şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2013 Pazar

taksime cami yapma projesi / ekşi


fena fikir değildir esasen, her ne kadar beynamaz taifesinin bol bulunduğu bir yer olsa da taksim civarından gelen geçen ahalinin de camiye ihtiyacı olabilir. ancak fikrin ortaya atılış şekli hiç olmamış, "halk" kendisinden ibarettir sananların yaygarasını mucib olmuştur. olursa iyi olur, olmazsa da ağa camii ile idare etmeye devam edilebilir, niza çıkarmanın hiç sırası değil iken fuzulen inatlaşma mevzuu olmuş bir projedir. "halk"ı sinir bozucu düşüncelere itmenin alemi yoktur, nostalji diyarı, istanbul'un özü, özeti, manası, ruhu şunca yılın pera'sına yapılacak şey midir bu? sırada ne var; çiçek pasajı mı kapanacak? boşversenize, insanları "imar" edin önce, onlar çevrelerini düzenler. taksim meraklılarına yakışır haldedir. onlar gelip fatih'te, üsküdar'da bar mar neyim açıyorlar mı? gaddar kendini magdur sanmaktadır, korkmaktadır, üzerine giderek çözemezsiniz. bırakın sakinleşsinler, deli etmeyin adamları ki belki bir gün sizi dinleme, anlama, tanımaya açık bir hale gelirler. zurna bu adamların ağzında, tokmak "haki giyen adamlar"ın elinde, davul milletin sırtında oldukça gönlünüzden geçenleri gerçekleştirmeyi bir tarafa bırakıp, hayatta kalmaya çalışmalısınız. "o adam"ın kafasında olanlar, böyle abes işlerle yeteri kadar gerdiniz zaten ortamı, olan millete oldu, artık başka proje yapmayın olur mu?
(sirkencubin, 22.01.2003 00:42)

17 Ocak 2013 Perşembe

izmir / ihl


izmirli milletinin en çok önem verdiği ibadetlerden birinin lokma dağıtmak olduğunu biliyoruz. fakat bunu ramazan günü gündüz yaparak kendilerini aşmayı başardılar.
#625453 - sirkencubin  - 28.08.2009   15:10

koskoca alsancak'ta bir tane cami var, cuma namazında doluyor mu bilmiyorum, ekseriyetle tenha oluyor. ramazan ayında akşam namazında yolunuz düşerse son cemaat yerinde mütevazı bir ikramla karşılaşıp tanışmadığınız gönül dostlarıyla ayak üstü iftar etme imkanınız olabilir, en azından bir ara vardı. bilmiyorum izmir'i sevmek için işe yarar mı, başka aklıma gelmedi şimdi.
#637151 - sirkencubin  - 31.08.2009   09:53

sevmemekten yorulduğum, bitse de gitsek şehir.

konak tarafında sahilden balçova cihetine bakınca, bulutlardan yedi kat peçe tutunmuş batan gün, ışık oyunları ile tüllerin dağıtarak derya üzre raksa duranda, bir yelkenin ucundan tutunsak da alıp başımızı gitsek şehir.

hâşim'in mâi mesâsı maveraya dair sihirli bir yağmur olup semâdan denize indiği vakit, ruh olup uçup gitsek şehir.

sema karardıkta mahiyet değiştiren zamane yalılarından suya dökülen ışıkların râh-ı mâzisinden yürüyüp sulara karışsak, mest-i hâb olup şeker gibi erisek, boğaziçi gecelerinin kucağına doğru akıp gitsek şehir.

ya da puslu bir günde teleferikle deniz arasında dönen martıların kanatlarına bakıp, viking diyarlarında büklüm büklüm bir fiyortun dibinde, daracık düzde kurulmuş küçücük bir balıkçı köyü kursak, bu köy ötelerde bir yere giden bir güzergahın saklı kapısı, gri bir liman olsa, binip gitsek, basıp gitsek, çekip gitsek şehir.

(sirkencubin, 01.12.2004 10:18)

yarı çıplaklar kampı.

(sirkencubin, 21.07.2009 15:58)

herkes kendi şehrini sever, her şehrin ahalisinin kendine has tuhaf yönleri olabilir, bunlarda kimseyi gerecek bir taraf yok, en fazla istihza ile güler geçersiniz ve lakin izmirli milleti gitgide acayipleşiyor, enteresan bir zihin boyutunda gitgide derinlere iniyor. dışarıdan bakan biri için bunu fark etmek ne kadar kolaysa, bir izmirliye bunu izah etmek de öylece imkansıza yakın... bu sabah böyle bir izah denemesi yapan bir yazıya rastladım, onu arz ediyorum:

((http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/izmir-sknts.html))

(sirkencubin, 22.07.2009 09:37)

insanların birbirine saygısı konusunda türkiye ortalamasında pek farkı yok, cüzdan gönüllülerinin dışında; yanlış adres tarif edenler, otobüste metroda insanların suratına dik dik bakanlar, sırada kaynayanlar, yüksek sesle müzik dinleyenler, bağıra çağıra konuşanlar, bıçkın tripli esnaf, dolandırıcılar, içip içip gecenin bir yarısı mahalleyi ayağa kaldıranlar, göztepe taraftarı namıyle bilinen bir ayrı yaşam formu... farklı olan tarafları "bis çok öselis ki" kompleksleri. hani hababam serisinde ayşen grudanın canlandırdığı bir öğretmen tipi vardı, aslında kimseyi gerebilecek bir dert teşkil etmediği halde herkesi kendine karşı bir hallerde sanıp tripleriyle sinir yapıyordu... öyle yani.

(sirkencubin, 22.07.2009 10:11)

hakkında anlatılanlara bakılırsa dünyanın bütün iyi niyetli insanları izmir'e toplanmış sanılır, ama öyle değil. en azından bir tanesi ankara'da. taksi şoförü kendisi. çevirmişim yoldan, "aşti" demişim. bir süre gevezelik etmişiz, beni tebessümler içinde bırakmış. nihayet aşti'ye varıyoruz, tam parasını verip taksiden inecekken "yola gidiyorsun sen şimdi, paraya ihtiyacın var mı?" diyor. helal olsun taksici haydar, ne diyeyim?

(ismini yanlış hatırlıyorsam bağışlasın, ama muhtemelen haydar veya ali haydar idi. sohbetindeki tebessüm ettiren taraflardan biri de hem iki saat "alevilere iftira ediyorlar, komünistlere iftira ediyorlar, tanımadan bilmeden konuşuyorlar" diye şikayet edip hem de kendisinin aynı iftiraları tarikatçiler için sıralamasıydı. memleketimden bir adet insan manzarası...)

(sirkencubin, 22.07.2009 13:21)

sol framede ilerlediği hızla ilerlese türkiye'nin bir numaralı sanayi ve ticaret şehri olur, ama son elli atmış seneden beri iktidar partileri engel oluyor.

(sirkencubin, 22.07.2009 14:37)

izmir'in kömürle satın alınamaması efsanesinin arkasındaki gerçek:

izmir ahalisinin termostatı bozuk.

