polemik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polemik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2014 Pazar

dincilerin izmir'i ve izmirlileri kıskanması / ihl

cumayı cumartesiye bağlayan akşam, gece yarısına doğru, alsancak istikametinden gelip güzelyalı istikametine gitmekte olan otobüste yapılmış bir tesbittir. yapan kişi otobüsün arka koltuğunda yarım yayılmış, bacaklarını açmış, horlayan kırmızı suratlı iblis sakallı göbekli elemanın yanındaki manitadır, yere oturup kafayı sağa sola sallarken icat etmiştir, sızmak üzereyken.

(sirkencubin 24/06/2009 11:51)

14 Haziran 2014 Cumartesi

düşmanım / ekşi

gece vakti, birden bire çift anlamlı olduğunu fark ettiğim kelime. hem "benim kendisine karşı düşmanlık beslediğim kişi" demeye gelebiliyor, hem de "bana karşı düşmanlık besleyen kişi". ilginç, bazıları için düşmanlık bile bir mertebe, bir irtifa olabiliyor. bir kısım haşeratın keyif kaçırmayı becerebildikleri için kendilerini düşmandan saymaları komik elbette, siz kimlere diş bilersiniz, ondan emin değilim, amma kimse sizin düşmanınız değil. neyse uzatmak istemiyorum, tahmin ediyorum ki kuyruklarında bir sızı olanlar, şu saatlerde pek meşgul, ağıtları biter bitmez kendilerine yeni düşmanlar bulmaları gerek, yoksa sıkıntıdan patlarlar.


allah sonumuzu hayreyleye...
(sirkencubin, 26.06.2005 02:46)

20 Kasım 2013 Çarşamba

devlet üniversiteleri de paralı olsun kampanyası / ekşi


taşlamak yerine yapıcı eleştirilerle değerlendirilse, geliştirilebilecek bir fikir gibi görünüyor. fikrin isabetli olduğu yönleri veya aksayan tarafları olabilir. bunlar üzerinde fikir jimnastiği yapmak yerinde olur. özel dersanelere aktarılan kaynakların üniversitelere yönlendirilmesi yabana atılacak bir fikir değildir. lise eğitimi, üniversite hazırlığı için yeterli olabilmelidir, özel dersanelerde verilen eğitimin, en azından mantıken sistemde yeri olmamalıdır. sistemin zaafları yüzünden bu sektör giderek şişmiştir. olmamalıdır. ancak olayı prensipte bu kadar kolay çözebilsek bile, pratikte ceffelkalem alınacak kararlarla ortadan kaldırılabilecek bir şey değildir özel dersaneler. en azından, devlet okullarının çoğundan daha rasyonel bir eğitim veriyorlar, bir hedef koyuyorlar ve sadece o hedefe ulaşmak için bir şeyler yapıyorlar. devlet okullarının bir çoğunda ise ne yapıldığı, ne yapılabildiği belli değil. diğer taraftan üniversite konusunun çözümünü sadece kaynak aktarımına bağlamak da doğru olmaz. üniversite problemi karmaşık bir yumak halini almıştır, çok yönlü geliştirme ve düzenlemelere muhtaçtır. en basiti, ideolojileri bilimin önünde tutan bilim (!) adamları ile dolu okullara, bütün bütçeyi de verseniz, hoşunuza gidecek bir yere varma ihtimaliniz düşüktür. bu arada (bkz: yeniversite) (bkz: türkiyedeki eğitim sistemi)(sirkencubin, 14.04.2004 12:06 ~12:10)

dersanelere para ödeyebilen ailelerin, aynı miktarı daha makul bir yere ödemeleri şeklinde bir fikir üzerinde zihin alıştırması yapmak yerine ortalığı slogana boğanların da at gözlüklerinden kurtulmaları lüzumunun farkına varmamıza vesile olmuş bir tartışma konusudur. amerikan eğitimini beyin hırsızlığı ve orangutanlara indirgemek, konu karşısında geviş getirmekten fazla bir şey yapamadığımız anlamına gelir. amerikalılar, az sayıda insanı çok iyi ve çok sayıda insanı çok kötü eğitmektedir. işleri çekip çevirecek miktarda "senyör"leri en iyi şekilde eğittikten sonra kalanı çayıra salıvermek, türkiye'nin tercih etmesi gereken bir strateji olmasa bile; bu, çaldığı beyinlerden daha fazlasını gayet de güzel bir şekilde eğitebilen bir sistemi inceleyip fikir edinmenin yanlış olduğu anlamına gelmez. aslolan bütün modelleri inceleyip, sonunda yine kendi modelimizi oluşturmaktır. ha, amerikan modelinin başarısı, paralı olmaktan kaynaklanmıyor derseniz, orası ayrı, iyi biliyorsanız analiz edin, okuyalım, öğrenelim, feyz alalım tatlı tatlı.(sirkencubin, 14.04.2004 13:21)


