sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2014 Pazar

dincilerin izmir'i ve izmirlileri kıskanması / ihl

cumayı cumartesiye bağlayan akşam, gece yarısına doğru, alsancak istikametinden gelip güzelyalı istikametine gitmekte olan otobüste yapılmış bir tesbittir. yapan kişi otobüsün arka koltuğunda yarım yayılmış, bacaklarını açmış, horlayan kırmızı suratlı iblis sakallı göbekli elemanın yanındaki manitadır, yere oturup kafayı sağa sola sallarken icat etmiştir, sızmak üzereyken.

(sirkencubin 24/06/2009 11:51)

21 Nisan 2013 Pazar

kapitalizm sosyalizm ilişkisi / ekşi


kapitalizm ile sosyalizm arasındaki benzerlikler, farklılıklar veya bu iki kavramı bir arada değerlendirmek yoluyla kurulabilecek herhangi bir ilişki.

ortaçağ düzeni 12-13. yüzyıllarda avrupa'da yaşanan gelişmeler sonucu burjuvazinin palazlanmaya başlaması ile çatırdama yoluna girmiştir. rönesans, reform, aydınlanma, akıl, bilim, demokrasi kavramları esasta modernite ve batı medeniyeti bağlamında mânâ taşır. burjuvalar/ üretim ve ticaret kuvvetleri/ sermaye önce krallarla birlik olup ruhbanları ve aristokrasiyi tepelemiş, sonra ayaktakımını ayaklandırıp kralları uçurmuş ve yerlerine daha kolay manipüle edilen politikacı ve bürokrat tiplerini ikame etmiştir. sınıflararası güç mücadelesine paralel olarak zihniyet ve kültür konusunda da gelişmeler yaşanmıştır. iki alan birbirinin doğrudan sebebi veya sonucu olmasa da sonuçta paralel bir gelişme göstermişlerdir. bütün bu gelişmelerle ortaya çıkan yapı sermaye gücünün baş aktör olduğu bir "oyun"dur. ancak "yükselme dönemi dinamikleri" oyundaki diğer karakterlerin varlığını tehdit etmeye başlayınca "tepki dinamikleri" güçlenmiş ve belli bir dengenin kurulmasına sebep olmuştur. sosyalizm modern sanayi medeniyetinin frenidir. fren arabanın selametine hizmet eden aksam arasındadır. gidip bir ağaca toslamanıza engel olur. motorla zıt etki gösterse de aslında aynı yapının varlığına hizmet eder. toynbee'nin tabirini kullanırsak, her ikisi de batı medeniyetinin karşılaştığı meydan okumaya verdiği cevaplardır, ortak bir sürecin ayrılmaz sonuçlarıdır.

(örnekte kapitalizme motor, sosyalizme fren dedik diye, lafı tersinden anlayıp sosyalizmin gelişmeyi engelleyen bir takoz olduğunu söylediğimizi zanneden olursa, o kendisi takozdur. örneği fazla ciddiye almayın, sadece zıt etkili yapıların, ortak bir üst yapının faydasına işleyebileceğini açıklamak için kurguladım bu örneği. diğer yandan motor, fren, o kadar da uyumsuz değil hani...)

(sirkencubin, 25.02.2003 20:34)

karagöz-hacivat ilişkisidir, al gülüm ver gülüm ilişkisidir, iyi polis-kötü polis oyunudur. dünyanın her yerinde "göstericiler" ve "polis" çatışır, savunanlar ve karşı çıkanlar vecd içinde birbirine girer, ama sonunda hep kırılan kol yen içinde, yarılan kafa börk içinde kalır. balta dalları budar, köke dokunmaz, çünki ortada tek bir kök vardır, ortak.

(sirkencubin, 29.06.2004 12:31)

kapitalizmi yaşatan şeyler arasında sosyalizmi unutmamak gerekir. meydan tamamen sermayedarların aç gözlülüğüne kalsaydı sistem çoktan duvara toslayacaktı. din ise bu şeyler arasında yer almamaktadır. aksine sermaye ve üretim gücü, avrupa'daki gelişme sürecinde din kurumlarını baskı altına alarak ve hristiyan şeriatını hadım ederek hakimiyet kurmuştur. protestan iş ahlakının gelişen kapitalist kültürle uyum göstermesinden söz edilebilir, ancak bunun kapitalizm için bir temel direk sayılıp sayılmayacağı da tartışılabilir.

(sirkencubin, 08.02.2004 00:48)
#422619 - sirkencubin  - 29.10.2011   13:02

20 Ocak 2013 Pazar

ekşi sözlükteki din düşmanlığı / ekşi


zaman zaman sözlükte islam düşmanlığı şeklinde tezahür eden bir takım dinamikler olduğu fikri hatalı değildir. bunun aleyhinde fikir beyan eden arkadaşların atladıkları nokta, din aleyhinde bulunanların yeknesak bir kitle olmadıkları hususudur. siz fikrinizi beyan ediyor ve neyi niye hatalı bulduğunuzu izah etmek gibi gayet normal bir iş yapıyor olabilirsiniz. ama bir zümre var ki, değerlerini paylaşmadıkları kişileri küstahça, hakaretamiz ifadelerle aşağılamayı marifet bellemiş bulunuyor. mesela, "baş örtmek hatalıdır" ifadesi, düşmanca bir tavrı göstermez. ama "türbanlılar, kara çarşaflılar, pis hamam böcekleri, kahrolsunlar, mahvolsunlar" türü hezeyanlarla salya saçarak bağırıp çağırmak düşmancadır. mesela hatalı bulunan bir konuyu bir başlık açıp tartışmak, anlaşılabilir bir tavırdır. ama belirli konuları, son derece sığ argümanları evirip çevirip kırk defa geveleyerek, tekrar tekrar aynı tartışmaları açmak düşmancadır. bu tür başlıklara baktığınızda gördüğünüz, bir iki kişinin makul bir diller kaleme alınmış tespitleri, uzun ve ayrıntılı analizleri ile yirmi otuz kişinin ikişer üçer satırlık, birer paragraflık teraneleri olur. bu teraneler, esasen önceki analizlerin dışına çıkan, onların üzerine bir şey ekleyen vasıfta değildir. sadece sözlüğü bir tepki arenası zannetmekten mütevellit tavırlardır. bu iki tavırdan hangisinin daha yaygın olduğunu, tespit etmek kolay değil. zira yazarları "a grubu-b grubu" gibi ayırıp saymaya kalkışanız bile, aslında bir insanın zaman zaman bir türlü, zaman zaman diğer türlü davranabilmesi veya iki uç arasında farklı noktalarda bulunabilmesi gibi sebeplerle net bir şey söyleyebilmeniz zor. bunun yanında iki gruptan hangisinin daha çok sesinin çıktığı da cümlenin malumu.

bu arada, okuma yazmayı seven ve araştırmacı vasıfta kişilerin, yani geniş perspektiften bakabilenlerin dinlerin zararlı olduğu gibi bir kanaate ulaşacakları, dolayısıyla din düşmanlığının olağan olduğu tarzında değerlendirmeleri elimde olmadan yadırgıyorum. tamamen aynı zeka ve kültür seviyesine sahip iki insan, aynı verileri değerlendirerek tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir. perspektifin genişliği kadar durduğunuz nokta, bakış açınız da önemlidir. konuyu hangi yetkilik seviyesinde incelediğiniz kadar, düşünce sisteminizi hangi kabullerden başlayarak kurduğunuz ile de ilgilidir. düşünce özgürlüğünden bahsedenlerin, düşünceye üniforma giydirmeleri tuhaf.

tartışma konusunun din düşmanlığı mı, dindar düşmanlığı mı olması gerektiği hakkındaki mütalaaları da benimsemek güç. bir kere dindar düşmanlığı, din düşmanlığını da aşan bir husus, "kişisel değil, prensip meselesi" diyebileceğiniz noktayı çok geride bıraktığınız anlamına geliyor. "tartıştığımız konu din, bireyler ve inançları değil" de katıldığım bir ifade değil. din tartışılırken inanç da tartışılıyor. kişilerin inançları ile hiç ilgili olmayan bir din tartışmasını nasıl yapabilir bir insan, bilemiyorum. kaldı ki konu çoğu zaman bireylere kadar da uzanıyor. siz uzatmıyor olabilirsiniz, ama pekala kişiler odağa alınıp, seviyesiz yaklaşımlar sergilenebiliyor.