(izmir, 22.7) son yirmi yıldır şehirde yapılan incelemelere göre izmir insanının soğuk algılama sistemleri çalışmıyor. genelde sıcak bir şehir olarak bilinen izmir, yazları gerçekten çok ısınabiliyor, ancak kışın durum hiç de öyle değil, özellikle rüzgarı insanı mızrak gibi delip geçebiliyor. şehir halkı incelendiğinde yaz ve kış arasındaki sıcaklık farklarının giyinme özelliklerine aynı oranda yansımadığı göze çarpıyor. en ufak sıcakta of puf diye soyunan izmirli milleti, kışın en soğuk zamanlarında pek kalın giyinmiyor. hatta mont giyip, boynuna atkı dolayıp, kafasını bere içinde sakladığı halde bir karış (yaklaşık 23,5 cm) boyda mini etekle dolaşmaktan rahatsız olmayanlara rastlanabiliyor. sözkonusu durum kömüre olan talebi azaltıcı yönde etki ediyor.

(sirkencubin, 22.07.2009 14:59)

ampul kafalar, bedeviler, kolormatik gözlüklüler izmir'e sirayet edemedi diye kendini avutan denyoların hayallerinin aksine, izmir'in özelliklerinden biri de nur cemaatinin belli başlı merkezlerinden biri olmasıdır. özfatura'yı kim seçti, taha beye kaç oy çıktı diye bir oturup düşünmek lazım. o da ilginç yani, tezatların memleketi...

(sirkencubin, 22.07.2009 15:12)

#2269453 - sirkencubin  - 26.10.2011   23:28

5 Ocak 2013 Cumartesi

avlu


avul kelimesinden gelir. hem bir evin duvarlarla sokaktan ve komşu avlulardan ayrılan kısmı olabilir, hem de yanyana dizilmiş komşu evlerin ortasında kalan ortak alan olabilir. ikinci şekline köylerde rastlanabilmektedir, bilhassa akrabalar, evlerini, odalarını birbiri yanına ekleyerek bir avluyu paylaşabilirler. bazı şehirlerde bu tür avlular küçük birer kale gibi müstahkem birer mevki halinde de inşa edilmiş olabilir.

avlu yerleşik hayat süren bütün türk topluluklarında olduğu gibi, diğer orta doğu kavimlerinde de bir evin en önemli kısımlarından biridir. mahremiyeti bozmadan insanlara ışık ve hava alma imkanı sağlayan küçük bir tabiat parçasıdır.

meskenlerden başka binaların da avluları olur: medreselerin, camilerin... bir avlu etrafına dizilmiş dört eyvan şeklindeki yapı, türk medreseleri için tipiktir. bir avluyu çevreleyen odalar şeklindeki mimari anlayışı, eski türklerin otaklarını bir avul teşkil edecek şekilde yanyana dizmeleri ile ilişkilendirilmektedir.
#2279358 - sirkencubin  - 02.11.2011   01:25

1 Ocak 2013 Salı

köylülerden en çok nefret eden mevlanadır


vur abalıya tespitidir. "benim bir korkuluğum var, adı köylü, beğenmediğim her şeyi ona mal edip sabah akşam dövüyorum" tavrıdır.

bir kere köy köktür, asıldır, değerlerdir türkiye'de, şehir dejenerasyondur. maalesef köylü şehre gidene kadar türk şehir kültürü sebat edemeyip apartuman kültürüne mağlub olduğu için şehrin köyden gelene sunabilecek fazla alternatifi yoktur. türk ve müslüman olmak istiyorsanız köylü olacaksınız, yahut mehmet şevket eygi'ye talebe yazılacaksınız.

iki kere "şžehirde yaşamanın ilk kuralı 'bağımsız birey' olma gücüne sahip olmak" değildir, bizim kültürümüzde bağımsız birey diye bir şey yoktur, ferdi yok etmeyen, ama hükümran da kılmayan bir sosyal ağ içinde yaşarız biz, şehirde mahalle vardır. eskiden vardı yani.

üç kere, şehirde yapılmaması gereken yanlışlar diye bir liste yapıp altına bunları yapan köylüdür yazarsanız komik olursunuz.
#701795 - sirkencubin  - 18.09.2009   16:16

30 Aralık 2012 Pazar

behzat ç / mürteci


bu behzat çökelek dizisini beğenenlerin ekseriyeti gerçekçi ve de "bizden" diye beğeniyor görünüşe göre, fekat ben kendim şahsen hiç öyle bir hava alamadım diziden. tamam harun'un anası babası "normal" temsilciliğini yürütüyor, ama o kadar işte. o kadar "la'lı ma'lı" konuşmalara rağmen amerikan polisiyelerinden daha aşina bir hal hissettirmiyor. biraz daha bu gezegenden, hepsi bu. ismi gelmedi şimdi aklıma, şener şen'le cem yılmaz'ın polisiye filmleri bile daha aşina bir duygu uyandırıyordu. bu "bizden" hissini deli yürek'te, evde geçen sahnelerde hissetmiştim mesela, hatta sabri "len ben bu adamı gördüm sanki" hissi uyandırıyordu. "artis ahmet" abiyi daha önce görmüş olmanın katkısı var mı, bilmiyorum. kurtlar vadisi'nde ömer baba çok yapmacık duruyor, ama mesela ezel'de, ömer'in ana-babası, "tanıyom ben bunları, gittim bu eve" hissi uyandırıyor. angara sokakları televizyonda görünce los encılıs sokaklarından farklı görünmedi gözüme, ki angara sokakları fiilen üzerlerinde yürüdüğünüz zaman bile çok gerçekçi, çok "bizden" bir duygu vermez, halüsinasyon gibidir, "derealizasyon" duygusu uyandırır, genelde kasvetli, bazen kabusvari, alışırsanız ara ara keyifli, ama keyifliyken bile tuhaf ve "aslında o anda orada değilmişsiniz gibi" yad, yadırgı. ülen angara, her tarafın gerçek olsa kaç yazarsın, yalan angara... ha bir de dtcf binası var, angara'dan beter diyeyim, siz anlayın.
(sirkencubin 09/05/2011 10:07)

2 Kasım 2011 Çarşamba

mekke ile medine arasındaki gizli rekabet

vehimdir. zaman zaman mekkeliler ile medineliler arasında rekabet olarak değerlendirilebilecek hadiseler olmuşsa bile, iki şehri rakip gibi görmek algı kusurudur. ikisinin yerleri ve önemleri farklıdır. bu arada mekke'nin fethinden sonra medine'nin popülarite kaybına uğraması gibi bir hadise de sözkonusu değildir. medine islam devletinin merkezi olmaya devam etmiştir.

mekke beytullah'ın bulunduğu şehir olarak insanlık tarihinin başlangıcından günümüze sürüp giden bir önem taşımış, bir tür eksen veya dünyanın merkezi olmuştur. medine bu bakımdan mekke'nin muadili, mukabili olamaz, rekabet edeceği bir husus yoktur. sadece kıble olmak bakımından kudüs ile bir rekabet tasavvur edilebilir. medine ise sinesinde fahr-ı kainat efendimizi bulunduran şehirdir, evrenin hiçbir noktası bununla rekabet edemez.

mekke-i mükerreme cenab-ı allah'ı hatırlatır, haşyet ve celal ihsas eder, medine-i münevvere ise hz. peygamber'i hatırlatır, muhabbet ve cemal ihsas eder. iki şehir arasında bir iktidar denklemi görmek için epeyce ters bir açıdan bakmak gerekiyor herhalde. doğu da, batı da allahındır.