2 Haziran 2013 Pazar

taksime cami yapma projesi / ekşi


fena fikir değildir esasen, her ne kadar beynamaz taifesinin bol bulunduğu bir yer olsa da taksim civarından gelen geçen ahalinin de camiye ihtiyacı olabilir. ancak fikrin ortaya atılış şekli hiç olmamış, "halk" kendisinden ibarettir sananların yaygarasını mucib olmuştur. olursa iyi olur, olmazsa da ağa camii ile idare etmeye devam edilebilir, niza çıkarmanın hiç sırası değil iken fuzulen inatlaşma mevzuu olmuş bir projedir. "halk"ı sinir bozucu düşüncelere itmenin alemi yoktur, nostalji diyarı, istanbul'un özü, özeti, manası, ruhu şunca yılın pera'sına yapılacak şey midir bu? sırada ne var; çiçek pasajı mı kapanacak? boşversenize, insanları "imar" edin önce, onlar çevrelerini düzenler. taksim meraklılarına yakışır haldedir. onlar gelip fatih'te, üsküdar'da bar mar neyim açıyorlar mı? gaddar kendini magdur sanmaktadır, korkmaktadır, üzerine giderek çözemezsiniz. bırakın sakinleşsinler, deli etmeyin adamları ki belki bir gün sizi dinleme, anlama, tanımaya açık bir hale gelirler. zurna bu adamların ağzında, tokmak "haki giyen adamlar"ın elinde, davul milletin sırtında oldukça gönlünüzden geçenleri gerçekleştirmeyi bir tarafa bırakıp, hayatta kalmaya çalışmalısınız. "o adam"ın kafasında olanlar, böyle abes işlerle yeteri kadar gerdiniz zaten ortamı, olan millete oldu, artık başka proje yapmayın olur mu?
(sirkencubin, 22.01.2003 00:42)

20 Ocak 2013 Pazar

sezer'in bazı milletvekili eşlerini davet etmemesi / ekşi


sezer'in bugüne kadarki performansı göz önüne alındığında yadırganmayacak bir husustur. esasen bir tartışma konusu olarak da abes bir konudur. cumhurbaşkanının başörtülü insanlardan rahatsızlığının sebepleri, başörtülü insanların ve benzeri düşünce yapısında olanların bu rahatsızlıktan duydukları rahatsızlığın sebepleri, ülkede bu tür zıtlaşmaları sürekli üreten zemin, hal, vaziyetler, batılılaşma süreci, rejim, ideolojiler, dünya görüşleri gibi bir sürü başlıkla ilgili karmaşık bir meseleler yumağında, söylediklerinizin bir mânâsı olabilmesi için mümkün olduğu kadar meselelerin köklerine inmek gerekmektedir. her resepsiyonda aynı şeyleri bir daha tekrarlamak kadar saçma bir enerji sarfiyatı şekli olmasa gerek. a takımından biri bir çalım yapar, şakşakçıları tezahürata başlar. sonra b takımından biri bir hareket yapar, "ortamı gerer", şakşakçılar yuhalamaya başlar. aynı esnada karşı tribün de bunlar ne yaparsa tersini yapmaktadır. bu maç ne ayaktır, bunu bir karara bağlamadıysanız, karşı takım kaptanını "aha da topu tepti şerrrrefsiz!" diye suçlamanın ne anlamı var? ha, sayın sezer ayıp etmemiş midir? birinin herhangi bir ortamda başörtüsü ile bulunabilmesini mesele eden, üstüne üstlük bir de utanmadan bunu terbiyesizlik diye vasıflandıranlar bir güzel kalaya sıvanmayı hak etmemekte midir? bu soruların cevabı var, ama boşverin, tartıştığınıza değmez.

