ekşi sözlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekşi sözlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2016 Pazar

disiplinlerarası kaçışlar kulübü / ekşi


disiplin disiplin gezen interdisipliner disiplinsizlerin nihâî ilticagâhıdır. klüp üyeleri birlikte kaçış planları yaparlar, yeni disiplinlere yelken açmanın hayalini kurarlar.(sirkencubin, 04.09.2003 13:07)

ayrıca kulüptür, zinhar klüp falan değildir. yanlış yazarsanız molla moderatörün biri gelir editleyiverir başlığınızı, sokar imla klavuzunu (yoksa kılavuzunu muydu? ... kılavuzmuş, üstünde ööle yazıyo) gözünüze. tdk ile ortak çalışıyor bunlar, işbirlikçi moderatörler. (bkz: nanik)(sirkencubin, 04.12.2003 23:01)

her şeyle ilgilenir, hiçbir şeyle uğraşmaz böyle tipler. bütün taraklarda unutulmuş bir iki bezleri bulunur. üç gün hevesle kendilerini verdikleri bir alanın angaryaları dördüncü gün bayar bunları. maymun iştahlılıktan farklı bir durumdur, ilgileri aslında devam etmektedir, ama sebatsızdırlar. zaten ilgilendikleri bütün alanlarda çalışmaları teknik olarak mümkün değildir, biraz orada, biraz burada vakit geçirirler. her alanla ilgili n adet kitap alır, iki üç tanesini okuyup, gerisini okumayı ertelerler. yayıncıların can dostu bunlardır. o kitabı okuyacakları bir vakit bulamayacakları, bulsalar bile diğer uğraşları arasında kaynayıp gideceği gerçeğini kabullenmek istemezler, kitap fuarlarına gider kiloyla kitap alırlar. her biri disiplinlerarası kaçışlar klübü'nün tabiî azasıdır.(sirkencubin, 04.09.2003 13:12)

işin can sıkıcı tarafı hem interdisipliner disiplinsiz hem de otistik paranoid düzen takıntılı olmaktır, kendi kendinizi yer durursunuz, hafazanallah... neyse ki bunda da sebat edemezler...(sirkencubin, 08.11.2003    23:16)


akademi kaçkını akademisyenler, işi bilip de gitmeyenler, işe gidesi gelmeyenler arasından da çıkabilirler pekâlâ.(sirkencubin, 30.01.2004    13:58)

21 Şubat 2016 Pazar

tartışmayı muarızın rumuzuna taşımak / ekşi


aramaya inansam da, nasıl aramak gerektiğini kestiremedim şu saat itibariyle. muhtemelen aynı konuyu işleyen başka bir başlık açılmıştır çoktan, bilenlerin bildirmeleri rica olunur. 

bir konu hakkında yazışırken, hızını alamayıp muarızın (karşıt görüşteki kişinin) isminin geçtiği başlığa doğru uzamak veya doğrudan konuya oradan girmek şeklinde bir tavır bu. sıklıkla görüyoruz, "kelaynak hakları konusunda ne kadar duyarsız olduğunu #537467687654 numaralı entrysinden anladığımız yazar" veya "hebelek gübelekleri şebeleklemekten utanmayan yazar (bkz: 567658765446)" tipinde entyleri. yeni yazarlar daha sık yapıyor, ama eski yazarların icadı bu. çok istisnai haller dışında ayıp karşılamak gerektiğini düşünüyorum. tartışılan ne ise, o konuda kalmak, isimleri karıştırmamak gerek.(sirkencubin, 23.11.2004 02:01)#6346767 ... X 

iki açıdan mahzurludur. birincisi çoğu zaman konuyu saptırmak anlamına gelir. konu ıspanağın faydaları ise, bunu ıspanak hakkındaki başlıkta bitirmek gerekir. feşmekan yazar ıspanak hakkında hatalı düşünüyor olabilir, ancak hatası ilgili başlıkta vurulmalıdır yüzüne. herhangi bir konudaki hatası, genel olarak o yazarı tanımlayan bir şey değildir çoğu zaman. ikincisi olayı kişiselleştirmek, belden aşağı vurmak, hedef göstermek gibi anlamlar taşıyabilir, bu bakımdan da hoş değildir.(sirkencubin, 23.11.2004 10:13 ~ 
 05.01.2005 15:40)#6347793 ... ~ X 



bir kişiyi genel olarak veya belirli yönleriyle değerlendirecekseniz, onun başlığına yazmalısınız. hatta bunu yaparken o kişinin girdiği tartışmalardan örnekler verebilirsiniz, hatta hatta bir tek tartışma üzerinden bile hareket edebilirsiniz. bu tartışmayı muarızın rumuzuna taşımak sayılmaz. ama niyetiniz, belirli bir konudaki görüşlerinden dolayı yazara sataşmaksa, o konudaki görüşlerini eleştirmekse, bu eleştirmeyi tartışmanın ait olduğu başlıkta sürdürmek daha yerinde olur. 

mesela şebelek rumuzlu bir yazara çok kızıyor olalım (bütün yazar rumuzlarını bilmiyorum, gerçekten böyle bir yazar varsa mesaj atsın, örneği değiştirelim). bu adamın kendi algı evreninde yaşadığını da tespit etmiş olalım. bu durumda şebelek başlığına gidip "kendi algı evreninde yaşayan yazar. mesela kelaynakların borsa üzerindeki etkisi başlığındaki falan feşmekan tutumu bunu gösteriyor" yazabiliriz. caizdir. ama aslında kişi hakkında bir değerlendirmemiz yok, sadece kelaynaklar ve borsa konusundaki görüşleri yüzünden canımız sıkılmış elemana, o zaman gidip şebelek başlığına boşalmak yanlış. döveceksek de kelaynaklı başlıkta dövmeliyiz. 

konunun ad hominemden farkı, galiba, bunun ad hominem'in bir türü olması. yanı tartışmayı muarızın rumuzuna taşımak ad hominem olabilir de, her ad hominem vak'ası tartışmayı muarızın rumuzuna taşımak olmayabilir.(sirkencubin, 18.01.2005 14:44)#6702249 ... X 