1 Kasım 2011 Salı

sözlükteki varoş karşıtlığı / ekşi

kurgusal bir algılamadan kaynaklanır. şehri barbar sürüleri tarafından kuşatılmış kutsal bir şato gibi görmenin neticesidir. bütün olumsuzlukları başkalarına, "ötekine" yüklemek tabii bir insan davranışıdır, ancak çok da marifet değildir. bir kere hadiseyi kabataslak bir merkez-çevre çatışmasına indirgediğiniz zaman ortadaki olguyu kaybetmiş, onun yerine bir karikatür hakkında fikir yürütmüş olursunuz. tıpkı varoş kelimesiyle damgaladığınız çevrelerin zihninde de bir "biz ve onlar" ayrımının olması, onların da sizi kafalarındaki imajlara, karikatürlere göre algılaması ve suçlaması gibi... karmaşık ve hareketli bir sosyal ortamı bu kadar basit bir klişe ile açıklamaya çalışmak hatalıdır. bir kere "biz ve onlar" skalasını kafanızda kurdunuz mu, konuya sağlıklı yaklaşma imkanınızı kaybetmişsiniz demektir. bunun üzerine inşa edeceğiniz fikirler de hakikatle ilişkili olmayacaktır. hadiseyi bir şehirli-köylü veya merkez-çevre dikotomisine indirgememek gerekir. "bütün yabaniler oradan geliyor" türü ifadeler gibi, "aslında oradakilerin hepsi yabani değil; biz onlara değil, kötülüğe karşıyız" şeklindeki bir yaklaşım da çok sahih sayılmaz. sosyal tabakalar arasındaki hareketlilik çeşitli grupları birbirinden kesin çizgilerle ayırmayı imkansız kılacak seviyededir. diğer taraftan yaşanan medeniyet krizi, çevre kadar, belki daha da fazla merkezi de etkilemiştir. varoşu, kenar mahalleyi, kırsal, köyü bir tarafa bırakın da kentten bahsedin biraz. kentte, "şehirden", "medineden", "siteden" geriye ne kaldı? kent hangi değerleri üretti? insanlar ne verdiniz de alamadılar?
(sirkencubin, 02.01.2005 14:06)


konu varoşla değil de insanlığını kaybetmekle ilgiliyse, ona göre bir isimle anmak gerek. yoksa merkez-çevre çatışması kaçınılmaz oluyor. bunun yanında insanlığını kaybetme oranının merkez ve çevre arasındaki durumunu neye dayanarak söylüyoruz? hangisi ne kadar insan, nasıl ölçüp de biliyoruz? ayrıca merkez nerede biter, çevre nerede başlar? var mı böyle bir sınır? konu varoştan gelen insanların yaptığını hoş görmek-görmemek meselesi değil. elbette her suç cezalandırılmalı, her ahlaksızlık tepki çekmeli (bu tepkinin ardışık entylerle sözlükte sergilenmesi şart olmasa bile), kimse şu veya bu gruptan diye kayırılmamalı. ama çirkinliği "varoş" diye açıklamak, aynı zamanda kategorik olarak varoştan olmayanı kafadan aklamak ve sonuçta dolaylı olarak varoştan olmayanlar ne yaparsa yapsın hoşgörmek olmuyor mu? neye karşıysak onu kendi adıyla zikretmeliyiz. ne sistem kurbanlarını kayıralım, suç işlemişlerse, ne de sistemi işletenleri. ama burada görmek gereken başka bir şey daha var. söylemdeki bir karşıtlığın aksine, ortada bir ayrılık, karşı karşıya olma hali değil, bütünleşik olma hali, bir birlik var. varoş ve elitler diye iki ayrı bütünün çatışması yok, ortada tek bir yapı, tek sistem var. kent, "medinenin" değerlerini öğütmekle ve "sitenin" değerleri diye, oluk oluk kazurat akıtmakla meşgul bir değirmen ve sen, ben, o, şunlar, bunlar, yani "biz hepimiz", bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, az veya çok bu işin içindeyiz, birer parçasıyız. vadinin derinliklerindeki çakal da, kayalara tünemiş kuzgun da aynı oyunu oynuyor. "kenarın güzelleri" de, şehrin kişizadeleri de aynı işin içinde. çamur lastiklere bulaşıyor diye, direksiyonun, egzantrik milinin böbürlenmesi ne ifade eder? ortada bir şey varsa, bunu el birliğiyle inşa ettik. kimin payının ne kadar olduğunun hesabı ayrı bir şey. ama her şeyi söylemenin bir üslubu var. birilerini karşınıza alır ve her şeyi haklı haksız demeden hepsinin üzerine yıkarsanız, üstelik bunu yaparken bir yandan da, o birilerinin içinde olmayan herkesin yünmüş yıkanmış olduğu gibi bir hava estirirseniz, sözleriniz incitici olmaktan, çatlakları derinleştirmekten başka işe yaramaz. her şeyin adını doğru vermek gerek.
(sirkencubin, 02.01.2005 16:00)

kirli sarı varoş tonu / ekşi

bu ton nasıl elde edilir?
bir adet abstrakt merdanesi gereklidir. elle de yapılır, ama makinayla daha kolay. ayrıca mekanik makina yeteri kadar yeterli, elektrikli, dijital ot kök olanlar para tuzağı. bu makina biraz kıyma makinasına, biraz rahmetli dedemin evinde neredeyse otuz yıl önce gördüğüm, kolunu çevirdikçe bir tarafından süt, bir tarafından yağ gelen makinaya benzer. önce geniş ve sivri bir bıçakla merkezden ayırdığınız şehir muhitinden bir avuç alır ve makinaya atarsınız. kolu çevirdikçe oluklardan bir sürü renk akar. bir tanesi de budur. merkez parçalardan da bu renk elde edilebilir, ama hem saf halini elde etmek çok zordur, hem miktarı az olur.
(sirkencubin, 14.12.2004 10:20)


uygun miktarda tu-kaka tonuyla birlikte kullanılırsa fantastik kitsch şaheserler elde edilebilir. arabesk motifler tercih edilmelidir.
(sirkencubin, 14.12.2004 10:25 ~ 10:25)


neredeyse unutulmuş bir masalın son yudumundan sonra artakalan bir buruk tattır. mestlik gelip geçtikten sonra hükümferma olan baş ağrısıdır.