yine arada bir yerlerde geçen, "dinin güzellikleri gösteren şeyler yazanlara kötü bir tepki gösterilmezken, dinin kötülüklerini gösteren doğruları yazanlara bir cephe alınmaktadır. dine düşmanlık yoktur" ifadesi de ilginç. dinden taraftar olmak suretiyle bahseden yazılara epeyce kötü tepki gösterebiliyor. sadece belirli bir tartışmada anlaşılmayan bir noktanın açılması için gönderme olmak üzere yazılmış, hiçbir şiddetli ifade ihtiva etmeyen, sadece teknik bir konuyu en kısa ifadelerle açıklamaya çalışan birkaç satır yazı bile, bol miktarda çok kötü oyu alabiliyor. iki satırlık bir duanin mealini yazmak isteseniz, yahut yanlış yazılmış, yanlış açıklanmış bir şeyi düzeltmek isteseniz, "way efendim, sol frame arapça yazılarla doluyor" türü tuhaf tepkiler ortaya konabiliyor. iki adım geri çekilip tabloya biraz uzaktan bakın. bence din ve dindarlar aleyhine gösterilen tepkiler, dindarların tepkilerinden çok daha fazla yer tutuyor. üstelik dindarların tepkileri çoğu durumda ikinci adım. yani durup dururken ortaya atılmamış, birileri çıkıp bir şeyler söylemiş, insanlar bir şeyleri savunma ihtiyacı hissetmiş. herkes sizin gibi düşünmek zorunda değil. benim gibi düşünmüyorsan, düşünmüş sayılmazsın da bence şık bir ifade değil. ama "dinin kötülüklerini gösteren doğrular" kısmına bayıldım doğrusu.

bir de "din aleyhine soylenen her sozu dusmanlık olarak algılanma biçimidir, din'in bu gibi durumlara toleransı olmadığından 'ahanda inancıma saldırdı' tepkisi verilir" denmiş. evet, gerçekten de insanlar zaman zaman bir eleştiri karşısında mı, yoksa bir hakaret karşısında mı kaldıklarını ayırt etmekte güçlük çekiyor olabilirler. değer verdiğiniz bir şey hakkında hoşlanmadığınız şeyler söylenmesi, en hafifinden bir güceniklik hissi uyandırabilir, hissi aşıp karşınızdakinin asıl tavrını objektif bir bakışla anlamaya çalışmak lüzumunu atlarsanız, o noktada yanılabilirsiniz. ancak bunun yanında din aleyhine söz söyleyenler de bazen ikisini ayırmakta güçlük çekiyor kanaatindeyim. dinin toleransı zannedilenden fazladır. hatta bazen dindarların zannettiğinden de fazla olabilir. ama her şeyin de bir sınırı vardır. gerçekten de birileri inancınıza saldırıyorsa, tepki vermemeniz asıl zemmedilecek olandır.

nihayet "sözlükte din düşmanlığı olarak adlandırılan şey, genellikle özgür irade ve mantığımızı kullanarak din hakkında eleştirilerde bulunmamız, kendimizce gördüklerimizi göstermeye çalışmamızdır" ifadesine de katılmıyorum. sözlükte din düşmanlığı olarak adlandırılan şey, ne söylendiğinden ziyade, nasıl söylendiği ile alakalı, kanaatimce. uslûp meselesi yani.

ırkçılık, faşizm, milliyetçilik / milli


ırkçılık

ırklar arasında nihai bir farklılık gören ve kendi ırkını diğer ırklardan üstün kabul eden, buna dayanarak başka ırklardan fazla ve farklı haklar talep eden bir görüştür. bu fikri savunabilmeniz için bütün ırkların tek bir insandan türediğini gözardı etmeniz gerekir, saf ırk bulunmadığını da gözardı etmeniz gerekir. bir ırkın diğerlerinden üstünlüğünü açıklayacak bir referans bulmak da zordur, soyunuzun "kutsal" olduğunu mu söyleyeceksiniz? peki ama neye dayanarak? nereden geliyor bu kutsallık ve öyle olduğunu nasıl biliyorsunuz? üstünlüğü kültüre veya tarihe mi dayandıracaksınız? kime göre, neye göre? neyin üstünlük vesilesi olduğuna kim, nasıl karar verecek? biyolojik sebeplerle mi açıklayacaksınız üstünlüğü? hangi faktörler daha üstün kabul edilecek, kim, nasıl karar verecek? iş biyolojiye dayanırsa, aslında zuluların üstün ırk olduğu fikrini hangi argümanlarla reddedeceksiniz? üstün ırk fikrinin "çünki öyle" demekten başka bir dayanağı yoktur ve onun gerçek anlamı da "ben hak-hukuk işlerini keyfime göre halletmek isteyen, adaleti nalıncı keseriyle tanımlayan, kendimden -ve kendimden saydıklarımdan- başkasını insan yerine koymak istemeyen egosu himalayalarda gezen, egoizmi aya, fezaya çıkmış biriyim" demektir. 01/07/2009


***

milliyetçilik, faşizm

milliyetçilikle faşistliğin karşılaştırılması abestir, milliyetçi olmakla ırkçı olmak karşılaştırmasının aksine bunlar birbirinin mukabili değildir.

faşist kelimesinin üç anlamı var: birincisi italyadaki mussolini tayfasının ismi bu. ikincisi devlet veya örgüt otoritesine dayalı baskı ve şiddet uygulayanlara deniyor. üçüncüsü komünistler için komünist olmayan, hatta kendi fraksiyonlarından olmayan herkes faşisttir. türkiyede genelde üçüncü anlamıyla kullanılıyor, ama bu bizi alakadar etmez, kullanan geri zekalıların sorunu. birinci anlamı da pek bizi alakadar etmiyor. üstünde durmamız gereken ikinci anlamı.

milliyetçilik de farklı şekillerde tarif edilebilir, farklı milliyetçilik anlayışları olabilir, o kadar derine inmeden kısa bir tanımla geçeceğiz: milliyetçilik bir millete mensubiyet şuuru taşımak, ona hizmet gayesinde bulunmaktır.

şimdi konumuza dönelim: millete hizmet şuuru taşımakla otoriteye dayalı baskı uygulamak arasındaki fark nedir? siz bunu cevaplamadan bir soru daha sorayım: galatabahçe fitbol takımı ile sallabolu belediyesi itfaiye teşkilatı arasındaki fark nedir? ikinci sualin cevabı: n'alaka? birinci sualin cevabı da aynı. biri fikriyatınızda hangi değerleri esas aldığınızla alakalı bir konu, diğeri fikriyatınızı hayata geçirmekte ne tür usüller kullandığınızla alakalı. faşist bir milliyetçi olabilirsiniz veya faşist olmayan bir milliyetçi olabilirsiniz veya faşist bir sosyalist olabilirsiniz veya faşist olmayan bir sosyalist olabilirsiniz veya faşist bir islamcı olabilirsiniz veya faşist olmayan bir islamcı olabilirsiniz...

sormak gereken şu: bir milliyetçi faşist olmalı mıdır, olmamalı mıdır? bu suale pratik bir cevap arıyorsanız tek partiyle yönetilen ülkelere bir göz atabilirsiniz, her şeye az sayıda kişinin karar verdiği ve zorla yaptırdığı yerlere bakabilirsiniz. genelde böyle bir uygulama kendini herkesten akıllı sanan, her şeyi bildiğini sanan, vicdansız ve merhametsiz bir grubun olmadık işlere kalkışıp yüzüne gözüne bulaştırması ve herkesin canını yakması, işleri çıkmaza sokmasıyla sonuçlanıyor. sualimize teorik cevap da aranabilir, ama lüzum görmüyorum şimdi. aklıselim sahibi hiçbir kimse kendi fikrinden başka hiçbir fikre hayat hakkı tanımayan, kafasına göre tehdit olarak tanımladığı her şeyi zor kullanarak bastırmaya kalkan birinin peşinden gitmez, dolayısıyla gerçek bir türk milliyetçisi faşist olamaz.

güzel kardeşim, milletine bağlılığın, onu savunma iraden çok güzel, kutlu olsun. ama heyecanın aklını örterse iyi niyetle kötü işler yaparsın. öfke ve hamaset dolu nutuklarla yetinme, oku, düşün, çalış, üret. yıkmayı değil yapmayı esas al, kovmayı, dağıtmayı, parçalamayı değil, birleştirmeyi, toplamayı hedef al. kibirlenme, kendini kimseden ulu görme. hakka, hukuka dayanmadan kimseyi incitme. gönül kazanmanın kafa kırmaktan büyük bir fetih olduğunu unutma. 09/07/2009