14 Haziran 2014 Cumartesi

düşmanım / ekşi

gece vakti, birden bire çift anlamlı olduğunu fark ettiğim kelime. hem "benim kendisine karşı düşmanlık beslediğim kişi" demeye gelebiliyor, hem de "bana karşı düşmanlık besleyen kişi". ilginç, bazıları için düşmanlık bile bir mertebe, bir irtifa olabiliyor. bir kısım haşeratın keyif kaçırmayı becerebildikleri için kendilerini düşmandan saymaları komik elbette, siz kimlere diş bilersiniz, ondan emin değilim, amma kimse sizin düşmanınız değil. neyse uzatmak istemiyorum, tahmin ediyorum ki kuyruklarında bir sızı olanlar, şu saatlerde pek meşgul, ağıtları biter bitmez kendilerine yeni düşmanlar bulmaları gerek, yoksa sıkıntıdan patlarlar.


allah sonumuzu hayreyleye...
(sirkencubin, 26.06.2005 02:46)

31 Mayıs 2014 Cumartesi

1453 / ekşi

yahya kemal'e göre, takvimlerin de dini imanı vardır, 857 istanbul'un fethinin tarihi, 1453 doğu roma'nın yıkılışının tarihidir.
(sirkencubin, 15.05.2003 11:59 ~ 31.07.2003 18:14)

22 Şubat 2014 Cumartesi

bir hastanın ölmesi / ekşi

hekimlerin zamanla kanıksadığı doğrudur, aksi takdirde balatayı sıyırmanız işten değildir çünki. yine de duruma göre, hastaya göre değişir tepkiniz. terminal dönemde yaşlı bir hasta ile bir çocuğa aynı tepkiyi göstermezsiniz, tanımadığınız hasta iletişim kurduğunuz hasta kadar etkilemez sizi... yakınların tepkisini gözlemek de etkileyebilir, pazartesi sabahı yerinde olmayan hasta* ile, etrafında insanların acı çektiğini gözlediğiniz hastanın uyandırdığı tepki aynı olmayabilir. hele hastanın acı çektiğini görmüşseniz, o daha da zordur.

 * -hemşiranım 33b nerede?
 - ex.
 -ha.

 33b yatağın numarasıdır, hastanın adı değil. bazı hastalar "ahmet amca", "ayşe teyze", "ali", "fatma" olur, bazısı da taburcu olana/ ölene kadar 33b olarak kalır.

(sirkencubin, 17.01.2004 01:48)

1 Ocak 2014 Çarşamba

kadınların mekanizması / ekşi

yoktur böyle bir şey. mekanik ilmi cebir işidir, hesap kitap işidir, formül işidir. mekanizma dediğinde bir öngörülebilirlik olur. hata varsa hesabın 
yanlış demektir, hesabı yanlış yapmazsan hata da yapmazsın. lakin, peri olsun, cazu olsun, işbu nisvan taifesinin işleyişi mantıktan münezzeh bir sihrî işleyiştir, muhakeme esrarına vakıf olamaz. 

yine de kat'i söylemeyelim, kuantum diye bir şey çıktı, malum. bilen bilir doğrusunu.(sirkencubin, 09.01.2004 09:52 ~ 09:54)

20 Kasım 2013 Çarşamba

devlet üniversiteleri de paralı olsun kampanyası / ekşi


taşlamak yerine yapıcı eleştirilerle değerlendirilse, geliştirilebilecek bir fikir gibi görünüyor. fikrin isabetli olduğu yönleri veya aksayan tarafları olabilir. bunlar üzerinde fikir jimnastiği yapmak yerinde olur. özel dersanelere aktarılan kaynakların üniversitelere yönlendirilmesi yabana atılacak bir fikir değildir. lise eğitimi, üniversite hazırlığı için yeterli olabilmelidir, özel dersanelerde verilen eğitimin, en azından mantıken sistemde yeri olmamalıdır. sistemin zaafları yüzünden bu sektör giderek şişmiştir. olmamalıdır. ancak olayı prensipte bu kadar kolay çözebilsek bile, pratikte ceffelkalem alınacak kararlarla ortadan kaldırılabilecek bir şey değildir özel dersaneler. en azından, devlet okullarının çoğundan daha rasyonel bir eğitim veriyorlar, bir hedef koyuyorlar ve sadece o hedefe ulaşmak için bir şeyler yapıyorlar. devlet okullarının bir çoğunda ise ne yapıldığı, ne yapılabildiği belli değil. diğer taraftan üniversite konusunun çözümünü sadece kaynak aktarımına bağlamak da doğru olmaz. üniversite problemi karmaşık bir yumak halini almıştır, çok yönlü geliştirme ve düzenlemelere muhtaçtır. en basiti, ideolojileri bilimin önünde tutan bilim (!) adamları ile dolu okullara, bütün bütçeyi de verseniz, hoşunuza gidecek bir yere varma ihtimaliniz düşüktür. bu arada (bkz: yeniversite) (bkz: türkiyedeki eğitim sistemi)(sirkencubin, 14.04.2004 12:06 ~12:10)

dersanelere para ödeyebilen ailelerin, aynı miktarı daha makul bir yere ödemeleri şeklinde bir fikir üzerinde zihin alıştırması yapmak yerine ortalığı slogana boğanların da at gözlüklerinden kurtulmaları lüzumunun farkına varmamıza vesile olmuş bir tartışma konusudur. amerikan eğitimini beyin hırsızlığı ve orangutanlara indirgemek, konu karşısında geviş getirmekten fazla bir şey yapamadığımız anlamına gelir. amerikalılar, az sayıda insanı çok iyi ve çok sayıda insanı çok kötü eğitmektedir. işleri çekip çevirecek miktarda "senyör"leri en iyi şekilde eğittikten sonra kalanı çayıra salıvermek, türkiye'nin tercih etmesi gereken bir strateji olmasa bile; bu, çaldığı beyinlerden daha fazlasını gayet de güzel bir şekilde eğitebilen bir sistemi inceleyip fikir edinmenin yanlış olduğu anlamına gelmez. aslolan bütün modelleri inceleyip, sonunda yine kendi modelimizi oluşturmaktır. ha, amerikan modelinin başarısı, paralı olmaktan kaynaklanmıyor derseniz, orası ayrı, iyi biliyorsanız analiz edin, okuyalım, öğrenelim, feyz alalım tatlı tatlı.(sirkencubin, 14.04.2004 13:21)