evvel evvel iken, tengireklerinde has yünler eğirip, bin bir şifalı kökle, yaprakla boyayan, halis ipeklerden lâhûrî şallar dokuyan dedelerin, ninelerin torunları; çıkrık kırıldıktan sonra ne yapacaklarını bilemez olmuşlar. memleketin suyu çıkınca, şehirdekiler evropa yollarını komşu kapısının yolu bilmiş. köyde ekmek kalmayınca, köydekiler heybelerine azık namına ne kaldıysa, üç-beş, doldurup sırtlarına vurmuşlar, kel kafalarını kaşıya kaşıya şehrin yolunu tutmuşlar. lakin gölleri ayran eden cedlerin ahfadı olmakla iş bitmiyormuş. ahir zamanda evvel zaman masallarının sihri geçmiyormuş. köyde köy kalmadığı gibi, şehirde de şehir kalmamış. şehirler kent olmuş, kentler polis olamadan, metropol, megapol olmuş. koca bir derya ki maya tutmaz... bir kaşık yoğurttan da olmuş neticede bizim zamane keloğlanları, tulumbaya su kaçırmışlar.* tanımefendilerin gergefleri kırıkmış hep. fatih-harbiye tramvayını fokstrotlar kaçırmış. son safânın mehtâbı da laila'da batmış. olup biteni ağzı açık seyrediyormuş keloğlanlar ya, kızmamak gerek. şehrin padişahının bile başı beladaymış. halis bursa kumaşlarının yerine gelen, acayip frenk kumaşlarından kaftan biçmeye çalışmış terziler, olmamış. redingot kesip, istanbulin dikmişler; iğnelerini minilere batırıp maksilerden çıkarmışlar, kaç türlü kılık denemişlerse, sultan kıza bir kıyafet yakıştıramamışlar.

masalın sonu genlerinizde yazıyor zaten, söylesem spoiler olmaz, sultan kızın derdinin devası, kaf dağında yedi ejderin beklediği peri padişahı şahmaran sultan sarayının hazinesindeki altın gergef. onu bulup gelmek de, nesli münkariz olmuş nâmdâr sipahilere, mest-i hâb-ı bâde-i frengistan olmuş, kendin unutmuş çelebilere değil, yine bizim kel kafalı köylü çocuklarına düşüyor. ya bu ejderler güdülecek, ya bu diyardan gidilecek. ötesi yok.
(sirkencubin, 14.12.2004 11:37)


kimi zaman yerini gomoniz kızılına bırakan ton. boyadan yana bir sıkıntımız yok, çok şükür.
(sirkencubin, 16.12.2004 12:01)

30 Ekim 2011 Pazar

eteğin altına pantolon giymek

70'lerde büyük şehirlerin varoş kesimlerinde de görülebilen bir davranıştı ve çok nadir de değildi. o ara moda olan modellerden ve ucuz sentetik kumaşlardan boyu diz kapağı dolaylarında gezen bir etek, benzer bir kumaştan, düz renkli ve elbet moda olduğu üzre bol paçalı bir pantolon üzerine giyilirdi. üstte çok bol olmayan boyunlu veya boyunsuz bir kazak, bazen büyük yakalı bir gömlek olur, kıyafet o ara tutulan modellerden bir yelek veya hırka ile tamamlanırdı. başta ya çene altından düğümlenmiş bir eşarp olur veya uzun, ortadan ikiye ayrılıp düzgünce taranmış ve bir iki toka ile zaptürapt altına alınmış saçlar görülürdü. sosyete için baygınlık verecek derecede kitsch görünmüş olması muhtemeldir. akıllarıyla şehre tutunmaya çalışırken, kalpleriyle hâlâ köyde yaşayan ana-baba nesli de bu kıyafetleri estetik bulmamış olsalar gerektir. ne var ki ne giyenlere, ne çevredeki delikanlılara, ne de dünyayı görüp anlamaya çalışan, her şeyin kendileri için yeni ve ilginç olduğu çoluk çocuk kısmına aykırı görünmüyordu ve kanaatimce 80'lerde her tarafı saran amerikan özentisi züppe modalardan daha sevimliydi.

bir dini figür olarak havuz ve şelaleler / ekşi

efendim mesele zevk(sizlik) meselesidir. her alanda olduğu gibi bahçe tanzimi (çevre düzenlemesi) bahsinde de geleneğini bugüne taşımayı becerememiş, değerlerini yeniden üretememiş bir millet olarak biz türkle(eeeeeeeerrrrr)r, iyi kötü hâlâ birkaç numunesi ortada ve meydanda bulunan mimari sahasında bile bir marifet arz edememişken, numuneleri ortada kalmamış türk bahçelerini mi hayata geçireceğiz yani (sorarım size)? bir şeyleri muhafaza etmek iddiasında bulunanlar, bu bahiste, "millî ve manevî değerlerimize kasdettiniz, devamlılığımızı bozdunuz, turp sıktınız, kalleş jöntürkler" deyu serzenişte bulunmadan evvel hatayı kendilerinde arasalar gerektir. lakin bu da pek çağdaş laikçiciklerimizin sırıtarak keyiflenmelerini gerektiren bir husus değildir, zira kendilerinin meseleye yaklaşma tarzı, zevksizliği algılama ve tenkit biçimi de zevksizliğin kendisi ile aynı seviyede zihin arızalarını göstermektedir. ezcümle al birini vur ötekine.
(sirkencubin, 18.08.2003 10:34)


sözkonusu havuz ve şelalelerin zevkliliği ve zevksizliği hususunda herkes kendince fikir beyan etmekte hür olduğu gibi, bunları yapanların kimlikleri hakkında tespitte bulunmak da gayet makuldür. tuhaf olan bunların sembol veya dinî figür olarak düşünülmeleridir. dindarların yaptığı her şeyin "dinî" olması gerekmemektedir.

şehrin ortasına kondurulan zevksizlik ürünlerini söylemek ve yermek her vatansever türkiye cumhuriyeti vatandaşının kutsal bir hak ve görevidir. halka açık mekanların dışında kalan şelale ve havuzlar, yahut özel mülk olsa bile fazlaca göz önünde olanlar dışında bulunanlar için ise, abuk sabuk televizyon kanallarını seyretmemek ve de dinî içerikli kooperatiflerden ev almamak yeterli olacaktır. bırakınız insanlar kendi zevksizliklerini doya doya yaşasınlar.
(sirkencubin, 18.08.2003 13:48)