19 Ocak 2013 Cumartesi

kızıllar / öz aramızdı


muhsin beyin vefatı ile bir kere daha gördük ki, sovyet rusyaya hayran olmak gerekmektedir, zira kendileri propaganda ve beyin yıkama usûlünün üstadıdır. otuz yıl geçti, köprülerin altından çok sular aktı, köprüler yıkıldı, yeni köprüler yapıldı, o yeni köprülerin altından daha yeni başka sular aktı, kanlarını içlerine akıttı kimileri, yaralarını sarıp yola devam ettiler. kimi tekrar düşündü, haksızdık dedi. kimi tekrar düşündü haklıydık dedi. kimi biraz haklıydık, biraz haksızdık, ama onlar daha haksızdı dedi. kimi pişman oldu, kimi fikir değiştirdi, kimi şimdi olsa yine aynısını yapardım dedi, kimi şimdiki aklım olsa yapmazdım dedi, kimi ben olsam ben de öyle yapardım dedi, kimi ben asla öyle yapmazdım dedi. pek çok şey değişti, pek çok kişi değişti, dünya değişti, bilinenler değişti, fikirler değişti, idealler çok değişmese de hedefe gittiği düşünülen yollar değişti ve hatta rusya bile değişti, tiranlıktan olmasa da sovyetlikten istifa etti amma ve lâkin bir şey hiç değişmedi. bizim kızıllar otuz senedir politbüronun bıraktığı yerde otluyorlar, at gözlükleri ilk günki kadar sıkı, kinleri, düşmanlıkları, hınçları, saldırganlıkları, küstahlıkları, "hedef göster-karala-yaftala-alay et-tahkir et-küçük düşürmeye çalış-kurtarılmış bölgelerde kurduğun devrim mahkemelerinde yargılayamasan bile halkın gözünde mahkum etmeye çalış-kalaşnikofla infaz edemediğini kaleminle infaz et" taktikaları zerre miskal değişmedi, ıssız adanın japon askeri gibi hâlâ aynı savaşı yaşıyorlar kendi alemlerinde, öyle bir kurulmuş ki zenberekleri hâlâ boşalmadı, ne bitmez tükenmez dertleri, ne derin yaraları varmış meğer...

ittihat ve terakki, teşkilat-ı mahsusa, birinci harp, halk fırkası, "milliyetçilik lazımsa biz yaparız, komünizm lazımsa biz getiririz", ikinci harp, amerika, rusya, "özel harp dairesi lazımsa biz kurarız", küçük çocuklar, büyük idealler, büyük aldanışlar, kuklacının parmakları, "iti ite kırdıralım", mafya, derin devlet, daha derin devlet, çetelerin çetesi, ayığışı, sarıkız, "biz asılız, biz istemezsek hiçbir şey olmaz"...

yanlış yapmış muhsin bey, anayasal düzeni papatya zoruyla değiştirmeye çalışan bolşeviklere katılmalıymış, böylece ambalajı yeni açılmış gibi her dem ter ü taze kalabilirdi...
16/4/2009

bu yazı ifade ettiğimiz kanaati destekleyen bir örnek mahiyetinde. görüyoruz ki bir kısım insanların zihinleri imalat anında yüklenen sistemden başka bir şey kabul etmeyen bir bilgisayar gibi donup kalmış. hâlâ aynı klişeler üzerinden düşünüyorlar (!) ve başkalarına hesap sormaya kalkmadan önce kendileriyle hesaplaşmak gibi bir kaygıları yok. hâlâ karşılarındaki insanı görmeye, tanımaya cesaretleri yok, bu yüzden faşist yaftasının kolaycılığına sığınıyorlar, hayallerindeki bir şeytanı taşlamaya devam ediyorlar. zihinlerindeki taşları tek tek söküp tekrar yerleştirmeye cesaretleri yok, bu yüzden aslında neler olup bittiğini anlamaya bu kadar uzaklar. sovyet formatlı iki bitlik makinalar, sevsinler sizi... halk? memleketi abd emperyalizmine satan faşistler? emperyalizme karşı savaşan yurtsever devrimci gençler? sahibinin sesi kızıl yıldız plakları... yalnız siz yaralanmadınız; gencecik fidanlarımıza, koçyiğitlerimize, aksakallarımıza, kocalarımıza kıydınız. bizi uşağı sandığınız devlet, bizi de darağaçlarına çekti, bizi de zındanlarda çürüttü. kaçaklık, sürgünlük nedir, işkence nedir biz de biliyoruz. ama yalnız siz hâlâ yaralısınız, çünki bir kan davasını hayatta tutmak için kendi yaralarınızı her gün kaşımayı, kurcalamayı otuz yıl boyunca ihmal etmediniz. bir memlekete sahip çıkmak, bir millete hizmet etmek ne demektir, gerçekten hiçbir fikriniz yok. yazık...
17/4/2009

kommunizm / öz aramızdı


yeryüzünün gördüğü en kanlı ideoloji. bu ideolojiyi benimseyenlerin bir çoğunun kendilerinden başka herkese faşist diye saldırması, psikolojideki yansıtma/ refleksiyon mekanizmasını hatırlatıyor. bu kişiler silahlı propaganda metodunu benimsemeleri yüzünden pek çok ülkede kanlı olayların başlamasına sebep olmuşlar, hakimiyeti ele geçirdikleri bölgelerde sayısız katliamlarda bulunmuşlardır.

kendi taraflarına çekebildikleri kişiler üzerinde şartlandırarak programlama, beyin yıkama metodunu kullanırlar. karşıtlarına yönelik olarak saldırı ve yıldırma taktiklerini benimserler. oturup kommunizm başlığında kendi fikirlerini anlatmak, savunmak yerine sağa sola sataşmaları, olayları kişiselleştirmeye kalkmaları, yetişme tarzlarından ileri gelmektedir. münakaşa sırasında sık başvurdukları bir mantık hatası, fikir üzerinde konuşmayı bırakıp "siz filan filan katillerle aynı fikirleri benimsiyorsunuz" suçlamasında bulunmaktır. bozuk plak gibi isimlerini tekrarlayıp durdukları kişiler gerçekten katil midir, yahut kaçı katildir, olaylar hangi şartlarda cereyan etmiştir durup düşünmezler. onlara göre kendilerinden olmayan herkes faşisttir, bütün faşistler de katildir. kana buladıkları ülkeleri, kendi yaptıklarını gözden gizleyip kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar, halbuki mızrak çuvala sığmaz, eyfel kulesi hiç sığmaz... komünizmi, komünistlerin retoriği ile özetlemek gerekirse, stalin gibi, mao gibi, pol pot gibi heriflerin ideolojisidir.

istatistik dehası araştırmacı arkadaşlardan aşağıdaki sayıları da bekliyoruz: -solcular tarafından öldürülen sağcılar
-örgüt içi infazlarla ve fraksiyonlar arası çatışmalarda solcular tarafından öldürülen solcular
-marksizmin uygulandığı ülkelerde devlet ve parti tarafından işlenen cinayetler de dahil olmak üzere, sol örgütler tarafından işlenen katliamların bilançosu...
27/4/2009

deniz baykal / milli


chp'nin günah keçisi. sanki chp tabanı çok muhteşem bir toplulukmuş da baykal onları temsil edemiyormuş gibi, her şeyin faturası baykal'a kesiliyor. kanaatimce chp'ye fazla bile baykal... kimi zaman sürdürdüğü rolden sıkılmış, atraksiyon arıyormuş gibi bir hali oluyor. chp'liler tarafından topa tutulan edibali açılımı gibi, kürsüden tek parti zihniyeti eleştirisi yapması gibi... belki de için için bırakıp gitmeyi arzuluyor, toroslarda bir bağ evine çekileceği günlerin hayaliyle yaşıyor, kim bilir...
21/05/2009