16 Kasım 2013 Cumartesi

koku alanlarin fark etmedikleri / ekşi

koku unsurunun başka unsurlarla birlikte bulunduğu bazı bütünlerde, diğer unsurları baskılaması sonucunda algılanamayan, dikkatten kaçabilen hususlar. mesela havasız bir mekan ile kötü kokan bir mekanın aynı şey olmadığı bunlardan biridir. havasız mekanda oksijen azalmış ve karbondioksit artmıştır. böyle bir yerde nefes almak zorlaşır, insan göğüs nahiyesinde bir sıkıntı, hatta ciğerlerinin baskılandığını hisseder. kötü kokan bir yer pekâlâ havasız olmayabilir, ama her iki durum da mekanın havalandırılması ile düzeltildiği için karıştırılabilirler. yine bir başka örnek de lezzetleri çok farklı bazı gıdaların, tatlarının o kadar da farklı olmayabileceği hususudur. lezzet algısı, tad, koku, görünüş ve iştah gibi unsurların bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. zaman zaman koku kaynaklı lezzet farklılıkları tatla ilgili sanılabilir. mesela muhtelif tereyağı çeşitlerinin tatları birbirlerinden o kadar farklı değildir, hatta tereyağı ile margarinin tatları bile çok farklı değildir. aynı şekilde zeytinyağı ile ayçiçeği yağının tadları arasındaki fark da o kadar belirgin değildir, kokusunu almıyorsanız hangisinin zeytinyağı olduğunu anlamakta güçlük çekebilirsiniz. tabii rafine olmayan ve görüntüsü de farklı olan zeytinyağlarından bahsetmiyoruz burada. diğer taraftan böyle şeyleri fark edememek koku alanlara bir şey kaybettiriyor mu? zannetmiyorum.(sirkencubin, 28.04.2004 14:57)

zencefil şerbeti / ekşi

zencefilden yapılan, grip ve soğuk algınlığı şeklindeki şikayetlere karşı birebir olan, zaman zaman zencefil çayı diye de anılan bir ilaç. çay demenin mahzuru çay konseptinde, yapraklardan demleme yoluyla elde edilen içeceklerin söz konusu olmasıdır. bu ilaç zencefil köklerinin kaynatılması yolu ile elde edilir ve şerbet ismi daha bir yakışmaktadır. 

nasıl yapılır: bir kaç parça kök zencefil alınır. bu parçalar küçük parmağınızın bir boğumu kadar falan olur, ama boyunuz 1.80'den uzunsa hiç bakmayın parmaklarınıza. alınan bu parçalar bir demlik kadar suyun içinde kaynatılır. o da demliğine göre değişmekle birlikte bir litre desek çok ayıp olmaz her halde. esas madde zencefil olmakla birlikte başka nesneler de ilave edilebilir: ıhlamur, karanfil, kekik, nane, elma kabuğu, yasemin çiçeği vs. ama karanfil ve kekik gibi acı maddelerin abartılmaması yerinde olur, zencefil bizatihi acı bir varlık zaten. kafanıza göre bir süre kaynattığınız bu sıvıya yenilir yutulur bir tat vermek için bolca bal ekleyip içersiniz. balı şerbeti bardağa doldurduktan sonra ekliyorsunuz tabii. zencefil miktarı çok abartılmadıysa hoş bir içecek de olabilir, zevke göre keyif olsun diye de içilebilir. ama esas soğuk algınlığı tedavisinde eşsizdir. 

dikkat edilecek noktalar: çay gibi, zencefil şerbeti de durdukça vasıf değiştirir, bayatlar. fazla bekletilmeden tazeyken tüketilmesi yerinde olur. midesinden rahatsız olanların dikkatli kullanması gereken bir ilaçtır, mideyi ısırabilir. bayatlarsa hele, midenizi fena yapar, dikkat! bir de idrar söktürücü olduğu akla getirilmelidir. soğuk bir havada bir demlik zencefil şerbetini içip kendinizi sokağa atarsanız olabilecekleri tahayyül edin ve dikkatli olun. 
söylemeden geçemeyeceğim, biz evde bu sıvıya zapazap suyu diyoruz, asterix'in bir macerasında geçen sihirli şerbetlerden birinin ismi aslında. 
geçmişler ola.

(sirkencubin, 09.02.2003 12:59 ~ 13:09)

bu arada antikoagülan (pıhtılaşma önleyici, “kan sulandırıcı”) ilaç kullanan hastalarda kanama riskini arttırması, mide asit salgısını arttırarak ülser, gastrit gibi şikayetleri olanlarda şikayetlerin artmasına sebep olması, tansiyon ve kan şekerini düşürebilmesi gibi ihtimaller de sözkonusu olup, bu tarz hastalıkları olan, bu hastalıklar için ilaç kullanan hastalar tarafından kullanılması güvenli olmayabilir.

12 Kasım 2013 Salı

kasan ü kuseyn / ekşi

meşhur bir kıssadır. yeni yeni farsça öğrenmekte olan talebe, hocasının yanına gelir, "hocam bir cümle yazdım, yanlışı var mı, bir düzeltseniz..." der ve elindeki kağıdı uzatır. kağıtta "kasan ü kuseyn duhterân-ı mugâviye" yazmaktadır. hoca "yâ sabır" çekip açıklamaya başlar: "bir kere kasan ve kuseyn değil onlar, hasan ve hüseyn. duhterân kızlar demek, bunlar kız değil, erkek, püserân demen gerekirdi. mugâviye değil adamın adı, muâviye, ama hasan ve hüseyn muâviye'nin değil, ali'nin çocukları. doğru bir yeri yok ki, neresini düzelteyim?"

bir rivayete göre de talebe değil bir devedir, hikayenin kahramanı. kendisine boynunun neden eğri olduğunu soran birine söylemiştir bu sözü. söz konusu devenin aynı üslupla pek çok şey yazdığı söylenmektedir.