şehre göçen taşralı zihniyetin betonarme zevki / ekşi

"apartuman" önce gayet nezih ve de sosyetik elit kesim nezdinde itibar bulmuş, şehre göçen ve hayatta kalabilmek için yakaladığı yere tırnakları ile tutunan taşralılar ise önceleri yatay bir yapılaşma tarzı sergilemişler ve imkan bulundukça yeni odalar ilave etmek suretiyle gecekondularını yere paralel olarak genişletmişler, aralarda avlular, evden eve geçişler ile birbirine benzemeyen ilginç mekan çeşitlemeleri meydana getirmişler, pek çoğu kendince bahçe tanzim etmeye çalışmış, çiçek dikmese de ağaç dikmiştir. ironik şekilde "istanbullu"lar eski müstakil hanelerden şeddâdî apartumanlara "terfi" ederken, geleneksel olanı sahiplenmek "ayı"lara kalmıştır. gelgelelim ayılar, ayı olmanın "society" indinde bir getirisi olmadığını idrak etmişler ve yeni nesiller giderek daha fazla "moderen" şeylere heves eder olmuştur. bu süreci rant oluşumunun hızlanması izlerken, insanlar sabit yüzölçümünden daha fazla "yaşama alanı" çıkarmanın daha pratik bir fikir olduğunu fark etmişlerdir. sonuç acıklı olmakla birlikte ille de birini suçlamak gerekiyorsa bu ne taşralı zihniyettir ne de taşralı zevktir. memleketinde iken pekâlâ güzel şeyler üretebilen taşralının, şehre gelerek "context"ini kaybettiği zaman bocalaması tabiîdir. diğer yandan şehrin yerli halkı da yeni gelenleri yönlendirememiştir. bunun bir sebebi yeni sakinlerin küçümsenmesi (bkz: ayu) olabileceği gibi, bizzat şehrin aydınlarının, kültür temsilcilerinin de yaşanan medeniyet krizi yüzünden zihni koordinatlarını ve "context"lerini kaybetmeleri de olabilir. sayılarının giderek artması yüzünden "asimile edilebilirliklerinin" düşük olması yanında, taşralılar kendilerine yol gösterecek bir yerleşik cemiyet de bulamadıkları için önce becerebildikleri ile yetinmiş, sonra yeni alışkanlıklar edinerek kitsch bir varoş zevki geliştirmişlerdir. taşra zihniyeti de değildir bu, taşra zevki de. şehrin kenarında doğmuş yeni bir zihniyet ve zevktir. çamur atmaya başlamadan önce bir kere de empati kurmayı denemek gerekmektedir.

29 Ekim 2011 Cumartesi

ataköy şirinevler medeniyet köprüsü / ekşi

korkunç derecede kritik bir yerdir, norman asilzadelerinin yüksek kültürünü, saxon barbarlarının taarruzuna karşı tabiî bir mania teşkil etmek suretiyle koruyan e5 nehrinin en dar yerinde, sırf medeniyete inat olsun diye yapılmışçasına dikilip duran bir insanlık ayıbıdır. düşünün bir, asilzadelerimiz en güzel ipekli, kadife, atlas, tafta elbiselerini giyinmişler, samur kürkleri omuzlarında, en seçkin av tazıları ayaklarının dibinde, muhteşem bahçelerinde geziniyorlar, şatolarında, saraylarında partilerle, satranç oynamakla, şiir ve musikî ile ve daha bir sürü nezih usulle vakit geçiriyorlar. derken bir anda harala gürele bir barbar güruhu sel gibi, yangın gibi, deprem gibi, tufan gibi geliyorlar: bahçelerin altını üstüne getiriyorlar, yakıyorlar, yıkıyorlar, taş üstünde taş bırakmıyorlar, ladyleri iğfal ediyorlar, lordları iğfal ediyorlar, av tazılarını, keşişleri, seyisleri, aşçıları ve yamakçıları, demircileri, şahinbazları, muhafızları, şövalyeleri, tavus kuşlarını, papağanları, hınzırları, soytarıları kirletiyorlar... mon dieu!. kwai köprüsü bile böyle bir tehlikeyi taşımadı. derhal berhava edilmesi gereken bir yerdir. est-ce que cest clair, mon cher?


sioux saldırısından endişe eden soluk benizlileri tedirgin eden köprüdür.
klasikleşmiş bir hadisedir, anlayamamak, korkmak ve saldırganlaşmak... halbuki köprünün kuzey yakası bahsedildiği gibi dehşetengiz bir yer değil, pek çok kendi halinde sıradan insanın yaşadığı bir yerdir. lüks alışkanlıklarının, ortalamanın üzerinde bir hayat tarzlarının olmaması bir yana, insaniyet yönünden, burada yaşayanlar diğer tarafta yaşayanlardan daha aşağı değildir. insanlara haksız yere hakaret ederseniz, karşılığını görürsünüz. kimin saldırgan davrandığını durup tekrar bir düşünmek gerek.

yıllarca şirinevler'de yaşadım, bir gün olsun ne bir kişi yolumu kesti, ne yan bakan oldu. insaniyet ve medeniyet anlayışınız sadece çok güzel spor sahaları, çok güzel okullar, alışveriş merkezleri ile ilgiliyse, her şeyin açıklamasını gelir seviyesinde buluyorsanız, iletişmeye çalışmanın da bir anlamı yok aslında.

"bu insanlar" "şirinevler gibi" olmasın, istenen bu değil, yaşam standartlarınız sizin olsun, daha da fazlası olsun. yalnızca tanımadığınız insanları aşağılamayın durduk yerde, bu kadarı yeter.

10 nisan 2003 izmir depremi / ekşi

izmirlileri gece sokağa dökmek için bir depremin çok şiddetli olması gerekmemektedir (gerçi bu izmir'de yaşadıklarımın en şiddetlisiydi). sağlam yerlere yapılan evlerde hiç bir hasar yoktur. bu tür evler de ekseriyetle dağlık tepelik yerlerde olanlardır. bu tür evler kaya zemine otururken, düzlüklerdeki mahalleler ya alüvyon ovaları veya oraya buraya ökaliptüsler dike dike kurutulmuş bataklık eskisi alanlar olduğundan, buradaki evler zaten gök gürlese sarsılma eğiliminde bulunduğundan hasar oluşması tabiidir. izmir'de (ökaliptüslerin dağılımından anladığım kadarıyla) haylice bir saha bataklıklardan kazanılmıştır. bu tür yerler ve dere kıyıları aynı zamanda sık sık su baskını sıkıntısı ile de karşılaşmaktadır. izmir'den ev almak gibi bir kabahat işleyecekseniz, böyle yerlerden uzak durun, dağlık kısımları tercih edin. volkanik arazi olan yamanlar dağı silsilesi üzerinde yer alan evka 2, 4 ve 6, atatürk mahallesi gibi yerler bildiğim kadarıyla zemini en sağlam olan kısımlar.

28 Ekim 2011 Cuma

kasaba belediyelerinin havuz düşkünlüğü / ekşi

sahanın mütahassıslarının yanında söz söylemek bize düşmese de, havuz geleneksel çevre düzenlemesinin mühim elemanlarından biri olarak, türk zevkinin ısrarla aradığı bir şeydir. kasaba belediyelerinin düşkünlüğü (iptila) ise kültürün devamlılığını sağlama yönünde yarı şuurlu bir gayretin, geleneğin kesintiye uğraması ve estetik kavrayışın düşkünlüğü (inkıraz, sukut) sebebiyle akîm kalması olarak değerlendirilebilir.