12 Ocak 2013 Cumartesi

ideoloji / ihl


cemil meriç "ideolojiler insan idrakine giydirilmiş deli gömlekleridir" diyor. gerçekten de bazen faydalarından çok zararlarına rastlıyoruz. "idealar aleminden" devşirdiğiniz soyut bir takım oyuncaklardan oluşan bir set ile, somut dünyayı anlamlandırma ve biçimlendirme çabası, bazen verimli sonuçlara yol açsa da, zaman zaman da sadece dar bir bakış açısını ve kısmî bir gerçekliği temsil ediyor. üzerinde ısrarcı olunması ve hele şiddet yoluyla uygulanmaya çalışılması ise telafisi mümkün olmayan acıları doğurabiliyor. özetlersek aydın bir insanın fikir hayatında tuz kadar yer vermesi gereken bir şey olsa gerek. farklı ideolojilerin sağladığı değişik bakış açıları, meseleleri çözmemize yardımcı olurken, "avuç avuç" bir şeylerin içine boca etmek işin tadını kaçırabilir.

bir de bunların "bizden olan insanı ortaya koymak için var oldukları" ifade edilmiş. "biz" kavramının nasıl doldurulacağı gerçekten ciddi bir mesele, hem bu başlıkla ilgili değil, hem belki de beni aşan bir konu. ama biz kavramının yolunun özellikle ve öncelikle ideolojilerin içinden geçirilmesi ülkelerin toplumlarının benlik şuurlarında ciddi çatlamalara yol açabilir diye düşünüyorum. "biz" kendimizi tarif etmek için falanizim veya filanizimden daha iyi bir şey bulamaz mıyız? "-izm"ler yokken biz de yok muyduk? amcam "bizden" ama dayım "öteki" mi? peki o zaman bu ülkede yaşayan insanların asgari müşterekleri, ortak noktaları ne? acele verilmiş bir hüküm gibi görünüyor (belki de ben anlamadım, yazar konuyu açarsa müteşekkir olurum). naçiz kanaatim -mesela- bir belediye başkanını seçerken gereken kriterin hangi kampa mensup olduğundan farklı şeyler olması gerektiği. şehrin yüzünü güldürebilecek bir kişiyse varsın sizden olsun kardim.

(not: "burası türkiye kardeşim, herkes kadrolaşır, bilmiyor musunuz? "sağcılar" gelir, "takunyalıları" doldurur her yere, solcular gelir, eski tüfek militanları" düz mantık değil, sadece bir tesbit. "ve birinin iyi yahut kötü olduğu ile ilgili tek kriter "bizden mi, değil mi?" düsturudur. çekiverin kuyruğunu gitsin" sözleri ise, bir şeyleri desteklemekten ziyade mevcut durumdan şikayet etmek sadedindedir. "siz" ile ilgili olduğu kadar, "biz" ile de ilgilidir. ayar konusu ile ilgili bkz'ı da anlamış değilim, sen şimdi ayar mı verdin yani? hadi ya?)

(sirkencubin, 23.07.2003 12:03 ~ 24.01.2006 09:40)

ilginçtir, güzel memleketimde ideoloji deyince insanlar daha çok sosyalizm, komunizm, bolşevizm vb akımları anlamaktadır. ideolojiye önem veren bir insan pekala akp'ye de oy verebilir, liberal partiye de, anap'a da. oraya buraya gitmem, onu bunu yemem, içmem tripleri ise ideoloji ile ilgili olmaktan çok basit protesto gösterileridir, belki ideolojinin uygulamasında, teferruat kabîlinden hususlardır (-hayır kardeşim, ideolojiye önem veren insan halkın kadıköy meydanının içine etmez, şahsî harcamalarını bakanlık bütçesinden yapmaz, toplum içinde kulağını karıştırmaz, sınavda kopya çekmez, hatalı sollamaz, çalmaz, çırpmaz, kazıklamaz... alll-looooooo, ideoloji diyorum boru mu buuu?- ehem öhhö, ne diyorduk?). toplumumuzun olmadık adamları yüceltebilmesinin muhtelif sebepleri vardır, akıl fikir eksikliği, değer yargılarının, toplumsal devamlılık unsurlarının aşın(dırıl)mış olması gibi pek çok şey sayılabilir, sıra ideoloji eksikliğine gelene kadar akşam olur. insanın aldatılma sonucu kendisinden olduğuna inandığı mihraklara oy vermesi mhp ile, akp ile sınırlı değildir (nedendir bilinmez serdedilen örnekler hep tek taraflı). chp de -mesela- etnik kimliklere, çeşitli toplumsal guruplara, sınıflara sahip çıkmak iddiasıyla halkın oylarını sömürmek gibi bir alışkanlığa sahiptir. hep diyorum ya, konu hangi kampa mensup olduğunuz değil, ideoloji eksikliği hiç değil. ideolojinin eksikliği değil fazlalığı var memlekette.

soyut bir hakaret kelimesi değil. işin tabiatı bu: düşünme faaliyetinin temel dinamiklerinden biri soyutlama. ideoloji de bu faaliyetin ürünlerinden biri. somut dünyada gözlediğiniz bazı şeyleri soyut fikirlere uygulayarak tekrar kurguluyorsunuz (idea kelimesinin ne demeye geldiğini hatırlayın). her türlü düşünce faaliyetini ideolojiye indirgemek asıl insanı küçümsemek oluyor gibime geliyor.

(sirkencubin, 23.07.2003 23:30 ~ 24.07.2003 12:33)
#2273423 - sirkencubin  - 29.10.2011   18:51

9 Ocak 2013 Çarşamba

laikçi / ihl


kelime hatalıdır, ama işaret ettiği kavram gerçektir. bir yandan neyin ne idüğünü kestirmek, toparlayıp bir analiz yapmak zaten zor bir iş iken, bir yandan da söz söyleme melekelerimiz de dumura uğramış olunca, anca bu kadar bir şey çıkıyor ortaya, abdurrahman çelebidir efendiler, idare edin, parmağı boşverin, nereyi gösteriyor diye bakın.

sık sık kullandığımız sol kelimesi hükmünü yitirdi ve yalama oldu. zaten hakikati ifade etmekten ziyade kafa karıştırıyordu. memleketin ahvali sağ ve sol diye özetleyebilecek kadar basit değildi. işte laikçi de sol diye bir torbaya toplanan kalabalıktan bir kısmını ifade etmeye yarar.

geriye doğru bahsi geçenlerin izini sürdüğümüz zaman, üç tarz-ı siyaset zamanlarının "garbçı" taifesini karşımızda bulunuyoruz. vaktiyle bir azınlık idilerse de, ittihatçılar gibi bir zümreyi içlerinden çıkaracak dinamizmi gösterdikten başka, ittihat ve terakki'nin islamcı ayağını kesip, türkçü ayağını budamayı da becerdiler. nihayet himaye altında bir sınıf halini aldılar. yönetici elitin toplumsal payandasını teşkil eden bu sınıfa jöntürkler diyoruz. işbu sınıfın bir buçuk ideolojisi abdullah cevdet kafası üzerine kadük edilmiş milliyetçilikten ibarettir. (bkz: pilav üstü az kuru) ismet paşa önce o yarım milliyetçiliği de ortadan kaldırıp sonradan bir de ortanın soluna meyledince, adları solcuya çıktı arkadaşların. fakat bolşeviklerle farklarının giderek daha fazla sırıtmaya başlaması yüzünden, bu sol lafı pek sakil kalıyor artık. kendileri de çok emin değiller zaten vaziyetten. seksen darbesinden sonra komünistlik sevdasından vazgeçip, görüşlerini çağdaşlık kelimesi üzerinden ifade etmeye başladılar. o ara laiklik bu kadar vurgulu değildi, sonradan doksanlarda filan bilhassa kendilerini laiklik kavramı üzerinden ifade etmeye başladılar. iki binli yıllarda bir kısmı bir buçuk moduna geri döndü, onlara ulusalcı deniyor. bir kısmı da daha evvel garpçılık ve inkılapçılık kelimeleriyle de ifade edilen pozitivist tripler üzerinden yola devam ettiler. onlara da laikçi deniyor.
#41878 - sirkencubin  - 16.04.2009   13:09

8 Ocak 2013 Salı

türban / ihl

başörtüsü türban farkı


türban (1) sihler tarafından sarılan bir sarıktır.

türban (2) bir hanım başlığıdır, sih türbanına benzer, mesela emine beder hanım bunu giymektedir. latife hanım, halide edip gibi hanımların da türbanlı fotoğraflarını gördüğümü hatırlıyorum.

türban (3) batılılar sarık için türban derler.