(sirkencubin, 04.03.2003 13:51)

11 Kasım 2013 Pazartesi

atatürkçülerin atatürk karşıtı projeleri / ekşi


aslında atatürkçüler tarafından yürütülen atatürk karşıtı projeler olacaktı, ama 50 karakter sınırına tosladı. fark etmez aynı kapıya çıkıyor. 

bu tür projelerde temel hedef insanları atatürk'ten soğutmaktır. yöntem olarak önce insanların değerleri ile atatürk arasında çelişki oluşturulur, sonra her fırsatta atatürk insanların gözüne sokulmaya çalışılır. yazacak çok şey var, ama bir yüzbaşı hepsini çok güzel özetlemişti: fazla traş cildi bozar.
(sirkencubin, 31.08.2003 14:01)

bu projelerin en büyüklerinden biri -görünüşe göre- türkiye cumhuriyeti'nin millî eğitim bakanlığı tarafından verilen ilk ve orta dereceli eğitimdir. gençler önce 0-1'den başka bir değerlendirme yapamayacak şekilde -kazkafalı demek istemiyorum, ama aklıma daha uygun bir sıfat gelmiyor şu an, siz lütfen daha uygun bir tanesiyle değiştirin zihninizde- yetiştiriliyorlar. sonra atatürkçü-atatürk karşıtı şeklinde iki set sunuluyor. gençler ya atatürkçü=1, atatürk karşıtı=0 değerlendirmesini yaparak sistemce olumlanan bireyler haline geliyorlar, yahut atatürkçü=0, atatürk karşıtı=1 değerlendirmesini yaparak milli eğitim sisteminin imalat hatası, sistemin ötekisi, "arıza" tipler olarak toplumda -muhtelif ortamlarda horlanmak üzere- yerlerini alıyorlar. 

mesela ilkokul birinci sınıfta öğretmen, öğrencilere atatürk'ün padişahları kovarak yurdu düşmandan kurtardığını söyleyerek ilk çatlağı açar. öğrencileri atatürk=1, padişah=0 veya atatürk=0, padişah=1 değerlendirmesi arasında çelişkide bırakır. evde aldığı değerlerden vazgeçemeyen çocuklar, kendilerini atatürk'ün karşısında bulurlar. böylece iki tip zihin arızası ortaya çıkar: bir kısmı "padişahlar züpperdir, her bi şeyi en iyi ve en güsel ve en doğru yamışlardır, hiç yanlış yapmamışlardır, vs vs" türü yanılsamalara kapılırken, diğer kısmı da "atatürk en büyük x" girdabına kapılırlar. x parametresinin doldurulmasında "yasak değilse mecburidir" kuralı uygulanır. yani x yerine yazabileceğiniz kelime atatürk'ü koruma kanununa göre suç teşkil etmiyorsa, mutlaka oraya yazılır. böylece padişahlar iyiyse atatürk'ün kötü olması gerektiğine şartlanmış bir zümre ile, atatürk iyiyse padişahların kötü olması gerektiğine şartlanmış bir diğer zümre birbirleriyle çekişir durur.
(sirkencubin, 31.08.2003 14:25 ~ 14:28)

27 Ağustos 2013 Salı

naaş ölü ceset cenaze / ekşi


aynı manaya geliyormuş gibi görünen kelimeler arasında aslında ince farklar olabilir ki bunları bilmek bir dili doğru şekilde tasarruf etmenin şartlarıdır. aynı zamanda aynı manaya geliyormuş gibi görünüp ince farklarla birbirinden ayrılan kelimeler bir dilin ifade zenginliğini meydana getiren unsurlardandır.

naaş, ölü, ceset ve cenaze kelimeleri arasında ne fark vardır?

ceset insan bedeni demektir. söz konusu insanın ölü veya canlı olması fark etmez, ancak ölüm hadisesi ile ruh ayrılıp ceset bir başına kaldığı için kelime bilhassa ölü kişinin cesedi kastedilerek kullanılır.

naaş ölü kişinin cesedi demektir, kibar ve saygılı bir ifade tarzı tercih edildiğinde kullanılır.

ölü ölmüş bulunan kişi demektir, daha ziyade şahsiyeti işaret eden bir ifadedir. ölü kişinin cesedi için kullanılırsa mecaz veya yan anlam sayılmalıdır. ölünün arkasından konuşmamak, cesedin arkasından konuşŸmamak değildir. "ölüyü gömelim" cümlesi, "ölü şahsın cesedini gömelim" demenin kısa şeklidir.

cenaze naaş demektir, ama bilhassa defin merasimine nisbetle kullanılır. "adamın cesedini bir ağaca astılar" demek yerine "adamın cenazesini bir ağaca astılar" demek doğru değildir.

bir dahaki sayıda:


(bkz: kayış ve kemer)

2 Haziran 2013 Pazar

taksime cami yapma projesi / ekşi


fena fikir değildir esasen, her ne kadar beynamaz taifesinin bol bulunduğu bir yer olsa da taksim civarından gelen geçen ahalinin de camiye ihtiyacı olabilir. ancak fikrin ortaya atılış şekli hiç olmamış, "halk" kendisinden ibarettir sananların yaygarasını mucib olmuştur. olursa iyi olur, olmazsa da ağa camii ile idare etmeye devam edilebilir, niza çıkarmanın hiç sırası değil iken fuzulen inatlaşma mevzuu olmuş bir projedir. "halk"ı sinir bozucu düşüncelere itmenin alemi yoktur, nostalji diyarı, istanbul'un özü, özeti, manası, ruhu şunca yılın pera'sına yapılacak şey midir bu? sırada ne var; çiçek pasajı mı kapanacak? boşversenize, insanları "imar" edin önce, onlar çevrelerini düzenler. taksim meraklılarına yakışır haldedir. onlar gelip fatih'te, üsküdar'da bar mar neyim açıyorlar mı? gaddar kendini magdur sanmaktadır, korkmaktadır, üzerine giderek çözemezsiniz. bırakın sakinleşsinler, deli etmeyin adamları ki belki bir gün sizi dinleme, anlama, tanımaya açık bir hale gelirler. zurna bu adamların ağzında, tokmak "haki giyen adamlar"ın elinde, davul milletin sırtında oldukça gönlünüzden geçenleri gerçekleştirmeyi bir tarafa bırakıp, hayatta kalmaya çalışmalısınız. "o adam"ın kafasında olanlar, böyle abes işlerle yeteri kadar gerdiniz zaten ortamı, olan millete oldu, artık başka proje yapmayın olur mu?
(sirkencubin, 22.01.2003 00:42)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

ıslak betona basmak / ekşi


kedi köpek tayfası da bazen yapar bu işi. mahallenizdeki kaldırımları incelemeyi zevkli bir iş haline getirir: 1979, nazlı, bisiklet tekeri izi, aslam cimbom, kalp resmi, feridun, esem sipor izi derken kaldırımı çaprazlamasına kesen bir seri kedi patisi izi ve onları izleyen köpek izleri ile senfoni tamamlanır.