"dini yönden gereklilik gördüğü için özel bir kıyafet kullanan bir birey, nasıl normal hayatlarında buna gereksinim duymayan insanlar kendi dini mabedlerini ziyaret ettiklerinde o mabedin kurallarına uyuyorlarsa, bir devlet protokolüne davet edildiğinde o protokolün kurallarına uymalıdır" deniyor, mesele de bu ya, niye bu protokolün böyle abuk sabuk kuralları var, a benim canım, patagonya mı burası, meseçuset mi, indianapolis mi, petersburg mu, hono lulu mu, neresi? protokol kurallarını dedem mi hazırlıyor? türkiye'de türkiye'ye uygun kurallar olmazsa, olacağı budur elbette. mesele şudur efendim, batı'nın fizikî üstünlüğü karşısında küçüklük kompleksine kapılan türk aydınımsıları, asırlardır olageldikleri şeyi olmaktan utanır hale gelmişler, `bu ülke`nin değerlerine sırt çevirerek başka bir şey olmaya kalkmışlardır. esasta iyi niyetli olduklarını farz ediyorum. güllük gülistanlık olacak, yükseleceğiz, hayat bayram olacak ümitleriyle ve gülücüklerle başlamış olabilirler bu işe ve lakin hareketleri toplumun kendileri gibi düşünüp hissetmeyen kesimlerinde hazımsızlık ve şiddetli bir `aksülamel` sebebi olmuş, neticede iş inatlaşmaya binmiştir. bu hikaye uzar gider, ama kıyafet alanındaki yansımaları bilindiği şekilde olmuş ve geleneksel, millî, dinî kisve öcü ve tukaka olurken, avrupaî kıyafet aydınlığın sembolü olarak tabulaştırılmıştır. "ahali"nin iktidarı uzaktan seyrettiği yıllarda protokol ve balolar problemsiz sürdürülebilirken, dayatılan ideolojiyi yutmayanların ortalarda görünmeye başlamaları ve türkiye'nin bir `müstemleke` olmadığı fikrine dayalı hareketleri "fena halde aydın fikirli" zümrede gaz yapmıştır. kurallar böyle deyip kenara çekilmekle iş bitmiyor efendiler, kurallar niye böyle? gidilen yer özel bir klüp olsa istediğiniz kuralı koyarsınız: faraza ksk toplantısı yapıyorsanız, bütün katılımcıların bir çorabının kırmızı, diğerinin yeşil olmasını şart koşabilirsiniz. yahut kelaynakları koruma derneği balosuna herkesin tek ayak üzerine sekerek gelmesi kuralını koyabilirsiniz. bütün millete ait olması gereken yerleri belirli bir ideolojinin kalıplarına göre dondurursanız daha çok kriz yaşanır bu memlekette.

adam gibi kurallara uymak iyi bir şeydir, adam gibi kurallar olması daha da iyi bir şeydir. dövme, sakal ve piercing için üzgünüm, keşke insanlar devlet dairesine girmek için bu tür tercihlerinden taviz vermek zorunda kalmasa. ama başörtüsü ile piercingi karşılaştırmak çok ilginç. başörtüsünün örten için ne mânâ ifade ettiğini, çıkarmaya zorlanmanın ne demek olduğunu anlatmak için insanlar çok uğraştılar, ama nafile. sadece akıl fikir diliyorum. "türkiye cumhuriyeti kurulduğu günden beri çağdaşlaşma ve bunun alt başlığı olarak "batılılaşma"yı kendine ilke, hedef edinmiştir " sözünde küçük bir düzeltme yapmak gerekiyor, bu cümlenin faili türk milleti değil, onun adına hareket eden bir azınlıktır. çağdaşlaşma türkiye'nin meselelerini ve pozisyonunu açıklarken kullanıldığında, kadük ve komik kalmaktadır, bu kadar basit değildir. batılılaşma ise, abuk sabuk kurallara mazeret olamayacak, zaten kendisi abuk sabuk olan bir fikirdir. hasbelkader milleti temsil etme durumunda bulunan bir kaç kişiden bir takım çiğ hareketler bekliyor olmanız, gerçeği değiştirmez. kurallar kimsenin paşa gönlü için değişmez elbette, millet iradesine uygun yönde değişmelidir. (bu arada her nasıl oluyorsa, paşa gönle göre kural konabiliyor memlekette.) 1930'larda çıkıp bu tür fikirleri ortaya atan insanları anlıyorum. yanıldıklarını düşünebilirim, ama bulundukları noktadan durumu belirli bir şekilde değerlendirmekte bütün bütün haksız olmamış olabilirler. ama seksen senedir bir durum değerlendirmesi yapmaktan kaçınan, onun yerine avaz avaz bağırarak, sesleri yetmeyince zinde güçlere sığınarak hâlâ aynı kalıpları millete dayatanları anlayamıyorum. insanlarımın hassas olduğu konuların kaale alınmaması da beni üzüyor.