23 Ekim 2011 Pazar

köylülük / ekşi

köylü olma hali.
(sirkencubin, 23.07.2003 22:02 ~ 03.12.2003 23:13)


bu kelime bir takım olumsuz sıfatları ifade etmek için de kullanılır. kısaca söylemek gerekirse şehirde yaşamak, ama şehre adapte olamamak, aksine köyü şehre taşımak ve netice itibariyle görgüsüzlük kelimenin bu tarz tasarrufunda kastedilen mânâlardır. söz konusu kavramın işaret ettiği bir takım gerçekler olabilir, ancak bunların köy kelimesinden hareketle isimlendirilmesi hatalıdır. tıpkı şehirli kelimesinin mânâsının "kaypak" olmadığı gibi, köylü de görgüsüz demek değildir.
(sirkencubin, 23.07.2003 22:06)


türkiye'de köylülük meselesi arabesk meselesi ile bağlantılıdır. temelde geleneğin çözülme sürecinde, şehrin periferinde modernitenin algılanış biçimi ve modern hayata verilen tepkinin biçimlendirdiği bir tavırdır. çözülmüş bir medeniyetin varislerinin, yükselen bir medeniyet karşısında kalması ile ortaya çıkan "meydan okuma"nın yaşandığı sahalardan biridir. zaten kendi içinde de bir medeniyet krizi yaşayan şehir, akın akın göç edip gelen köy kökenli halkı bir şekle sokamamaktadır, tabii olarak köylü zaman içinde şehri başka bir şekle sokmaktadır. ama bu yeni şekil, hep söylendiği gibi, şehrin köyleşmesi midir, burası tartışılır. işin aslı aynı medeniyet krizi çoktan köylere de intikal etmiştir, köyler bile köye benzememektedir. tıpkı şehrin kendini yeniden üretme yeteneği gibi, köyün de kendini üretme yeteneği zayıflamaktadır. köyde bile eski mânâsıyla köylü kalmamışken, şehri kuşatan meseleyi sadece köylü kelimesi ile ifade etmek eksik ve hatalı olur.

elbette medeniyetin merkezi şehirdir, ancak merkezde çözülme başladığı andan itibaren iş çevrenin omuzlarına düşmüştür. çevre üstüne aldığı vazifeyi hakkıyla ifa edebilmek için kafi derecede donanımlı değildir, ancak açık bir yürekle elini taşın altına koymuştur. köylü olmak bir derecede bir devamlılık meselesidir türkiye'de. türk olmanın, müslüman olmanın, alevi veya sünni olmanın ve daha bir çok şeyin yolu köyden geçmektedir. pek çok insan hayata, çevreye, geleneğe, tarihe bildiği ve edinebildiği tek tarz olan köylülük ile bağlanabilmektedir. bu bakımdan köylülük pek çok kişi tarafından iftiharla taşınan bir sıfattır.
(sirkencubin, 23.07.2003 22:18)


bir de şehirde köylü, köyde şehirli olmak vardır ki, ayrı bir derttir. bilhassa şehirde doğan ilk neslin başına gelebilir. şehirde atrafınızda "country" rüzgarları esebiliyor iken, köye gidince theodor huxtible'a benzetilirsiniz (pes yani). "alamancı" ikinci neslin sıkıntılarının minyatür versiyonudur. ama çok da abartmaya gerek yoktur. bir takım temel değerlerle ters düşmemişseniz köyde göze batsanız bile reddedilmezsiniz. şehirde ise pür şehirli çevrelerden daraldıkça sığınabileceğiniz yarı şehirli kalabalıklar, hatta yarı köy getto benzeri alanlar bol bulunur. amma ille de olduğunuzdan çok farklı bir şeye dönüşmek, kendinizi birilerine kabul ettirmek konulu kompleksleriniz varsa yapacak bir şey yok tabii...
(sirkencubin, 23.07.2003 22:26 ~ 10.09.2003 08:51)


kel alaka adamların, şeytan avukatı paşa torunlarının, şunun bunun dilindeki bir tıslama iken pek incitmeyen bir sıfat iken, dost* söyleyince yaralayan bir kelimedir, köylü. "hayır onu kastetmiyoruz, bunu kastediyoruz. köyden gelmiş bulunan filan zat, bakınız ne kadar medeni idi, aksine abaenced şehirli olan falan şahıs ne kadar görgüsüzdü. bu başka bir şey" tarzındaki izahlar kesmemektedir. görgüsüzlük şehirdeki köylüler kadar, köydeki şehirliler tarafından da temsil edilebilmektedir. köylülerin, şehirlilerin riyakar olduğu hakkındaki peşin hükmü ne kadar hatalı ise; şehirlilerin, köylülerin kaba saba olduğu hakkındaki kanaati de o kadar hatalıdır. başka bir şeyden bahsediyorsanız, keşke başka bir isim verseniz şuna...

arz ederim efendim.
(sirkencubin, 23.07.2003 22:32)


şehirlinin vazifesini üstlenmek zorunda kalan, ama donanımsız olduğu için yüzüne gözüne bulaştıran ve kınanan türde kişi olma hali.

http://www.zaman.com.tr/...zarlar/ahmetturanalkan.htm
(sirkencubin, 03.12.2003 23:16)


imdi, şöyle bir izahat vakı oldu: medeniyet merkezi olmak bakımından, köylü olma durumu, şehirli olma durumundan daha geri bir vaziyettir. amenna. bunun şehir ahalisi gibi şehirdeki köy ahalisi veya köydeki ahalinin de bir takım kötü alışkanlıklarının, olmamışlıklarının, "geri"liklerinin bulunması ile bir alâkası yok. o öyle veya böyle hepimizi alâkadar eden bir şey. köylü kelimesini istihfaf ve tahkir kastederek, burun kıvırarak söyleyen cicibeylerin, hoşbayanların jargonu ile de alâkalı değil.
(sirkencubin, 20.06.2004 13:03)


(bkz: köylü)
(bkz: türk köylüsü)
(bkz: varoş)
(bkz: taşralı ve şehirli arasındaki farklar)
(bkz: türkiyenin bütün sorunu köylülük)
(bkz: kamu kurumlarının köylüler tarafından işgali)
(sirkencubin, 05.01.2005 10:11 ~ 06.01.2005 15:55)