1 Mayıs 2013 Çarşamba

köyde uyanmak / ekşi


"mmmh, sabah olmuş... anee saat ne kadar erken, altı üstü altı saat uyumuşum, ama zımba gibiyim..." bunların yarısını yatakta, yarısını ayakta düşünürsünüz, zira kemiklerinizi hamur eden uyuşukluktan eser yoktur. "yine mi sabah oldu yaaaa, offff"lardan eser yoktur, çocuk gibi neş'e içinde uyanırsınız. ama hepsi bu değil, gözümü açıp da pencereden kulaklıtaş tepesinin çıplak kayalarını gördüğümde, kendi çocukluğumun masal gibi, rüya gibi tüller ardında kalmış günlerine, oradan daha uzak geçmiş zamanlara, bilmediğim, ama yakından tanıdığım çağlara uzanır içimde bir şeyler. rahmetli dedemi hatırlarım, onun babasının, dedesinin, cedlerinin o dağlarda dolaştığını düşünürken, topraktan fışkıran bir şey damarlarımda dolaşır. köyde evler, nasıl taşlar gibi, ağaçlar gibi toprağın ve dağların tabii uzantıları ise, ben de asırlar boyunca yaşamış cedlerimin bugünki devamı olduğumu hissederim. insanı çevreye, varlığa bağlayan güçlü bir his bu...

21 Nisan 2013 Pazar

kapitalizm sosyalizm ilişkisi / ekşi


kapitalizm ile sosyalizm arasındaki benzerlikler, farklılıklar veya bu iki kavramı bir arada değerlendirmek yoluyla kurulabilecek herhangi bir ilişki.

ortaçağ düzeni 12-13. yüzyıllarda avrupa'da yaşanan gelişmeler sonucu burjuvazinin palazlanmaya başlaması ile çatırdama yoluna girmiştir. rönesans, reform, aydınlanma, akıl, bilim, demokrasi kavramları esasta modernite ve batı medeniyeti bağlamında mânâ taşır. burjuvalar/ üretim ve ticaret kuvvetleri/ sermaye önce krallarla birlik olup ruhbanları ve aristokrasiyi tepelemiş, sonra ayaktakımını ayaklandırıp kralları uçurmuş ve yerlerine daha kolay manipüle edilen politikacı ve bürokrat tiplerini ikame etmiştir. sınıflararası güç mücadelesine paralel olarak zihniyet ve kültür konusunda da gelişmeler yaşanmıştır. iki alan birbirinin doğrudan sebebi veya sonucu olmasa da sonuçta paralel bir gelişme göstermişlerdir. bütün bu gelişmelerle ortaya çıkan yapı sermaye gücünün baş aktör olduğu bir "oyun"dur. ancak "yükselme dönemi dinamikleri" oyundaki diğer karakterlerin varlığını tehdit etmeye başlayınca "tepki dinamikleri" güçlenmiş ve belli bir dengenin kurulmasına sebep olmuştur. sosyalizm modern sanayi medeniyetinin frenidir. fren arabanın selametine hizmet eden aksam arasındadır. gidip bir ağaca toslamanıza engel olur. motorla zıt etki gösterse de aslında aynı yapının varlığına hizmet eder. toynbee'nin tabirini kullanırsak, her ikisi de batı medeniyetinin karşılaştığı meydan okumaya verdiği cevaplardır, ortak bir sürecin ayrılmaz sonuçlarıdır.

(örnekte kapitalizme motor, sosyalizme fren dedik diye, lafı tersinden anlayıp sosyalizmin gelişmeyi engelleyen bir takoz olduğunu söylediğimizi zanneden olursa, o kendisi takozdur. örneği fazla ciddiye almayın, sadece zıt etkili yapıların, ortak bir üst yapının faydasına işleyebileceğini açıklamak için kurguladım bu örneği. diğer yandan motor, fren, o kadar da uyumsuz değil hani...)

(sirkencubin, 25.02.2003 20:34)

karagöz-hacivat ilişkisidir, al gülüm ver gülüm ilişkisidir, iyi polis-kötü polis oyunudur. dünyanın her yerinde "göstericiler" ve "polis" çatışır, savunanlar ve karşı çıkanlar vecd içinde birbirine girer, ama sonunda hep kırılan kol yen içinde, yarılan kafa börk içinde kalır. balta dalları budar, köke dokunmaz, çünki ortada tek bir kök vardır, ortak.

(sirkencubin, 29.06.2004 12:31)

kapitalizmi yaşatan şeyler arasında sosyalizmi unutmamak gerekir. meydan tamamen sermayedarların aç gözlülüğüne kalsaydı sistem çoktan duvara toslayacaktı. din ise bu şeyler arasında yer almamaktadır. aksine sermaye ve üretim gücü, avrupa'daki gelişme sürecinde din kurumlarını baskı altına alarak ve hristiyan şeriatını hadım ederek hakimiyet kurmuştur. protestan iş ahlakının gelişen kapitalist kültürle uyum göstermesinden söz edilebilir, ancak bunun kapitalizm için bir temel direk sayılıp sayılmayacağı da tartışılabilir.