bazı milletvekili eşlerini davet etmemesi tartışma konusu olan cumhurbaşkanı'nın tartışılmaz bir şahıs olduğu ifade edilmektedir ki, olaya böyle yaklaşan bazı çevrelerin, aynı tavrı bundan önceki bir kaç cumhurbaşkanı için de sergileyip sergilemediklerini bir düşünmek gerekir. en başta da söylediğimiz gibi, konu aslında türkiye'nin esas meselelerinden doğal tali bir hadisedir, tek başına üstünde uzun uzun konuşmaya değecek bir şey değildir. bu sebepten olsa gerek, tartışma uzadıkça muhteva başlığa sığmamakta, başka konulara doğru yelken açmaktadır. konuyu oraya buraya eğip büken, teyp kasedi gibi, her zaman söylenen şeyleri tekrar tekrar söyleyen arkadaşlarla zaten ne bunu, ne başka bir şeyi tartışmanın fazla bir mânâsı yoktur. anlaşılır olsun diye çok kısaca ve tekraren söylersek, konu türkiye cumhuriyetinde muktedir mevkide bulunan seçkinlerin, halkın yerli kimlik tercihini hazmedemeyişinden ibarettir. kimlerin, kimin karşısında hangi pozisyonu aldığına dair mütalaada bulunanların, önce kendi savundukları çevrelerin, vaktiyle ve şimdi, kimlerin kucağında ve karşısında ne gibi pozisyonlar aldığını düşünüp hatırlaması yerinde olacaktır. (daha da denecekler var, amma borsa yine oynar falan, neme lazım...)
(28-31.10.2003)

türbanlı sanığa duruşma yasağı / ekşi


tarihten bir yaprak:

radikal-online'ın bugünki manşeti. yargıtay 4. ceza dairesi başkanı fadıl inan tarafından başörtülü bir sanığın duruşmadan çıkarılması hadisesi.


(sirkencubin, 07.11.2003 09:55)

ahalinin, kurguladıkları modernite oyununa şevkle katılmasını arzu eden, ama gariplerimin hevesini kaçırmak için ne lazımsa yapmaktan geri durmayan devletlûların başka bir hikmetamiz icraatı. gerçekten size katılmamızı istiyorsanız, bize oynayabileceğimiz bir rol vermelisiniz. daha çok ezerek daha "başarılı" olamazsınız. anladık, bizim olduğumuz ve olmak istediğimiz şeyi olmayacaksınız, peki bizim sizin olmamızı istediğiniz şeyi olacağımızı nereden çıkarıyorsunuz? saçmalamayın, gidip beş çayınızı demleyin, "sahip".

(sirkencubin, 08.11.2003 01:13)

" yaz kızım,

hakimiyet her ne kadar millete ait ise de (evet, malesef öyle, bizzat atatürk vermiş bu hakkı millete ve korkarım bunu değiştirme şansımız yok) son seksen sene zarfında henüz rüşdünü kazanma emaresi göstermediğinden, hatta farik ve mümeyyiz bile sayılamayacağından (ve dahi bizim dediğimiz gibi formatlanmadığı sürece ilanihaye sayılması ihtimali bulunmadığından); milletin vasisi ve velisi ve hatta velinimeti olarak ve milleti temsilen hakimiyeti devlet babanın kullanması yerinde olduğundan, ve fakat devlet mücerred bir fikir olmakla birlikte onun cismani varlığını başta temsil eden devletin babası, cumhurun mümessili (ayriyeten hâkim bir de) olan zât, son günlerdeki etvarı ile milletin takip etmesi icap eden güzergahı zımnen işaret buyurmuş olduklarından, keza yine devletin cismani varlığını saniyen temsil eden, binaenaleyh aynen cumhurun mümessili sayılması icap eden hakimlerin eliyle hakimiyetin icrası esas olmakla, cumhurun iradesinin hakimde tecelli edeceği aşikar bulunmaktadır (yetki bende yani). kaza heyetinin reisi, maznunenin cumhurun vicdanını rencide edecek bir remiz taşımakta olduğu halde mahkemeye girmekle infial uyandırabilecek müfsid bir fiil işlemiş bulunduğuna kanaat getirmiştir. maznune işbu remzi gidermediği takdirde duruşmaya iştirak edemeyecektir (çık'şarı!)..." demiş olabileceği tahmin edilebilecek olan yargıcın yasağı.