şehrin sıkıntısını ifade etmekte yetersiz kalan, hatalı bir teşhistir. şehrin şahsiyet meselesi vardır, tereddi ve iptidaileşme sözkonusudur. lakin bunların lugatteki karşılığı köylülük değildir. köylü köyünü şehre taşıdığı için şehir gerilememiştir. aksine şehirde, çıkınındakinden daha iyi bir şey bulamayan köylü, karşılaştığı dünyanın eteğine bildiği usulde yapışmıştır. türkiye'nin meselesi köylülük değil, aksine kendi derdini teşhisten aciz kalmış bir zümrenin, hesabı başkasına yüklemekte derman araması olabilir. sultanbeyli, ejderin bir kuyruğudur sadece, ejderin yedi başı ise pera'da, kadıköy'de, etiler'de aranmalıdır.
şehri kuşatan varoş ahalisi köylü olmadığı gibi, köylerde de köylü azalmaktadır, belki kalmamıştır. şehir medeniyetin merkezi iken, köy de bütüne kendince bağlanır idi. medeniyet ocağı olmak vazifesini köye yüklemek ne kadar abes ise, köyün kendine has güzelliğini inkar etmek de öylece hatalıdır. taşralı diyerek, anadolu'nun köklü şehirlerini ceffelkalem silip atan, tezyif eden hodbin zihniyetle, köylülüğü iptidailik olarak alan, tahkir eden zihniyet esasta çok da farklı değildir.
(sirkencubin, 04.04.2005 15:37 ~ 15:38)


köylülük, medeniliğin zıddı değildir, medeniliğin zıddı bedevilik olabilir. evrensel değerlere mesafe tayyareden bir kriterdir, evrensel değerler diye bir şey yoktur, çeşitli medeniyetlere ait farklı değer kümeleri vardır, bunlar belirli noktalarda yakınsar, ama örtüşmez. her medeniyet kendi değerlerini evrensel kabul eder. farklı medeniyetlere ait farklı medeni insan tipleri olabileceği gibi, medeniyetsiz kişiler de farklı tiplerde olabilir.

individualistik veya kolektivistik kültürlerde kişilerin benlik algıları birbirinden farklıdır, bunlar grup içindeki davranışları, bireycilik dereceleri bakımından farklıdır, ancak biri ileri diğeri geri veya biri üstün diğeri alçak değildir, sadece farklıdırlar. köyden kente göç gibi hadiseler, zor şartlara karşı dayanışma duygusunu ve gruba bağlılığı keskinleştirebilir, buna olumsuz değer atamakta aceleci davranmamak gerekmektedir. düşük gelir seviyesinin tutumluluğu, ihtiyatlı davranışı pekiştirmesi de beklenebilecek bir şeydir. her insan benzerleriyle daha kolay iletişim kurar ve küsmek-küsmemek kişisel karakterle ilgili bir şeydir, köylü ya da kentli olmakla ilgisi olmadığı gibi, medeni-bedevi olmakla da ilgili değildir. ancak tepkilerin ifade yolları çevrelere göre farklı olabilir.

(bkz: sütre gerisinden desteksiz tespitler)
(sirkencubin, 11.12.2007 14:24)


medeniyet-köylülük denkleminden köylülük kelimesini çıkarıp yerine bedevilik kelimesini koyarken kastedilen ortadoğu ahalisi olan bedevilerle ilgili değildir. medine - badiye zıtlığından hareket edilmektedir. badiye arapça çöl anlamına gelir. çöl, mecazi anlamda yerleşim yerlerinin dışında kalan alan, meskun olmayan mahal yerine konmaktadır. bir kültürün yerleşik düzene geçerek bir medine (site, civitas) kurması, karmaşık bir organizasyon meydana getirmesinin karşıtı olarak, yerleşik bir düzene sahip olmayan bir kültürün durumu ifade edilmektedir.
(sirkencubin, 26.12.2007 08:48 ~ 08:50)


http://www.yenisafak.com.tr/...5&y=fatmakbarbarosoglu
(sirkencubin, 26.12.2007 08:48)


medine derken taş, toprak, kereste, kireç gibi nesnelerin ve badiye derken dere, tepe, ot, kök gibi nesnelerin kastedilmediğini,

medeniyet ve bedeviyet kavramlarının insan ilişkileri ve yaşayış biçimleri ile ilgili kavramlar olduğunu,

medine-badiye ikilisiyle yerleşik bir kültürün toplumsal organizasyonu, kurumları ve kurallarıyla yerleşik olmayan bir kültürünkilerin karşılaştırıldığını,

şehir kültürü ile köy kültürü ilişkisinin bir medeniyet dairesi içinde merkez-çevre ilişkisini temsil ettiğini,

dolayısıyla köylülüğün medeniyetin alternatifi olmadığını, şehirliliğe göre daha tali bir şubesi olduğunu anlamayanlar tarafından yanlış şeylerin üzerine yapıştırılan bir etikettir. kendinize göre her şeye bir anlam yakıştırabilirsiniz, sizinkinden başka tanımları hatalı da sayabilirsiniz, lakin önce okuduğunuzu anlamayı öğrenin.
(sirkencubin, 26.12.2007 10:00)

köylü

güruh olarak görüldükçe "ıslah" edilemeyecek kitle. (sirkencubin, 23.07.2003   22:38)

hiç çalışmadıkları hatalı bir genellemedir. gerçekten de işlerin çoğunu hatunlara yıkıp, kahvede yan gelmek, bütün kışı kahvede geçirmek gibi yaygın kötü alışkanlıkarı varsa da, canını dişine takarak çalıştıkları da oldukça sık görülen bir husustur. hatta kendi köyündeki tarlasındaki işin üstüne bir de gidip başka yerlerde ücretli çalışmaları da sözkonusu olabilmektedir. ama atadan gördülen şekilde kara düzen çalıştıkları için, çalışmalarının getirisi gayretleri ile mütenasip olmamaktadır. bu da çalışma şevkini kıran bir faktördür.(sirkencubin, 09.12.2004 10:47)

türk köylüsü

kendisini tanımayan herkesin hakkında ileri geri romantik mütalaalar serdettiği zümre. vaktiyle yakup kadri nam şahıs, türk köylüsünden bahsettiğini zannederek yaban deyu bir roman kaleme almıştır. okumaya gayret etsem de nihayet aşırı tiksinme sebebiyle 2/3 civarında elimden bırakmış ve tekmeyi basmışımdır. televizyonda arz-ı endam eden köylü tiplerinin de ekseriyeti hayal mahsulüdür, hayatında köy görmemiş, köylüyle muhatap olmamış kişilerce üretilmiş intibaını uyandırmaktadırlar.(sirkencubin, 18.01.2003 03:37)

şükür ki insiyakî bir olgunlukla sınıf bilinci gibi yapay ayrımlara dayanan kavramlara iltifat etmemiş topluluk. devleti, milleti gözünden sakınan bir itina ile savunurken, modern çağın getirdiği başka kavramları kavrayamamış olabilir. ama ona bir şey öğretmeye cür'etiniz varsa, önce dilini öğrenmeli, hassasiyetlerini tanımalısınız.(sirkencubin, 03.12.2003 23:37)

kolay öğrenir, pratiktir, inatçıdır. kendisine bir şey ifade eden şeyleri isimlendirmede hünerlidir. mesela traktöre takılan bilumum techizatın bilcümle küçük parçasına, hem de "tarak", "damak" gibi türkçe kelimelerden bir isim bulur. "yabancı" olanı kabul ederken bile kendine benzetmeyi sever, sondaja sontaç der mesela.(sirkencubin, 03.12.2003 23:43)


kamu kurumlarının köylüler tarafından işgali



niçün hâlâ fezaya gidemediğimize dair suallerin cevabını dahî ihtivâ eden bahistir, mirim. maamafih fezaya gitsek, orayı da işgal eder bu çarıklılar.(sirkencubin, 22.07.2004 09:13)


şimdi istanbul'da olmak vardı / ekşi

bu bir tesbih sözü olsaydı, ne biçim sevap kazanırdık...

