı nedir? bu kaynak evrensel geçerliliği olan objektif bir kaynak mıdır, yoksa sübjektif midir? acaba herhangi bir şeyi bilme iddiasında olanlar, inanarak bilenler ve inanmadan bilenler olarak iki gruba ayrılabilir mi? bilindiği iddia edilen, ama nasıl bilindiği konusuna girilmeyen prensiplerin tek bir açıklaması var: inanç. sizi o aksiyomu değil de, bu aksiyomu kabul etmeye iten, ikisi arasında bir fark meydana getiren tek bir şey vardır: birine inanmakta ve diğerine inanmamaktasınızdır. bunun başka bir açıklamasına henüz rastlamadım.
16/3/2009

deduksiya / öz aramızdı


modern bilimin gözlemi (ve deneyi) temel metod kabul etmesine mukabil, antik bilim (bugünün insanına tuhaf gelebilir) mantık esasına dayanır. bu iki anlayış arasındaki farkı indüksiyon ve dedüksiyon kavramlarına indirgeyebiliriz. ilk ve ortaçağ bilim adamlarının, tabiat hakkında bilgi edinmek için, gözlem yapmak yerine akıl yürütme usulünü seçmeleri, geri zekalı olmaları, indüksiyondan habersiz olmaları veya bir atın ağzında kaç diş olduğunu öğrenmek için, dışarı çıkıp, bir at bulup dişlerini saymayı akıl edememeleri gibi bir sebepten kaynaklanmıyordu. indüksiyon metodunun, gelmiş ve gelecek, mümkün ve muhtemel bütün örnekleri, tek bir eksik bırakmadan tamamen gözlemlemeden kesin bir bilgi üretmeyeceğini düşünüyorlardı. başka bir deyişle, şu ana kadar görülen bütün atların kanatsız olması, evrenin bir yerlerinde kanatlı atlar bulunmadığını ispatlamaz. halbuki dedüksiyon metodunda // kesin bir bilgi//den hareket edilir ve mantıki mecburiyeti olan sonuçlara, yani başka kesin bilgilere ulaşılır. böylece "bütün atların kuyruğu vardır" gibi bir hipotezi ispatlamak için yapılacak şey bellidir: mantıken bütün atların kuyruklu olmak mecburiyetinde olduğunu göstermek.
antik bilim adamları, indüksiyon hakkındaki eleştirilerinde aslında haklıydılar, ama çok önemli bir noktayı atlıyorlardı. önermeler mantığının bütün yaptığı öncüllerle sonuç arasındaki tutarlılığı denetlemektir. eğer 1 nömrəli öncülünüz doğruysa ve 2 nömrəli öncülünüz de doğruysa, çıkacak netice mecburen doğru olacaktır. lakin kıyas size öncüllerinizin doğru olup olmadığını söylemez, sadece vardığınız neticelerin, baştan kabul ettiklerinize uyup uymadığını söyler. bu durumda 1 ve 2 nömrəli öncüllerin doğruluğundan emin olabilmek için daha başka bir şeye ihtiyaç vardır. tek metodumuz deduksiya ise, çaresiz, bunların doğruluğunu ispatlayabilmek için, daha başka öncüllerden, bu önermeleri sonuç olarak çıkarmak gerekir. bunun anlamı, sonsuza kadar geriye gitme imkanınız olmadığına göre, bir noktada durmak mecburiyetinde olduğunuzdur. başka bir deyişle, düşünce sisteminizin temel taşı olan aksiomları ispatsız olarak kabul etmekten başka bir çareniz yok. bu da bütün kesinlik iddiasını berhava etmektedir.
dekart amca en birinci önermesinin kendi kendinin ispatı olduğu gibi bir görüş atmış ortaya. diğer filozoflarsa, genelde aksiyomlarının ispata ihtiyacı olmadığını insanların gözüne sokmak için, yeri geldikçe "bu açıktır", "bu apaçıktır", "bunun böyle olduğu aşikardır", "this is apparent maaaan" gibi laflar ederler. bunların hepsi üçkağıtçılık. "bunun ispata ihtiyacı yoktur" cümlesinin meali: "hacım ben bunu ispatlayamıyorum, ama derdim de değil, bence bmc, yersen" şeklindedir. bu noktada durup bir nefes almak gerek.
ispatlama gereği duymadan "bilinen kesin doğru" kabul ettiğiniz şey, inandığınız şeydir. şüphe ve bilgi arasındaki zaruri basamak inançtır. bütün insan bilgisi, insanın inançlarının bir türevidir, daha doğrusu bilgi bir inanıştan ibarettir. tabiat bilimleri, doğrulama-yanlışlama, deneme yanılma usulüyle kendi yolunda düşe kalka ilerliyor, ama değerlerin, olgulardan bağımsız sayıldığı ahlak gibi, hukuk gibi aksiyomatik alanlarda, bizim eski deduksiya metodundan başka bir vasıtamız yok. bunun pratik neticesi şu: bu tür alanlarda söylenebilecek her şey, ancak söyleyeni ve onun inandıklarını paylaşanları bağlar, evrensel standart teşkil edecek bir zemin yoktur. mollanın, materyalist ve de hümanist efendileri "zındık" ilan etmesi, bu efendiler için ne ifade ediyorsa; onların mollayı "akıl dışı, çağ dışı, bilimsellikten uzak" diye itham etmeleri de molla için o kadar bir mana ifade eder. "bu akılcı ve bilimsel bir görüştür, bunu herkes kabul etmelidir" tavrının adı, epistemik dayatmadır.
13/3/2009