(sirkencubin, 08.11.2003 02:33)

hiç bir meseleyi sakin bir kafayla çözemediğimizi, zaten meselelerin çoğunun sakin bir kafayla düşünemiyor olmamızdan kaynaklanan sanal meseleler olduğunu, ağzı olanın konuştuğunu, beyni olanın ise sustuğunu yahut kalabalıkta işitilmediğini, bazen de kaale alınmadığını, zihinlerimizin dalgalanma halinde olduğunu yeniden hatırlamamıza vesile olmuş bir meseledir.

aklıma takılan noktalarda kısa kısa fikir yürütmek istiyorum. "başörtülü ve hipokrat yemini etmiş olmasına rağmen erkek hastaya bakmayan bayan doktorlar" kimler ve neredeler? bu iş biraz beni ilgilendiriyor ve iki üç hatırlatmada bulunmam gerekiyor galiba. birincisi hipokrat yemini sembolik bir ritüel, bir tür gelenek, ama kişilerin vicdanından öte bir bağlayıcılığı yok. bağlayıcılığı olan bir şey varsa mesleki etiktir, hukuktur, doktorlarla ilgili her sözün başına hipokrat lafı eklemenin mânâsı nedir? ben yemin etmedim, istediğimi yapabilir miyim? iki, hastanın hekimi, hekimin de hastasını seçme hakkı vardır. her hasta bir hekimi kabul veya reddedebilir, her hekim de bir hastayı kabul veya reddedebilir, bunun istisnası vak'anın acil olması veya hekimin ulaşılabilir bir mesafedeki tek/ son hekim olmasıdır. bunun dışında hekim de hasta da herhangi bir mülahaza ile birbirlerini reddedebilirler. üç, bunlar bir yana erkek hastaya bakmayan bayan doktor diye bir şey yok. belirli özel sağlık kurumlarında poliklinikler hastalara hemcinsleri olan hekimlerin bakacağı şekilde düzenlenmiş olabilir, sağlık hizmetinde bir aksamaya yol açmadığı sürece bunun bir mahzuru yoktur, hatta hasta-hekim iletişimini destekleyen bir uygulama olarak olumlu bile sayılabilir. bu tür düzenlemelerin yapıldığı polikliniklerin dışında hekimler hastalarını muayene ederken cinsiyetlerine bakmamaktadır. insanın böyle bir iddiada bulunması için haklarında konuştuğu kişileri hiç tanımaması lazım. rüyanızda mı görünüyorsunuz bu hekimleri? bırakın muayene etmemeyi, kadın hastaya dokunmam tıbben gerekmiyorsa dokunmam, gerekiyorsa dokunurum. üç parmağımla yapabileceğim bir şey için dört parmak kullanmam, ama gerektiği yerde gereken bütün teknikleri uygularım. doktor hanımların da böyle yaptıklarını biliyorum. iftira etmeyin kimseye.

"mahkemede sanık olarak yargılanan birinin kamu görevlisi muamelesine tabi tutulup bir takım afaki nedenlerle başını örtmesine izin verilmemesi" abes tabii, ama kamu görevlilerinin ve öğrencilerin baş örtmelerine izin verilmemesinin gerekçeleri de afaki zaten. ama sebepleri değil, gerekçeleri. biz biliyoruz ki mesele ne başörtüsüdür, ne ideolojik semboldür. mesele hazımsızlıktır, ama bunu böylece söyleyemeyenler böyle mazeretlerin arkasına sığınmaktadır. buradan 3x1 maden suyu reçete etmek isterim saygıdeğer devletlûlara. biz hukukun üzerine bir bardak soğuk suyumuzu içerken, onlar da biraz hazım sistemlerini rahatlatmayı deneyebilirler.

"yüzü örtülü" deniyor, ben mi bir şeyi atladım, hakim yoksa sanığı peçe taktığı için mi salondan çıkarmış?

"sistemin tanıdığı din özgürlüğü, inancın sınırsızlığı yanında, eyleme yönelik olarak da serbestçe kullanılıyor"muş. hadi ya?

"din bakımından gösterilen aşırı ve çarpık duyarlılık" kime göre, neye göre aşırı ve çarpık? bana göre de hakim beyin zihniyeti aşırı ve çarpık.

"hakimin yorumu" yoruyor bizi... düşünüyorum da, başı açık gezmek pozitivizmi simgeliyor, hakim beyler bu ideolojik sembol üzerinde de hassasiyet göstermeli, herhangi bir başlık giymeyen insanları kamu alanlarından uzak tutmalı.