22 Ekim 2011 Cumartesi

yeni başlayan izmirliler için istanbul / ekşi

hâlâ istanbul-izmir mukayesesi yapmak cür'etinde bulunuyorsanız, kaç senedir istanbul'da mukim olursanız olun, müptedi sayılırsınız, evvela bunu söyleyelim.

herkes memleketini sever, gurbette ise özler, alışmakta, sevmekte zorlanabilir, tabii hallerdir bunlar, biz de insanız, biz de gurbet gördük, anlamayız sanmayın. olur a, insan kasabadan hallice bir akdeniz sayfiyesini iki imparatorluğa payitaht olmuş bir şehre tercih edebilir, eyvallah. sorun izmirli olmanız değil, kimin umrunda, tahriş edici olabilecek bir cirmi yok izmirliliğin, komik bir şey izmirli olmak, başkalarının gözünde, ama bunu dert etmiyoruz, "izmirli işte, enteresan bir yaşam formu" deyip geçiyoruz. sizi -bu yönünüzle- muhatap almak zahmetinde bulunmamızın sebebi, kimliğinizi, farklılığınızı ifade etme yolu olarak dağla dalga geçen tavşan havalarına girmeyi, iki gözümüzün nuru şehrimize çamur atmayı seçmiş olmanız. beğenmeyebilirsiniz, eleştirebilirsiniz, tuhaf değil. lakin uzaydan gelmişsiniz gibi davranırsanız, insanlar da size uzaydan gelmişsiniz gibi davranır, tuhaf olan bunu tuhaf bulmanız. sizi o kadar da yadırgamıyoruz, "herkes bizi yadırgıyor" kompleksinizi yadırgıyoruz. rahatlamaya çalışın, kimsenin sizinle özel bir sorunu yok. düşünün, size istanbul'da tek tük rastlıyor istanbullular, ben izmir'deyken her gün sizin gibi tiplerden bir sürü görüyordum, her taraf izmirli doluydu içine tükürdüğümün memleketinde, ben bile o kadar sorun etmiyordum sizi. izmirli misiniz nesiniz, aferin lan size, bir başkasınız, anladık, bi susun artık, işim gücüm var, sizinle mi uğraşıcam?

her şehrin bir ruhu, içinde bir yerlerde saklı bir gizli öznesi vardır. istanbul -mevcut halinde- şizofren bir şehirdir, birden fazla öznesi vardır ve hiçbiri izmirinkine benzemez. istanbul'da izmir'i aramaktan vazgeçin. istanbul kolay değildir; rahat, hiç değildir. istanbul yarı baygın uzanmış bir akdeniz dişisi değildir. keyif kelimesi burada başka bir tayf taşır. türk ocağı'nın bahçesinde oturup çınarlara nazar kılarak tavşan kanı çayınızdan bir yudum alın ve gözlerinizi kapatın. az buçuk metalik, camsı plaza tadına karışmış, yamalıbohça usûlü taşra aromalı, kavruk, hatta yanık ekmek kavgası tadının arasından, biraz türbe, biraz saltanat, biraz yalı, biraz martı, eser miktarda sâdâbâd, kahpe bizans üstü köhne ihtişam, medrese kırığı, tekke döküğü, tömbeki lülesi, hasır, şadırvan serinliği, güvercin kanadı, kubbe kurşunu, nesihten ilim, talikten irfan, dîvânî ferman, hüseynîden gurub, hicâzdan akşam, şerefeden şerefeye selâm, balıkçı sandalı, deniz anası, misina makarası, çamlıca'nın üç gülü, taş plak, bonmarşe bülbülü, katip setresi, fes püskülü, bâbıâli mürekkebi, belgrad safası, sarıyer böreği, kehribar tesbih, tülbent, seccade, kanlıca yoğurdu, kızkulesi tadı gelmiyorsa anlamıyorsunuz demektir, boşverin. kim size istanbul'a gelip de kordon'da demlenebilirsiniz dedi ki? hazır istanbul'dasınız, iki değişik tad denemeye bakın. çok pis bela okurdum, ama annem kızıyor...

`boğaziçi` diye bir şey var bu şehirde, tadını çıkarmaya bakın, bilhassa leylak ve erguvan mevsiminde mutlaka ziyaretine gidin, elini öpün. hisar'da oturup mehtâbın tulû etmesini seyredin, eski mûsikîmizden anlamaya bakın. tanbûri cemil, münir nûreddin, safiye ayla bu iklîmi anlatır, gönlünüzü açıp dinleyin. sükût edin...

vaktiniz varsa eminönü'nde, mısır çarşısı ile yeni cami arasında, hayvanat ve de nebatat satılan mahalde iki tur atın, domates tohumlarına bakın, çiçek koklayın, keklikleri dinleyin, iki evlek toprağım olsa neler neler yaparım diye hayal kurun, sinire strese birebir...

"ulen istanbul sen mi buyuksun ben mi" ibaresinin istanbul'u en iyi ifade eden söz öbeği olduğunu söyleyenlere inanmayın. en iyi olmayı bırakın, bu söz istanbul'u anlatmaz bile. bunu söyleyen biri istanbul'a gelmiş, ama şehri ıskalamış, görememiş demektir. 40 sene münih'te yaşayıp da tek kelime almanca öğrenmeyen birinin münih hakkındaki fikri ne ifade ederse, onu ifade eder bu söz.

istanbul tek bir cümleyle anlatılamaz. istila altında bir şehir olduğu için ilk bakışta görmeniz mümkün değildir, hele anadolu veya rumeli gibi istanbul ile bağları olan coğrafyalardan gelmiyorsanız, işiniz daha da zor. bir üsküplü, bir sivaslı sizden daha kolay tanıyabilir bu şehri. deniz, güneş, kızlar, zeytinyağı, rakı kültürünün penceresinden bakarak istanbul'u görmeniz mümkün değildir, sizin göremiyor olmanız şehrin orada olmadığı anlamına gelmez. geldiğiniz yerin ruhunu taşımayan bir yeri tanımaya değer bulmuyorsanız, algı kanallarınızı kasıtlı olarak kapalı tutuyorsanız bir önemi yok, ama şehri tanımak ilginizi çekiyorsa aslında, başkalarından biraz daha fazla çaba göstermeniz gerekecek. ama niyetiniz varsa, mutlaka kendi istanbulunuzu bulur ve seversiniz.

mübarek bir şehirdesiniz, edepli olun, çarpılmayın.

(bkz: istanbul'u sevmek)