ağcaqanad / öz aramızdı


türkiyedeki telaffuza göre söylenseydi akçakanat olurdu adı, ama türkiyede sivrisinek deniyor buna.
fedakarlık etmeden zafer kazanılamaz. önce yatakta hareketsiz yatıp bekleyeceksiniz ki, mendebur gelip üzerinize konsun, kaşındıran, alerjik sıvılarını vücudunuza zerk edip kanınızı emsin, iyice karnını doyursun. karnı doyduğu zaman şişecek ve hantallaşacaktır, dolayısıyla daha önce gayet yüksek olan manevra kaabiliyeti iyice azalacaktır. şiş karınla uçtuğu zaman havada dolaşan bir kan damlasına benziyor. ayrıca bir vasfı da, ışığı aniden açınca sersemleyip ilk bulduğu yere konmasıdır. işte tam fırsat, hantallaşmış ve sersemlemiş düşmanı kolayca avlayabilirsiniz.
bunun bir çeşidi daha var, yakarca deniyor. daha çok kaşındırır, ama vızıldayıp uykunuzu bölmez. sabah uyandığınızda bir bakarsınız ki gece yakarcalar ısırmış her tarafınızı, haberiniz olmamış. bunların birini rusyaya diğerini amerikaya benzetsek sehv olur mu, bilemedim...
16/6/2009

adnan menderes / öz aramızdı


ikinci cihan harbinden sonra güç dengeleri değişince, türkiye ingiltere "tarafından " amerika "tarafına" geçmiş oldu. ingilterenin "sürünsünler, yoksa başımıza bela olurlar" siyasetinin yerini amerikanın "biraz kalkınsınlar da işimize yarasınlar" siyaseti aldı. amerikanın zorlamasıyla 1946 da çok partili sisteme geçildi ve ilk seçimler yapıldı. chp içinden ayrılan vekiller dp yi teşkil ettiler. ismet paşa "aşikar rey, gizli sayım" sistemiyle 46 da chp iktidarını sürdürmeyi başardıysa da ancak dört sene dayanabildi ve 1950 seçimlerinden dp galip olarak çıktı.
dp nin seçilebilmek için, yani chp nin önüne geçebilmek için, kendisine avantaj sağlayacak bir şeye ihtiyacı vardı. halkın chp iktidarından bunalmış olması belki yeterliydi, ama daha önce serbest fırka ve terakkiperver fırka denemelerinde olduğu gibi chp den ve temsil ettiklerinden rahatsız olanlar kitle halinde dp ye yöneldi. dp de bu kişileri elinde tutabilmek için "mukaddesatçı-muhafazakar" bir rol oynamak durumunda kaldı. yani türkiyenin amerikaya meyletmesi menderes ve dp iktidarının neticesi değil, sebebidir. keza "mukaddesatçı-muhafazakar" dalgayı ortaya çıkaran menderes ve dp iktidarı değildir, zaten ortaya çıkabilmek için fırsat arayan bu dalganın temsilciliğini üstlenmek rolü kendilerine düşmüştür. her iki konuda da dp hakim ve aktif değildir, cereyana tabi olmuştur.
25/5/2009