"inzibat" nedir allah aşkına? duruşmanın seyrine mani olacak bir arbede mi meydana gelmiş, birileri slogan mı atmış, nasıl bozulmuş bu inzibat? görünen o ki hakim beyin zihninde olup bitiyor her şey, orada bozuluyor inzibat. kendi peşin hükmü yüzünden başörtüsünü bir tür sessiz slogan gibi algılıyor ve kafatasının arasında yankılanan çığlıklar inzibatı bozuyor...

"başörtüsü" nedir, "türban" nedir, bir türlü bir anlaşılamadı gitti. türkçe'nin de içine ettiniz be kardeşim. sözkonusu örtüye başörtüsü denir. arp da denebilir, türban denmez. türban diye sihlerin sardığı malum ve maruf sarığa ve dahi bu sarıktan mülhem olarak hazırlanan ve örneğini sayın emine beder hanımefendi'nin başında görebileceğimiz hanım başlığına denir. hatırladığım kadarı ile bu kelimeyi bir hata olarak başörtülüler attı ilk defa ortaya. başörtüsü ile derse girmeleri engellendiği zaman, "başörtüsü değil bu, türban; türban serbesttir" gibi bir savunma ile yasaktan sıyrılmayı denediler. bir işe yaramadı tabii, ama birilerinin çok işine yaradı. sıkıştıkları zaman kaçabilecekleri bir yan yol oldu. halkın hiç bu işlerle ilgisi olmayan büyük çoğunluğunun da başını örttüğü ve başını örtme fiilinin temelde ortak bir takım sebeplere dayandığı gerçeğini inkar edebilmek için mazeret olarak kullanılıyor türban kelimesi: "hayır efendim, o başörtüsü, bu türban". değil. hepsi başörtüsü, insanların başlarını örterken niyetlerinin ne olduğunu gösterecek bir cihaz icat edemediyseniz henüz, ya köydeki ninemi de militan sayacaksınız veya başını örtene karışmayacaksınız. işin ilginç tarafı refah hükümetinin gereksiz ve beyinsizce hareketleri ile laikçi kesimin aynı sığlıktaki tepkileri ile işler böyle son haddine kadar gerilmeden önce, yine memure hanımların ve öğrencilerin başlarını örtmesi mesele olabiliyordu, ama hizmetli personel her zaman devlet dairesinde başı örtülü olarak çalışabiliyordu. şu renk ayrımcılığı meselesi ile birlikte bunu da hatırlayın düşünürken. bakalım nereye varacaksınız?

"türkiye cumhuriyet başbakanı türkiyeyi dünyaya rezil etmek için elinden geleni ardına koymuyo" deniyor ve maalesef aynen öyle. iktidar partisinin ve zihniyetini paylaşanların da gözden geçirmeleri gereken bir çok yönleri var.

"ramazan ayında sokakta su bile içilemezken olmasını çok garipsemediğim yasak" demiş biri, ben dün sokakta bira içen birini gördüm, artık bu yasağı garipseyebilir miyim, izin var mı?

(sirkencubin, 09.11.2003 01:18 ~ 13:28)

giderek şirazeden çıkmış bulunan bir tartışma konusudur.

bu tartışma vesilesiyle, mesela aslında teknik bir terim olan özgürlüğün ödev kavramıyla çeliştiğini öğreniyoruz. iyi özgürlük ne peki? canının istediğini yapmak mı, canının istediğini yapmaya yönelten güdüleri kontrol altına alıp yapmak gerekenleri yapmak mı? yorumları muhtemelen islamınkiler ile örtüşmeyecek olsa da, yine de faydası olabilir düşüncesi ile ve vuran yerleri biraz genişlesin diye kalıplanmak üzere, vak'ayı felsefe bilen arkadaşlara havale ediyoruz.

yine bu tartışma vesilesi ile insanların dini vecibelerini yerine getirmelerinin birilerinin keyfine bağlı olduğunu öğreniyoruz. arkadaşların uyguladıkları prensip laiklik. laiklik de, ilkokul birinci sınıfta öğretmenimizin söylediği ve bunca zamandır daha kapsamlı ve tutarlı bir tarifine rastlayamadığım şekliyle, din ve devletlerinin ayrılması, dinin devlete, devletin dine karışmaması. farz edelim ki öyle, imdi arkadaşlar diyorlar ki, "siz dinin devlete müdahalesini savunuyorsunuz, bu yanlış", ama mevcut halde siz de devletin dine müdahalesini savunuyorsunuz. esas aldığınız prensibe göre bu da yanlış, şu halde kendinizle çelişiyorsunuz.

yine enteresan bir mantık silsilesi neticesinde, insan haklarının dinden kaynaklanmadığını ve tam olarak bu sebepten din mensuplarının insan haklarına sahip olmadıklarını öğreniyoruz. anlamıştık zaten, bizi insan yerine koymadığınızdan belliydi.

aldığımız faydalı anayasa dersi, bize dini pratiklerin din istismarı olduğunu öğretiyor. istismarsız bir din nasıl olur, onu öğretmiyor ama...

ha, baş örtmek karşı devrimcilikmiş, bunu da öğrendik. akşam eve gidince anneme de söyleyim, o da öğrensin karşı devrimci olduğunu.