başörtüsü: türkçe'de başa örtülen herhangi bir şey demek olsa da, bilhassa hanımların başlarına örttükleri kare veya dikdörtgen şeklindeki kumaşlara denir. tülbentten ipeğe pek çok farklı kumaştan olabilir. yazma, dastar, eşarp gibi farklı isimlerle anılan türleri de bulunmaktadır.
#2272878 - sirkencubin  - 29.10.2011   02:49

türban: 

bone üstü transparan türban tarzında yeni bir versiyonu icat oldu bunun, kimlikle aldanmak hadisesinin yeni bir numunesi.
#131884 - sirkencubin  - 05.05.2009   14:23

eskiden zinhar ağzıma almıyor iken, artık kullanmaya başladığım kelimedir. kimse kusura bakmasın, başına eşarp bağlayıp da tesettürün yanından geçmeyenlerin kullandığı örtü (!) ile, başı açıkken bile mesture halini muhafaza edenlerin kullandığı, veya kiminin keşke imkan olsa da kullansam dediği, yahut kiminin keşke nefsimi aşıp da kullanabilsem diye dertlendiği örtüyü aynı kelimeyle anmak hoşuma gitmiyor. birine türban, diğerine başörtüsü diyorum, ikisini birden kastediyorsam, daha ziyade eşarp diyorum.
#132003 - sirkencubin  - 05.05.2009   14:39

şekil 1 a'da da görülebileceği gibi, paradigmalar arasında diyalog değil, karşılıklı monolog olabiliyor ancak. ancak bu şartlarda bile dürüst olmak, adam gibi tanım yapmak gerekli. islamcıların lugatinde başörtüsü ve türban diye iki ayrı kavram yok, aslolan kavram tesettür; bunun başla ilgili kısmına da başörtüsü deniyor. türban ise 1) sih sarığı 2) saçları toplayan, boynu örtmeyen, şeklen bir sarığı andırabilen bir çeşit kadın başlığı için kullanılıyor, yani normal türkçe manasında. tesettürün mahiyetini tartışmak için tesettür maddesi daha uygun, burada sadece islamcılar açısından tesettür konusuyla ilgili türban diye bir kavram olmamasına işaret etmek kafi. jöntürk tayfasının lugatinde ise, tesettür bir madde başlığı değil, en azından islami anlamıyla tesettür kavramı, bu vatandaşların zihninde yer almıyor. dolayısıyla başa mahsus örtüleri tesettür kavramı bakımından ele almıyorlar, bizim bir başlık altında topladığımız ve bütünlük içinde ele aldığımız kavramları farklı noktalara taksim ediyorlar. türban ve başörtüsü ayrımı da buradan çıkıyor. başörtüsü halk tabakasının kullandığı geleneksel örtü şekilleri için tahsis ediliyor, tülbent, yazma, yağlık ilh. türban ise muhafazakar sınıftan kadınların kullandığı ve "modern" vasıf taşıyan örtü için kullanılıyor. söylemlerine baktığınızda ilk anda daha çok üzerinde durdukları husus örtülenin ne olduğuymuş gibi dursa da; tavırları bütün olarak incelendiğinde, türban ve başörtüsü ayrımında neyin örtüldüğünden ziyade kimin örtündüğü hususunun belirleyici olduğu anlaşılıyor. "halk" yani köylüler, şehirlerin varoş kesimlerinde yaşayanlar, eğitim ve gelir bakımından alt tabakayı teşkil eden insanların başlarına ne örttükleri hiç dert değil, ancak sağ-orta tabakanın, muhafazakar sınıfın kadınlarının ne örttüğü çok önemli ve asıl kavga bu noktada kopuyor. zira halk tabakası ne kadar dindar olursa olsun, sistemin dönüşümüyle ilgili taleplerde bulunma nisbetleri düşük ve talep etseler bile, bunun gerçekleşmesi yönünde etkili bir faaliyette bulunmaları ihtimali fazla değil. aynı zamanda halk tabakası, sosyal hayat açısından bir rakip de değil. ancak muhafazakar sınıfa gelince iş değişiyor, bunlar hem "rakip" hem de rejimin keyfi bir yorumla uygulandığı sistem için, orta-sol tabaka (jöntürk sınıfı) ayrıcalıkları için ve "beyaz türk" hegomonyası için "tehdit" teşkil ediyorlar. kısacası parlakmış, pahalıymış, modeli öyle değilmiş, böyleymiş; bunlar boş laflar. rahmetli ninemin başına en parlak ve en pahalı eşarbı sıkmabaş modelinde bağlasaydık, bu yine de türban olmayacaktı ve kız kardeşim köyde tarlaya giderken başa sarılan sarı yağlığı başına örtüp fakülteye gitmeye kalksaydı, kapıyı tutan ceberrutlar yine de onu içeriye almayacaklardı, çünki jöntürk mantalitesine göre bacım örtündüğü zaman, yağlık da türban sayılıyor.
#282734 - sirkencubin  - 04.06.2009   11:39

6 Ocak 2013 Pazar

başörtüsü yasağı / ekşi


kavramların birbirine girdiği bir meseledir. türban diye bir şey yoktur, türban diye saçı toplayan, boynu örtmeyen malum başlığa denir ve bu konu içinde yer almamaktadır. başörtüsü her ne şekilde bağlanırsa bağlansın, saçları örtmekte kullanılan bir arp, yazma vb. örtüdür. farklı bağlama şekli ile kastedilen, başörtüsünün çene altından düğümlenip bırakılmaması ise, söz konusu şekil tesettüre tam uymadığı için tercih edilmemektedir. halk arasında da giderek yaygınlığını kaybeden bir şekildir, zira insanlar başlarını ya tam açmakta yahut tam örtmektedir. başörtüsünü doğru dürüst bağlamayı siyasi simge saymak gibi bir zihin şahikası ancak türkiye'de görülür herhalde. isteyen başörtüsünü istediği gibi bağlar, kime ne? ayrıca, normal denilen bağlama şekli ile bağlasalar öğrenciler başörtüsü ile derse girememektedirler. orduevlerini bilmem, ama askeri hastanelere de giremiyorlar.

klişe yargıları tekrarlayıp durmakla bir yere varılması mümkün değildir. türkiye'de rejim için en büyük tehlike "muhafız"larının paranoyaklığıdır. ülke insanının değerlerini ülke için tehdit olarak algılamaktır.

...

(sirkencubin, 12.07.2003 02:48 ~ 22.11.2005 10:23)

üniversitelerde her şey sömürülebilir, din sömürülemez, yassah hemşerimdir. kırk yıldır hocalar malum siyasi görüşlerin propagandasını kürsülerden yaparken, ülkenin aydınları olarak alkışlanmışlardır, üniversiteye siyaset girmemesi gerektiği ise neden sonra başörtüsü meselesi münasebeti ile hatırlanmıştır. bilimsel olması gereken, ama bir türlü olamayan bu kurumlarda, akademisyenler bilimsel kriterlere göre görevlendirme yapmak yerine bir yandan eşlerini dostlarını, bir yandan da siyasi bakımdan yandaşlarını kadrolara doldurmuştur. bu efendilere göre üniversite nasreddin hoca'nın türbesi gibi her tarafından dökülse de, haysiyetinin korunması için öncelikle başörtülülerin uzak tutulması gerekmektedir.

faraziyelerle bulandırılmaması gereken bir konudur aynı zamanda; (cevap vermek isterim diyeceğim, ama forum ağzı kaçacak...) isteyen pentagramla gelsin, isteyen haçla gelsin, isteyen rahibe kıyafeti ile gelsin, che resimli, kızıl yıldızlı tişörtle gelsin...

(sirkencubin, 12.07.2003 02:58)

bir örnek olarak, bu satırların yazarı askeri hastanenin kapısında inzibatın gelen teyzelere başörtüsü çözdürdüğüne şahit olmuştur. mesele şuraya girebilmek, buraya girememek değildir. mesele "vatandaş"ların, "halk"ın değerlerini taşıyan, kimlik şuurunu benimseyen kişileri mümkün olduğu kadar safdışı bırakmaya çalışmalarıdır. mesele salt rejim kaygısı da değildir üstelik, birilerinin 80 senedir yakasına yapışıp iliğini sömürdükleri devleti kimselere bırakmama kaygısıdır.