(sirkencubin, 08.02.2004 00:48)
#422619 - sirkencubin  - 29.10.2011   13:02

22 Ocak 2013 Salı

bazı ve bir kısım delikanlı mevzuları / ekşi


delikanlı: kavramları anlamak için zıtlarına da müracaat etmek gerekir. bu kavramın zıddını yavşak, zibidi, yılışık gibi kelimelerde aramak gerekir. delikanlının külhanbeyi veya kabadayı ile karıştırılması hatalıdır.

ağlayan erkek: ağlayabilmek yürek ister ve lakin delikanlı şahıs imkanlar elverdiğince bu işi başkalarıyla paylaşmama gayreti içinde olmalıdır.

bıyık: olmaması delikanlıyı bozardı, eskiden, biz testiden su içerken...

aynanın karşısında yapılan karizmatik hareketler: aynanın karşısında yapılıyor olmakla karizmasını anında yitirir. delikanlı olun, karizma arkasından gelir. gelmezse de keyfi bilir...

etrafta kız varken ahlak zabitasi kesilmek: racon meselesidir, delikanlılığın icabıdır, biz lisedeyken standarttı, uymayana "laylon top" nazarıyla bakılırdı, bir de bir çocuk beden dersine şortla çıkıyordu, ona da aynı nazarla bakılırdı. her şeyin bir yeri var, zamanı var, babanın yanında cigara tüttürmek ya da kızların yanında kız muhabbeti yapmak gibi hususlar delikanlıyı bozar.

otobüste yer verilen insanın başkasına yer vermesi: sizin yer vermeyi tercih etmeyeceğiniz birine yer verilmesi halinde canınız sıkılsa bile, yapacak bir şey yoktur, derdinize yanıp pencereden dışarıyı seyredersiniz. siz "e amca, oldu mu ya şimdi? biz bilmiyor muyuz o zilliye yer vermeyi?" diye düşünürken, amca muhtemelen "yıkılmadım, ayaktayım, hemi de centilmenim bile" mesajını vermiştir. belki de "ağaçlar ayakta ölür" diye düşünüyordur. siz de kısık gözlerle dalgaları seyrederken, otobüsün sert hareketlerinde savrulmamak için sörfçü gibi şekilden şekle girerken, kimin oturmayı daha çok hak ettiği konusunda hesaplar yapar, algoritmalar çıkarırsınız. kim ayakta durmaya daha muktedir, kim oturmaya daha muhtaç, kim daha yorgun... en iyisi bizim t. gibi hiç oturmayıp, doğrudan otobüse biner binmez en arkaya yürüyüp dikilmek galiba. -otobüste oturacak yer konusunu mesele eden yurdumun `delikanlı`larına ithaf olunur.

öpüşme tokalaş: bunun bir de öpüşme kafa at versiyonu vardır. delikanlı ülkücü kardeşlerim light tipler gibi şap şup öpüşmeyi tercih etmediklerinden, tokalaşırken bir yandan da alın köşelerini birbirine tokandırmak yoluna gider. lakin olayı abartan bazı m. isimli şahıslar kafanızı bu yolla kırma teşebbüsünde de bulunabilir. dikkat etmek gerekir.

delikanlının entry'si üstüne entry girilmez: entryler eskiden yeniye sıralandığı için zaten delikanlıdan sonra girilen entryler delikanlının entrysinin altında kalacaktır, mevzu değildir. o zaman konuyu şöyle anlamak gerekir: delikanlı elalemin entrysinin altına entry girmez, kendi başlığını kendisi açar, cigarasını yakar, seyrine bakar. esası yoktur tabii, misal ben `circassian warrior`'un entrysinin altına entry girsem delikanlılığa halel mi gelecek? `: çizerim` kitapta`: delikanlılığın kitabı` konuyla ilgili madde yoktur, `bidat` çıkarmayın. (bıçkın smiley)

delikanlının seyir defteri: bidattir. delikanlı bakkal gibi defter tutmaz. icap ederse defter dürer. icat çıkarmayın.

gamsız celal abi: hem delikanlı geçiniyor, hem niyeti bozuk, hem çenesi düşük. olmadı, çizdik.

kütüphanede kopya hazırlamak: ayıptır. delikanlı öğrenci kopyasını kantinde hazırlar.

şahane entry'ler giriyorum ama mafya kötülüyor: delikanlıyı bozan replik. siz kötüleyin diye giriyoruz biz o antrileri, elinizi korkak alıştırmayın.

lightsaber: `miyamoto musashi` kılıç kullanma sanatını, strateji ilminin esası ile bir kabul etmiştir. nasıl `katana`, `samurai`nin ruhu sayılmışsa, ortaçağ şövalyeleri -bırak delikli demiri- ok kullanmayı bile yiğitliklerine yediremeyip (tabii bilançoda kimin neyi neye yedirdiğinin şerhi uzar, orası ayrı) kılıcı has silahları saymışlarsa, nasıl bizde "dal kılıç, yalın kılıç" diye sözler var iken, ok ile, gürz ile alakalı bu tarz sözler yoksa, ışın kılıcı da jedilığın forsundandır. kılıç düellosunda rakipler kendileri ve rakipleri ile yüzleşirler; yüzleri olmaksızın sütre gerisinden aşırtma atışlar yapmazlar. yiğit olan döne döne vuruşur. lukas dünyasının haso delikanlıları olan cedaylar da böyle bir silahı şey etmiştir. ondan kılıç diye söylemek istiyorum müsaadenizle.

kurtlar vadisi: dizinin en çok tepki çeken taraflarından birinin de "delikanlılık" meselesi olması ilginçtir. dizide özendirildiğini düşündüğünüz delikanlılık tarzını eleştirebilirsiniz, ama bunu doğrudan delikanlılık eleştirisi haline getirirseniz, beklediğinizin tam tersi etki meydana getirirsiniz. herkes "satanist" olmak zorunda değil, delikanlılık türklerin tarihten getirdiği ve benimsediği bir tavırdır. bunu ortadan kaldırmaya çalışmak yeldeğirmenleri ile savaşmaya benzemesi bir yana, bence gayet de hatalıdır. eşkıya kılıklı herifler görmekten ben de hoşnut değilim, ama ortalıkta dolanan çıtkırıldım, yılışık, klabır, ciks, tiki tipler kadar itici de değiller. her şeyi kendinizi merkez alarak çözemezsiniz. "delikanlı" bizden biridir, yapıcı olmak istiyorsanız, "delikanlı öyle olmaz, şöyle olur" gibi bir tarz deneyin bir kere de. diğer taraftan araya art niyetli veya samimiyetsiz olduğunu düşündüğüm tavırlar da sızıyor. bir kasım insanlar ısrarla esas kendilerini rahatsız eden hususu dile getirmek yerine, kenarından dolaşıp lafları başka yerlere çekiyorlar. bir kısım insanlar nezdinde "yanlış" yapmak pek iyi bir şey değildir, ama "birilerinin" yanlış yapması hiç iyi bir şey değildir, afettir, felakettir. çifte standart almış başını gitmiş. iki dizinin konseptleri farklı olduğu için örnek çok yerine oturmayabilir, ama mesela bir külhanbeyi mürkemin çıtır tiplemesine kimsenin itirazı yoktu. hani delikanlı mükremin silah falan kullanmaz, eyvallah da, biri çıkıp hırtlık yapınca, "e olur o kadar", başkası yapınca "hüop bilader"... olmuyor abiler. türk genci külhanbeyi olmasın diyorsanız, eyvallah. delikanlı olmasın diyorsanız, naş!