(sirkencubin, 17.11.2003 10:10)

30.10.2011 16:33

ekşi sözlükteki din düşmanlığı / ekşi


zaman zaman sözlükte islam düşmanlığı şeklinde tezahür eden bir takım dinamikler olduğu fikri hatalı değildir. bunun aleyhinde fikir beyan eden arkadaşların atladıkları nokta, din aleyhinde bulunanların yeknesak bir kitle olmadıkları hususudur. siz fikrinizi beyan ediyor ve neyi niye hatalı bulduğunuzu izah etmek gibi gayet normal bir iş yapıyor olabilirsiniz. ama bir zümre var ki, değerlerini paylaşmadıkları kişileri küstahça, hakaretamiz ifadelerle aşağılamayı marifet bellemiş bulunuyor. mesela, "baş örtmek hatalıdır" ifadesi, düşmanca bir tavrı göstermez. ama "türbanlılar, kara çarşaflılar, pis hamam böcekleri, kahrolsunlar, mahvolsunlar" türü hezeyanlarla salya saçarak bağırıp çağırmak düşmancadır. mesela hatalı bulunan bir konuyu bir başlık açıp tartışmak, anlaşılabilir bir tavırdır. ama belirli konuları, son derece sığ argümanları evirip çevirip kırk defa geveleyerek, tekrar tekrar aynı tartışmaları açmak düşmancadır. bu tür başlıklara baktığınızda gördüğünüz, bir iki kişinin makul bir diller kaleme alınmış tespitleri, uzun ve ayrıntılı analizleri ile yirmi otuz kişinin ikişer üçer satırlık, birer paragraflık teraneleri olur. bu teraneler, esasen önceki analizlerin dışına çıkan, onların üzerine bir şey ekleyen vasıfta değildir. sadece sözlüğü bir tepki arenası zannetmekten mütevellit tavırlardır. bu iki tavırdan hangisinin daha yaygın olduğunu, tespit etmek kolay değil. zira yazarları "a grubu-b grubu" gibi ayırıp saymaya kalkışanız bile, aslında bir insanın zaman zaman bir türlü, zaman zaman diğer türlü davranabilmesi veya iki uç arasında farklı noktalarda bulunabilmesi gibi sebeplerle net bir şey söyleyebilmeniz zor. bunun yanında iki gruptan hangisinin daha çok sesinin çıktığı da cümlenin malumu.

bu arada, okuma yazmayı seven ve araştırmacı vasıfta kişilerin, yani geniş perspektiften bakabilenlerin dinlerin zararlı olduğu gibi bir kanaate ulaşacakları, dolayısıyla din düşmanlığının olağan olduğu tarzında değerlendirmeleri elimde olmadan yadırgıyorum. tamamen aynı zeka ve kültür seviyesine sahip iki insan, aynı verileri değerlendirerek tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir. perspektifin genişliği kadar durduğunuz nokta, bakış açınız da önemlidir. konuyu hangi yetkilik seviyesinde incelediğiniz kadar, düşünce sisteminizi hangi kabullerden başlayarak kurduğunuz ile de ilgilidir. düşünce özgürlüğünden bahsedenlerin, düşünceye üniforma giydirmeleri tuhaf.

tartışma konusunun din düşmanlığı mı, dindar düşmanlığı mı olması gerektiği hakkındaki mütalaaları da benimsemek güç. bir kere dindar düşmanlığı, din düşmanlığını da aşan bir husus, "kişisel değil, prensip meselesi" diyebileceğiniz noktayı çok geride bıraktığınız anlamına geliyor. "tartıştığımız konu din, bireyler ve inançları değil" de katıldığım bir ifade değil. din tartışılırken inanç da tartışılıyor. kişilerin inançları ile hiç ilgili olmayan bir din tartışmasını nasıl yapabilir bir insan, bilemiyorum. kaldı ki konu çoğu zaman bireylere kadar da uzanıyor. siz uzatmıyor olabilirsiniz, ama pekala kişiler odağa alınıp, seviyesiz yaklaşımlar sergilenebiliyor.