(sirkencubin, 12.07.2003 03:03)


(sirkencubin, 07.11.2003 09:52)

"insan gerçekten çok şaşırıyor. sanılmıştır ki, ‘başörtüsü’, türkiye’nin siyasal gündemine 1980’den sonra girmiştir ve 12 eylül rejiminin sol’a karşı islam’ı kullanma siyasetinin sonucudur! öyle değil! zira, ilk defa başörtüsünün, nisan 1968’de ankara üniversitesi ilahiyat fakültesi’nde bir kız öğrencinin başını örtmekte ısrar etmesi üzerine bir problem olarak gündeme geldiğini kimse hatırlamıyor.. hatice babacan adındaki bu kız öğrenci, (acaba, ekonomiden sorumlu devlet bakanı ali babacan’la bir sıhriyeti var mı?), başörtüsü takmakta direnince, fakülte’den uzaklaştırma cezasına çarptırılmış, bunun üzerine, kararı protesto eden öğrenciler, önce derslere girmemişler, daha sonra da boykota gitmişlerdi... ‘hafıza–i beşerin nisyan ile malul’ olduğuna ilişkin bir örnek... "


(sirkencubin, 23.11.2003 11:28)

(bkz: kellim kellim la yenfa)

(bkz: men çi guyem tanburam çi guyed)

(sirkencubin, 30.12.2004 14:50)

sorunlar ikiye taksîm olunur efendiler: sorun li aynihî ve dahî sorun li ğayrıhî. li ğayrihî sorunlar, es-sorunü'l-evvel hallolunmadan hallolunamaaaaaz. işte es-sorunü't-türbân da li ğayrıhî sorundur. demek ki neymiş? önce yorgan gideceeek, sonra kavga biteceeek.

edit: el-sorun olur mu hiç? es-sorun.

(sirkencubin, 19.09.2007 14:18 ~ 20.09.2007 12:44)
#2267978 - sirkencubin - 25.10.2011 20:49

5 Ocak 2013 Cumartesi

kemal alemdaroğlu


tarihe malolan icraatlarından biri de asistanlığa başlayacak hekimleri mülakattan geçirmesidir. göreve başlamak için personel bürosuna dilekçe vermeniz gerekmektedir (normal prosedür) fakat dilekçenizin işleme konması için zat-ı kemallerinin parafı gerekmektedir (alemdaroğlu prosedürü) ve hazret yanına aldığı tarihçi midir, inkılapçı mıdır nedir, bir şahısla birlikte adayları çapraz sorguya alır. atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi dersinden sözlü yapılır, tatmin olunmazsa güncel konulara girilir, kiminin dilekçesi onaylanır, kimi tekrar çağrılır, kimi çağrılmaz... başörtülülerin kapıdan kovulduğunu eklemeye gerek yok herhalde...
#1023189 - sirkencubin  - 12.02.2010   20:48

devrimci /ihl


devrim kelimesinin ihtilal veya inkılap manasına geldiği göz önünde bulundurulduğunda devrimci de ihtilalci veya inkılapçı manasına gelir. aslında avrupa lisanlarındaki "revolüsyonist" kelimesinin karşılığıdır. ilginç bir kelimeler salkımının en sakil üyesidir bu kelime. revolüsyonist avrupa lisanlarında köken itibariyle devrî bir hareketi çağrıştırır. düzenin dönüşümü demeye gelir. kelimenin ilk zuhur ettiği dönemde zamanın bir takım devirleri takip ederek dairevi bir hareket çizdiği düşünüldüğünden düzen değişikliği de eski durumuna dönmek gibi anlaşılmıştır. kelimenin revolver kelimesi ile akraba olması da hoş bir tesadüftür. giderek zaman algısının doğrusal bir hal alması ile birlikte revolüsyonistlik ileri doğru bir hareket olarak görülmüştür. düzeni dönüştürmek kastedilir. türkçe'ye ise fransız ihtilali münasebeti ile girmiştir. kavramı türkçe ifade etmeye çalışan büyüklerimiz olup bitenden kargaşa, karışıklık gibi şeyler anladıkları için, bozulma, halel gelme manasına gelen ihtilal sözünü revolüsyon karşılığı olarak kullanmışlar, haliyle revolüsyonist de ihtilalci olmuştur. daha sonra kalb etmek, değiştirmek, dönüştürmek manasına gelen inkılap kelimesi kavrama daha fazla yakıştırılmış ve elemanlar inkılapçılığa terfi etmişlerdir. türkiye cumhuriyeti kurulurken de bu isim tercih edilmiştir. ancak zaman içinde dil faşistleri bu kelimeyi de özleştirmeye karar vermiş ve devrim, devrimci karşılıklarını uygun görmüşlerdir. batıda revolüsyon kavramının dönüşüm manasını ihtiva etmesi, bir düzeni ortadan kaldırıp yerine yenisini kurmak demeye gelmesine mukabil bizdeki harika kişiler sadece yıkmakla ilgili kısmına odaklandıklarından olacak devirmek kökünden gelen karşılıkları kendilerine yakıştırmışlardır.

el-hak bu isim kendilerine pek de yakışmaktadır: dertleri zorları devirmektir. ne kadar mukaddes şey bulurlarsa yıkmaya, devirmeye çalışırlar. bütün olumsuzlukları ile isimleri, türkçe'de anarşist ve terörist kelimelerini çağrıştırır olmuştur. halkımızın anarşist kelimesini de terörist manasına kullandığı hatırlanırsa, hepsinin aynı kapıya çıktığı görülecektir. ülkem insanı devrimcileri haydut, eşkiya vb olarak görmektedir. bu imajı hak etmek için az uğraşmamışlardır: masum insanları kurşunlamışlar, oraya buraya bombalar koymuşlar, bombalı pankartlar asmışlar, banka soymuşlar, gasp suçu işlemişler, gerektiğinde kendi arkadaşlarını öldürmekten çekinmemişler, kendilerine taraftar kazanabilmek için para, kadın ve silahı yem olarak kullanmışlar, türk bayrağını indirip yerine kızıl paçavralar asmaya tevessül etmişler, istiklal marşı yerine enternasyonal söylemeyi marifet sanmışlar, atatürk'e burjuva kemal demekten çekinmemişler, ama sonra herkesten hızlı atatürkçü kesilmişler, yemedikleri nane kalmadıktan sonra kendilerini sütten çıkmış ak kaşık sanmışlardır. kafayı ülkücülerle bozmuş olmaları, her fırsatta bire bin katarak iftiraları ardı ardına sıralamaları, hakaret yağmuruna tutmaları, vicdanlarının derininde saklı bir sızının eseri olabilir mi? vicdanları var mı acaba? yoksa sadece pavlov'un köpekleri gibi ağababaları tarafından öyle şartlandırıldıkları için mi durmadan havlıyorlar? bana ikincisi gibi geliyor, umarım ilkidir, hiç olmazsa bir ümit var demektir.

ülkenin geleceğini sosyalizmde gören inanmış, samimi ve bana göre yanılan insanları devrimciler zümresi içinde sayılmaktan tenzih ederim. insanın sahip olduğu insani değerler, dünya görüşünün önüne geçebilir ve ahlaklı ama fikrini paylaşmadığım insanı, fikrimi paylaştığı halde ahlaksız olana tercih ederim. sözlerim sadece kuduzlar hakkındadır.

(sirkencubin, 11.02.2003 01:21 ~ 01:27)

not: mesela son cümlede bahsettiğim kuduzlar ihl sözlük'te değil. bunu altında başka bir yerden kopyalandığını, henüz ihl ortada yokken yazıldığını belirtmeden kopyalarsam, yanılıp üstüne alınanlar olamaz mı? belki de olmaz, ama ihtiyatlı olmak daha güzel.
#2279320 - sirkencubin  - 02.11.2011   00:50

türk solu / ekşi


sol olmadığı gibi, aslında sosyalist/ komünist veya inkılapçı/ kemalist/ atatürkçü de olmayan bir zümredir. aralarında çeşitli jeolojik dönemlerden kalma katmanlar bulunmakta ise de esas itibariyle, daha çok duygusal yolla benimsenen belirli dinamikler etrafında toplanmış amorf bir kitledir. bu dinamikler çok kısa bir ifadeyle batıya yönelmiş olmak sözüyle özetlenebilir. bu kitleyi batı ile irtibatlandıran göbek bağı "hayat tarzı"dır. bunun içinde de batı tarzı giyinme, alkol tüketebilme ve serbest izdivaç bahisleri bilhassa ön plandadır. bunun dışında 18-19. yüzyıl avrupasının aydınlanmacı-pozitivist görüşleri etrafında oluşmuş bir jöntürk zihniyetini de az çok sürdürürler. kimlik reddi bakımından tevfik fikret'in takipçileri sayılabilirler. batı'ya açık olmaları sebebiyle batı kaynaklı fikirleri genel olarak sağdan daha çabuk kavradıkları söylenebilir. ancak uygulamada aynı beceriyi gösterebildikleri tartışılır, ülkücülerin töre kavramını zedelemek için ne lazımsa yaptığı gibi, bunlar da emek ve hak gibi kavramların aleyhinde çalışmaktadırlar.