20 Ocak 2013 Pazar

thorgal / ekşi


kendisini daha bir bebekken denizde bir araç içinde bulan ve aralarına alan, büyüten vikingler, yıldızların çocuğuna bir de isim verdiler: `thorgal aegirsson`. onlarla yaşadı, ama onlardan farklıydı. güçlü, fakat duyarlı, usta bir savaşçı, ama huzuru arayan bir kişi olan thorgal, içlerinde yaşadığı insanların kralı olan gandalf ve oğlu bijörn ile hiç anlaşamasa da gandalf'ın kızı arisiya ile evlendi ve sonunda vikinglerden ayrılarak eşi ve kendisi için sakin bir hayat kurabilmek için mücadele verdi. kim olduğu ve nereden geldiği ile ilgili bilgiyi zaman içinde öğrendi thorgal: göklerde kendilerine başka bir hayat kuran, sonra bir gün yine dünyaya dönen insanların kayıp yavrusuydu. binbir türlü maceranın içinden geçen, pek çok ilginç karakterin semtine uğrayan yolu, zaman zaman kendi soyundan insanlarla da kesişecekti. her bölümü orijinaldi thorgal'ın: köleler edinen üç kartallı lord, ölümsüzlüğü arayan büyücüler, korkunç canavarlar, dünya semalarında savaş, iktidar delisi yaşlı bir imparator ve zalim, hantal, aptal, şımarık oğlu, iskandinav masallarından çıkıp gelmiş cüceler, devler, dünyada olmayan mücevher, güçlü ve gururlu vikingler, ustalık, hüner, sevgi, zeka, ihanet, mutluluk, ayrılık, zamanın ve kaderin sınırlarında yapılan yolculuklar... ve sonra en meraklı maceranın en heyecanlı yerinde film koptu. dergi`: tercüman çocuk` kapandı ve ben o maceranın sonunu hiç öğrenemedim. şimdi yeniden çıkıyor ve aradığımı bulursam almakta tereddüt etmeyeceğim. http://www.cizgiroman.gen.tr/thorgal/

`tercüman çocuk`'ta çıkarken yarım kalan macera nihayet tam olarak (üç sayı bir arada) ve de türkçe neşredilmiş. yayınlayan yanlış hatırlamıyorsam çizgi düşler diye bir yer...

tunga / ekşi


1970'lerin sonları-'80'lerin başlarında tercüman çocuk dergisinde yayımlanmış bir çizgi roman. orijinal fransızca ismi toungadır ve lombard yayınlarına ait bir seridir.
tunga'nın konusu taş devrinde geçer. baş karakter tunga gmor kabilesine mensup güçlü bir savaşçıdır. diğer önemli karakterler arasında esas kız ohoma ve zayıf, sakat, fakat bilge nun sayılabilir. bir volkanik patlama ve deprem sonucunda gmorların nesillerden beri yaşadıkları mağarayı ve bölgeyi terk etmeleri ile gelişen olaylar işlenir dizide. diyar diyar dolaşan tunga çeşitli kabileler ve farklı kültürlerle karşılaşır, tabiata ve insanlara karşı mücadele eder. taştan yontulmuş aletler kullanırlar ve ateşi sönmeden korumaya çalışırlar. dinozorlarla insanların aynı zaman diliminde yaşamadığı gerçeği ıskalanmakta ve kahramanlarımız sık sık bir takım yaratıklardan kaçmak zorunda kalmaktadırlar. iki uzun dişiyle fiyakalı bir mahluk olan kaplan aram, nun ile dosttur ve nun ne zaman düdüğünü üflese koşup gelir, yardım eder, o da bir çeşnidir kendi çapında.
(sirkencubin 21/10/2011 22:10)

tengiz han'ın maceraları / ekşi

"heeeeeeeeeeeeeyyyytttttttt! türk elinde kedi, yaban ellerde arslan; geliyor mete han oğlu tengiz han; savulun bre! urcan!"


tercüman çocuk klasiklerinden biri olan "tengiz han'ın maceraları" şahap ayhan tarafından çizilmekteydi. ismini oğuz kağan destanı'ndan alır: gün, ay, yıldız, gök, dağ, deniz kardeşlerin en küçüğünden. tengiz, eski türkçe'de deniz demeye gelir.

ülkücüler tarafından sahiplenilmesi yersiz değildi. "mete han oğlu tengiz han" konseptinin tam ülkücü tarzı bir şey olması bir yana, tengiz beyimizin söylemi de ülkücülerinki ile örtüşmekte idi. "fizik ve moral özellikleriyle mükemmel bir türk" tiplemesi olan tengiz'in tek falsosu sarı saçları idi. eski türk kıyafetleri giymesi beklenebilecek olan tengiz, ne hikmetse genellikle entari benzeri ilginç bir kılıkla arz-ı endam ederdi. ne yalan söyleyim yakışıyordu da, etek gibi durmuyordu (ya da biz öyle görmemeye şartlandırmıştık kendimizi).

tengiz han çeşitli ülkelerde gezer ve bilumum iyi insanlara yardım eder, cümle kötülerin ağzının payını verirdi. konuları çok çeşitli olan dizide zaman zaman sembolik anlamlar taşıyan maceralar yer alır (tengiz kızıl deve karşı: ay yıldızlı kılıcı ele geçiren tengiz, orak ve çekiç şeklinde silahları olan kızıl devi madara eder ve esir insanları kurtarır) bazen de oradan buradan aparma unsurlara rastlanabilirdi (kartal adamlar, aslan adamlar vs vs flash gordon'dan ödünç alınma bir sürü tiple dolu bir dizi macera, bir ara tengiz'in giydiği kıyafet bile -entari farkıyla- flash gordon'unkinin aynıydı).

kuvvetli olduğu kadar da zeki bir insandı tengiz, gittiği ülkelerin dillerini öğrenirdi. çin'den roma'ya, firavunlar mısır'ından bilinmedik diyarlara gezdiği düşünülürse dil öğrenme rekoru kırdığı düşünülebilir. söz gelişi, çalınan kutsal kılıcı geri almak üzere roma'ya giderken yolda latince öğrenmişti, sevgili atı boz aygır'ın sırtında. eh, ötüken nire, roma nire, hem tengiz bu, öğrenir öğrenir.

maceralar genellikle zincirleme olarak birbirine bağlanırdı. her telden çalan, her yere giden tengiz sonunda kendi çağındaki konuları tükettiği için olacak (drakula'yı bile toz etmişti bir ara) şahap ayhan amcam tarafından ilginç bir zaman yolculuğu ile günümüze ışınlandı.

ilk sayılarda iri kıyım bir çocuk olarak çizerdi, şahap ayhan, tengizi. kedilerin kuyruğuna ıvır zıvır nesneler bağlar, nenesinden dayak yer tengiz, kötü adamları pataklamaktan fırsat kaldıkça. babası mete han en zor görevleri tengize verir tengiz diyar diyar dolaşır. kız kardeşi ipek, ablası yıldız başlarına iş açar, peşlerinde gezer dolanır, kurtaracam diye helak olur tengiz. böyle böyle gelişti, serpildi, levent bir delikanlı oldu çıktı. günümüze ışınlandığında bir genç erişkin olmuştu artık. biz de tengizle birlikte büyüdük. devam edecek bir tarafı kalmamıştı. hasret bir yaradır içimde, tatlı tatlı kanar...
*
tengiz'in zamanda seyahat edip günümüze geldiği sırada, önce tengiz zamanımıza yeni gelmiş bir şaşkın balık halinde iken türkçe'den başka dil anlamayan iki keltoş tip bir "uçan daire"den çıkıyorlardı. tengiz bahsettiğimiz gibi, bilumum dünya dillerini bildiğinden, arkadaşlara çince, latince vb hitap ediyor, fakat ancak neden sonra aklına gelen türkçe ile söylediğinde cevap alabiliyordu.

uçan daire, klasik uçan daire çizimlerinin benzerlerinden idi, bir disk, üstünde bir cam kubbe, altında ikizkenar yamuk kesitli, tepesi kesilmiş koni şeklinde bir bölüm. ufo'nun mürettebatının hikayesi esrarlı bırakılıyor, ancak türklerle bir ilgilerinin olduğu ima sureti ile geçiliyordu. bu elemanlar tengiz'in modern zamana adapte olmasına yardım ediyorlar, zihnine her nevi lüzumlu bilgiyi yüklüyorlardı.

tengiz daha sonra hafızasını kaybetmiş biri ayaklarına yatarak, kimliğini gizlemek sureti ile muhtelif maceralara karışıyordu. bir türk bilim adamının yerçekimini kaldıran bir motor yapmasına yardımcı oluyordu. (motora balem motoru ismini veriyorlardı, yanlış hatırlamıyorsam.) sonra türk silahlı kuvvetleri'nin desteği ile aracın inşasına geçiliyordu. ruslar, amerikalılar planları çalmak için çok uğraşıyorlardı, ama tengiz her birine haddini bildiriyordu. sonra uzay aracının inşa edildiği hangarın patladığı bir mizansenle gavurları kandırıp, ellerinde bir uzay aracının bulunmadığı havasını yayıyorlardı. danser adı verilen uçan dairelerin ve bunlardan çok sayıda taşıyabilecek midan hava gemilerinin gizlice inşa edilmesi ve gizlenerek çok gerekli olmadıkça kullanılmaması kararı alınıyordu.

danser çok yetenekli bir araçtı. yerçekimi olan irtifada bile, yerçekimi yokmuş gibi uçabiliyor, dostlarımızın canı çekerse yerçekimi olmayan irtifalara çıkabiliyor, son hızla uçarken doksan derecelik açıyla dönüşler yapabiliyor, lazer silahı ile her bir şeyi mahvedebiliyor, icap ederse görünmez oluyor, bütün amerikan, sovyet, çin uydularını maymun ediyordu. danser'in inşasında anahtar rol tengiz'indir, zira türk bilim adamı (ismini hatırlayamıyorum) problemi çözmek üzere olsa da, tengiz takıldığı bir noktayı aşmasına bizim ufocu dazlaklardan aldığı bilgi ile yardım ediyordu. zaten danser de o ufo'nun bir benzeri idi.

bu arada yerçekimini kaldıran harika motorun teknolojisindeki büyük sırrın, bir bobinin nasıl sarılması gerektiği ile ilgili olması da çok hoş. kimin umrunda...

(bkz: feydamid)
(sirkencubin 20/10/2011 22:53)

bunu çizerken flash gordon'dan epey bir "faydalanmış", şahap ayhan.
(sirkencubin 29/10/2011 02:44)

feydamid:
`tengiz`'de de ismi geçiyordu bu projenin. mete han oğlu tengiz han, bir gün macera dönüşü marmara denizi civarında bir yerlerden geçen küre şeklinde bir yıldırımla çarpılıp 20. yüzyıla ışınlanıyordu. uzaydan gelen iki adet kabak kafalı uzay türkü, tengiz'i bulup uçan dairelerine alıyorlar, sonra kafasına bir sürü bilgi yüklüyorlardı. gel zaman git zaman feydamid projesi üzerinde çalışan bir türk aliminin yanına kapılanan tengiz, ismini unuttuğum bu alimin balem motorunun sırrını çözmesine ramak kaldığını fark ediyor ve çözemediği noktayı tesadüfen bulmuş gibi ona gösteriyordu. hâlâ bu proje üzerinde çalışan ve tengiz okumamış olan varsa vatan millet hayrına şuracığa eklemeyi vazife bilirim ki kilit nokta bir bobinin nasıl sarıldığıyla ilgiliydi. sonra bu alim ve tengiz, türk deniz kuvvetlerine bağlı gizli bir merkezde danser adı verilen ilk uçan daireyi inşa ediyorlardı. midan kelimesi ise, birden fazla sayıda danser taşıyabilecek özel hava gemileri için kullanılıyordu. uçan daire taşımak için hava gemisi yapmaya neden lüzum görüyorlardı, onu bilemiyorum.