(sirkencubin, 18.06.2003 09:27)

herkes aynı anlamda kullanmadığı için karışıklığa yol açan bir kelime grubu.

buyurun diyaloğa:

sirkencubin -> kan ve para: (#6656476)

chp'yi sol sandığım falan yok, üzülmeyin

o yazıda yer alan eleştiri türkiye'de genelde sol şeklinde bilinen kitle ile ilgili daha önce yazdığımla benzerlik gösteriyor (#2981987) ona işaret ediyordum sadece. türkiye'de sol var mı, bilmiyorum...

kan ve para- estağfurullah.. benim de tepkim chp gibi açık açık derin devlet sağ politikalara yönelmiş, nasyonal sosyalizmin nurlu ufuklarına kanat açmış bir parti hakkında yazılmış bir yazıdan bütün bir sola genelleme çıkarılmasınaydı..

türkiye'deki solun genel olarak solun evrensel değerlerinden kopuk olması doğrudur. ama türkiye'de hakiki anlamda sol da vardır, solcu da; yeter ki gönül görmek istesin..

sizin verdiğiniz linkteki yazıyı da okudum.. doğru başlayan ve fakat "bunun içinde de batı tarzı giyinme, alkol tüketebilme ve serbest izdivaç bahisleri bilhassa ön plandadır." gibi akıllara zarar, gerçekliğe hiçbir noktasından temas etmeyen bir tespitle tam aksi istikamete yöneldiğini söyleyebilirim.

sirkencubin -> kan ve para: n. mert'in yazısında geçen hadise, chp dolayısı ile zikrediliyor, ama bence chp'den daha geniş bir topluluğa genellenebilecek bir husus. hayat tarzı konusunda kıyafet, alkol ve seks konusunun ön planda olduğu benim gözlemim. bundan "sosyalistler" böyle gibi bir mana çıkardığımı düşünmeyin. çok kaba bir tasnifle ülke insanını muhafazakar-modernite taraftarı gibi ikiye ayırdığınızda bir tarafta kalan ve doğru ya da yanlış sol diye anılan topluluğun ortak özellikleri ile ilgili gördüğüm bir şey bu. şu sözlükte en çok fırtına koparılan kavramlara bakarsanız, hak vereceğinizi ümit ediyorum. yani, emekle, hakla, barışla vb hususlarla doğrudan bir ilgisi olmadığı halde, belirli bir hayat tarzının güvencesi adına solda görünen insanlar çok fazla sayıda ve her fırsatta öne çıkıyorlar... bu benim gözlemim, elbette yanılmış da olabilirim, bu da insani bir hal

bu arada yazının (n. mert'in yazısı) genelinden değil, sadece ayakkabılarla ilgili anekdottan bir genelleme yaptım. bence kültürel konuların algılanması hakkında ilginç bir sembol. yoksa chp gibi sapına kadar alaturka bir parti üzerinde konuşmaya değmez bile.

bilmiyorum hiç rastladınız mı bunu savunduğum entrylere, ama kanaatimce türkiye'de sağ ve sol denen insanlar aslında birbirlerinden çok farklı değiller, pek çok arızayı paylaşıyorlar, ayrıştıkları noktalar o kadar fazla değil...

kan ve para- elbette, olabilir tabi.. ama bence bu tespiti böyle yorumlamanız da jakoben - elitist kesimlerin (rahatlıkla chp de diyebiliriz buna) sol'u temsil etmesi gibi bir hilkat garibesi durumu bu toplumun yaşamasından kaynaklanıyor. eğer söz konusu tespitiniz chp için geçerli olsaydı, hak verebilirdim. ama türk solu böyledir dediğiniz zaman bambaşka bir yere gideriz. kadın - erkek ilişkilerinde islami örgütlenmeleri aratmayacak denli tutucu olan, alkol kullanımına kökten karşı olan marksist örgüt ve marksist sayısı azımsanmayacak denli çoktur. batılı giyim tarzından ne kastettiğiniz pek muallak; eğer kastınız mini etek vs. gibi şeylerse bunun da söz konusu kesimler için bir gerçekliğe denk düşmediğini söyleyebilirim.

özetle sizin sol adına çıkarım yaparken örneklediğiniz kesim, doğası gereği solla en ufak bir ilişkisi bulunmayacak olan seçkinci, elitist kesimlerdir.. solculuk adına söyleyebileceği tek şey en katı ve kaba haliyle laikçi bir ajitasyondan öteye gitmeyen kesim.. (ben diyeyim kemal alemdaroğlu, siz deyin doğu perinçek.. sol mudur misal bunlar ki..? ) bunlar elbbete sol olarak kabul görmez benim nazarımda.

sirkencubin -> kan ve para: evet, iletişim kopukluğuna sebep olan nokta bu

ben sol deyince alemdaroğlu ve perinçek gibi tipleri de kapsayan bir kesimi anlıyorum, genelde algılanan da bu...

bunun sol kavramının ideal tanımıyla bir ilgisi olmayabilir gerçekten, daha ayrıntılı, daha net tanımlamalar tıkanıklığı aşmaya yardımcı olabilir belki

kan ve para- kanımca solun yaşadığı en büyük talihsizlik bu türkiye'de.. türkiye'de sol adına öne çıkan, çıkarılmış kişi ve partiler halktan kopuk, hatta halkı karşısına alan ve solu sol yapan değerlere alabildiğine uzak, türk tipi tepeden inmeci modernizmin temsilcisi olmaktan öte başkaca bir vasfı olmayan şahıslardan oluşuyor.. öbür tarafta da giderek marjinalleşen; ideolojiyi var olan gerçekliğe değil de, dünyayı kitaba uydurmaya çalışan, geçmişte kalmış ortodoks marksist yapılar var.. işte bu tıkanıklıktan kaynaklanıyor solun temel problemi.. idris küçükömer gibi bazı aydınlar (şimdilerde de birikim dergisi çevresi diyebilirim) dışında bu tıkanıklığı aşabilen maalesef pek yok..

(sirkencubin, 11.01.2005 16:26)

#2274801 - sirkencubin - 30.10.2011 17:58


türk solundaki halktan kopuk olma problemi: eşyanın tabiatına aykırı görünmeyen bir husustur. biri yanya'ya, biri konya'ya gitmeye çalışan iki şey birbirinden kopmaz da ne olur? iki tarafın birbirini anlayamadıkları da doğrudur, ama bunun neden böyle olduğudur esas mühim olan. sebep arada ortak bir dil, ortak bir referans sistemi olmaması olabilir. ayrıca bu kopuklukta sağın bir dahli yoktur. sağın hataları, sol için mazeret olmasa gerek. mesele "indiragandi" meselesi ise, hamasi nutuklar şöyle dursun, sağ-sol demeden suyun başını tutmayı becerebilen herkes aynı iştahla bu işi yapmaktadır. sağın popülist olması da solu kurtarmaz. popülizm bu ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu şey olmayabilir, ama en azından insanların gerçeklikle az da olsa, yanlış yoldan da olsa bir temasının bulunduğunu, teorik düzlemlerde yelkenleri suya değdirmeksizin uçmadığını gösterir. "elle tutulur" işleri hep sağ yapmış bugüne kadar, sol da bolca söylem üretmiştir. sağ demiryolu yapmamışsa, karayolu yapmış, sulama kanalları, barajlar yapmış; üç ekmek çalmışsa, bir tane de milletin kursağına göndermeyi bilmiştir. başka bir deyişle, sağı kabahatlerinden dolayı cezaevine göndermek gerekebilir, lakin sol için böyle bir şey sözkonusu değildir, solun cezai ehliyeti pek bulunmamaktadır zira. insan bir şizofrenle ne kadar iletişebilirse, halk da solla o kadar iletişebilmektedir. esasen "fransız kalmak" gibi, "kafa bi milyon" gibi nefis tesbitler yapılmışken sözü fazla uzatmaya gerek de yoktur.

#2274612 - sirkencubin - 30.10.2011 14:12

solcuların işbirlikçi olması: hadise aslında "jöntürklerin" işbirlikçi olması şeklinde olsa da, halkımızın henüz bu terime hazır olmadığını varsayarak alışılagelmiş solcu kelimesini kullanıyorum. ironik bir şekilde herkesi ve -ne tesadüf- birbirlerini işbirlikçi olmakla suçlayan bu zümre, aslında işbirlikçinin önde gideni, bayrak sallayanı, bando mızıka takımı şefidir. suç bastırmak, dikkat dağıtmak, hedef saptırmak ister gibi sürekli birilerini memleketi satmakla suçlayan ve aslında kendileri memleketi devremülk şeklinde kiraya vermiş bulunan beyaz türk sınıfı -ki onlara işbirlikçi diyemiyoruz, zira düpedüz vatansız kendileri- en büyük desteğini jöntürk sınıfından almaktadır. oligarşi bir yandan gizli cemiyetlerle insanları birbirine düşürüp, ortaya çıkan istikrarsızlıktan faydalanırken, bir yandan da bürokraside kadrolaşmış bulunan, beyinleri yıkanmış jöntürk entelijansiyasını rejim paranoyalarıyla kışkırtmaktadır. etkinin tepkiyi doğurması, istikrarsızlığın kamplaşmayı körüklemesi, kötü siyasetçinin iyi siyasetçiyi kovması, muhafazakar zümreyi de alternatifsiz bırakmakta, kim sistem karşısında laga luga yapıyorsa, onun etrafında toplanmasıyla neticelenmektedir. böylece siyaset kurumuna dair tercihler, iktisat, eğitim, tarım politikaları gibi temel alanlardan ziyade "ama yiwranç gericiler gelirse irtica hortlaaaaaar" şıkkı ile "ula bunlar gelirse baskı belki biraz hafifler" şıkkı arasında gerçekleşmektedir. olan yine herkese olmaktadır.

aç gözünü vatandaş, sömürünün kilit taşı sensin, her "zinisim adnikraf ninekilhet" diyenin peşinden tuzlukla koşma.
#2274624 - sirkencubin - 30.10.2011 14:17

türkiye'de sol kadrolaşma:

gayet sinsi bir kadrolaşmadır. o kadar sinsidir ki, kimse ağzını açıp lafını bile etmemektedir.

oysa kırklı yıllardan itibaren her tarafa sızmaya başlayan sol ajanlar, atmış darbesinden sonra gemi azıya alarak işi aleniyete dökmüş ve her tarafı istila etmiş bulunmaktadır. yetmiş ve seksen darbelerinden sonra inkılapçı jöntürk kadroları kısmen dengeyi kurmuş olmakla birlikte, tam bir temizlik henüz gerçekleştirilebilmiş değildir. beğenmediğiniz jöntürklerin bile devletin bekası gibi bir kaygısı olduğu halde, solun vatansız yapısı, durumu ülke için büyük bir tehlike haline getirmektedir.

(sirkencubin, 24.11.2008 16:15)

jöntürk kadrolaşmasıyla sınırları karıştığı için net bir şekilde belirlenmesi her zaman mümkün olmayan, sıkıştığı zaman "onlar sol değilkine" savunmasıyla jöntürk kadrolaşmasının arkasına saklanan kadrolaşma. lan bi kere de delikanlı olun be, memleketimin beşinci kolları, deniz böyle mi öğretti size?

solla jöntürk zihniyeti arasında net bir fark gören kelaynak sosyalistler için sol kadrolaşmanın sınırları oldukça dar olabilir, ama işin esası jöntürk zihniyeti her zaman solcu sivrisineklerin üremesi için elverişli bir bataklık olduğu için, çoğu zaman bir kişinin tam olarak solcu sayılıp sayılmayacağını belirlemek mümkün olmaz. bu sebepten işine gelince jandarma biz sosyalistiz diye mırıldanan, hey gidi gençlik havalarına giren, 68 kuşağı tribi yapan; işine gelmeyince de atatürkçü ayağına yatan peristaltik alametleri de sol kadrolaşmaya dahil saymak gerekmektedir. rüzgarın yönü uygun tarafa döndüğü zaman, bunlar da pekala solun eylemlerine çanak tutabilmektedir. sizin solcudan saymadığınız bir yavşak bir cerrah, sağ-sol çatışması ortamında önüne yaralı bir mhpli öğrenci getirildiğinde "sosyalist tavrını" ortaya koyabilmektedir. o çocuk morga iniyorsa olay bitmiştir, artık gerçek solcu mu, yalancı solcu mu, hizipçi mi ne haltsa o sizin sorununuz.

hiç kıvırmaya gerek yok, koskoca bir kampüsü (bkz: kurtarılmış kampüs) militan çöplüğü haline getirebilen kadrolaşma kabak gibi ortada durmaktadır.

(sirkencubin, 25.11.2008 10:47 ~ 10:50)

bu hareket on iki mart öncesi dönemde silahlı kuvvetlere bile sızmaya çalışmıştır. doğan avcıoğlu ekibi ne işlerle iştigal ediyordu bir hatırlayın bakalım.

inkar psikolojisi sizi bir yere götürmez...

(sirkencubin, 25.11.2008 15:30)

(bkz: shçek)

(bkz: polder)

(bkz: töbder)

(bkz: trt)
#2274628 - sirkencubin - 30.10.2011 14:22

solcuların isyankar olması: kafayı devirmekle bozduklarından toplumun huzuru batar bunlara, sürekli bir arıza çıkarma arayışı, bir şiddet eğilimi, bir kargaşa beklentisi içindedirler. kendi varlıklarını anlamlandırma sıkıntısı çektikleri için sürekli bir şeylere başkaldırmakla hayatlarına bir anlam katmaya çalışırlar. uyumdan, işbirliğinden, uzlaşmadan anlamazlar, sürekli birilerine itiraz ederler. itiraz edecek bir şey bulamazlarsa kendi kendilerine itiraz ederler. bu yüzden hizipçinin önde gideni, kızıl bayrak sallayanı olmuşlardır. anarşist tavırları yüzünden halkın nefretini kazanmışlardır.

#2274761 - sirkencubin - 30.10.2011 17:19

sol ve mizah: ayrılmaz ikili. mizahın gerçeklerin bir kısmını göz ardı edip diğer bir kısmını abartmaya elverişli yapısı sebebiyle, çarpıtma için elverişli bir araç olması, solun propaganda için çokça kullanmasıyla neticelenmektedir. ne var ki nükte azdır bu mizahta, kör göze parmak bir propaganda akar her yerinden. sol mizahı takip edenlerin zamanla karikatür şeklinde düşünmeye başladığı bilinmektedir.

#2274764 - sirkencubin - 30.10.2011 17:20


yeni başlayanlar için solculuk:

adam olmanin ilk basamagina hos geldin. bundan sonra en asil duygunun insani oldugunu unutma. asaletin haysiyetini bütün gücünle koru. sahip oldugun nalinci keserini ustalikla kullanmayi ögrenmelisin. gün gelecek bazi kendini bilmez fasistler senin beylik koruna girecek, sana taninmis imtiyazlara el uzatacak, asaletine dil uzatacak. unutma elestirmek yalniz senin görevin ve mizah yalniz senin hakkin. keserini siki tut ve sap dönmesine meydan verme.

esitlige inan. mesela bütün insanlar bütün insanlarla esittir. bütün fasistler de bütün fasistlerle esittir. bir insan kitap okuyorsa, bu bütün insanlarin okudugu anlamina gelir. insanlar aydindir. insanlarin haklarini fasistlere karsi koru. gerçekleri haykir onlarin yüzüne, bir fasist kitap okumuyorsa hiç biri okumuyor demektir. kardeslige inan. bütün insanlar bütün insanlarla kardestir. bütün fasistler de bütün fasistlerle kardestir. sen çok insancilsin. kardeslerini onlara karsi koru. (gaz basincin fazla yükselirse endise etme, caddede dolan biraz, geçer...)
#2279344 - sirkencubin - 02.11.2011 01:08