yine arada bir yerlerde geçen, "dinin güzellikleri gösteren şeyler yazanlara kötü bir tepki gösterilmezken, dinin kötülüklerini gösteren doğruları yazanlara bir cephe alınmaktadır. dine düşmanlık yoktur" ifadesi de ilginç. dinden taraftar olmak suretiyle bahseden yazılara epeyce kötü tepki gösterebiliyor. sadece belirli bir tartışmada anlaşılmayan bir noktanın açılması için gönderme olmak üzere yazılmış, hiçbir şiddetli ifade ihtiva etmeyen, sadece teknik bir konuyu en kısa ifadelerle açıklamaya çalışan birkaç satır yazı bile, bol miktarda çok kötü oyu alabiliyor. iki satırlık bir duanin mealini yazmak isteseniz, yahut yanlış yazılmış, yanlış açıklanmış bir şeyi düzeltmek isteseniz, "way efendim, sol frame arapça yazılarla doluyor" türü tuhaf tepkiler ortaya konabiliyor. iki adım geri çekilip tabloya biraz uzaktan bakın. bence din ve dindarlar aleyhine gösterilen tepkiler, dindarların tepkilerinden çok daha fazla yer tutuyor. üstelik dindarların tepkileri çoğu durumda ikinci adım. yani durup dururken ortaya atılmamış, birileri çıkıp bir şeyler söylemiş, insanlar bir şeyleri savunma ihtiyacı hissetmiş. herkes sizin gibi düşünmek zorunda değil. benim gibi düşünmüyorsan, düşünmüş sayılmazsın da bence şık bir ifade değil. ama "dinin kötülüklerini gösteren doğrular" kısmına bayıldım doğrusu.

bir de "din aleyhine soylenen her sozu dusmanlık olarak algılanma biçimidir, din'in bu gibi durumlara toleransı olmadığından 'ahanda inancıma saldırdı' tepkisi verilir" denmiş. evet, gerçekten de insanlar zaman zaman bir eleştiri karşısında mı, yoksa bir hakaret karşısında mı kaldıklarını ayırt etmekte güçlük çekiyor olabilirler. değer verdiğiniz bir şey hakkında hoşlanmadığınız şeyler söylenmesi, en hafifinden bir güceniklik hissi uyandırabilir, hissi aşıp karşınızdakinin asıl tavrını objektif bir bakışla anlamaya çalışmak lüzumunu atlarsanız, o noktada yanılabilirsiniz. ancak bunun yanında din aleyhine söz söyleyenler de bazen ikisini ayırmakta güçlük çekiyor kanaatindeyim. dinin toleransı zannedilenden fazladır. hatta bazen dindarların zannettiğinden de fazla olabilir. ama her şeyin de bir sınırı vardır. gerçekten de birileri inancınıza saldırıyorsa, tepki vermemeniz asıl zemmedilecek olandır.

nihayet "sözlükte din düşmanlığı olarak adlandırılan şey, genellikle özgür irade ve mantığımızı kullanarak din hakkında eleştirilerde bulunmamız, kendimizce gördüklerimizi göstermeye çalışmamızdır" ifadesine de katılmıyorum. sözlükte din düşmanlığı olarak adlandırılan şey, ne söylendiğinden ziyade, nasıl söylendiği ile alakalı, kanaatimce. uslûp meselesi yani.

islam alimleri / ihl


" 'islam alimi' denilen adamlar bu alimliklerini nereden almışlardır" sualine cevap vermek gerekirse, alimliklerini ilmlerinden, bilgilerinden, konuya olan vukuflarından aldıkları söylenebilir.

din herkese hitap eder. ancak insanlar onu, bilgileri nisbetinde anlarlar. bu durumda daha fazla bilenin, daha iyi anlayanın diğerlerine rehberlik etmesinden daha tabii bir şey yoktur. islam'da ilm rütbesi, bütün rütbelerin üzerinde kabul edilmiş ve alimin uykusunun, cahilin ibadetinden üstün olduğu belirtilmiştir. aslında cümlenin malumu olması gerektiği halde, sıklıkla es geçildiği üzre, dinle ilgili ayrıntılarda, başkaları tarafından kaale alınması gereken, hatta kişisel olarak uygulamaya esas alınabilecek bir yorum yapabilmek için şart olan asgari bilgi ayet ve hadis verilerine hakim olmak, arap dili ve belagatine dair vukuf sahibi bulunmaktır. sözünüzü başkalarının sözünden üstün kılan, bahsettiğiniz konuyu, onlardan iyi biliyor olmanızdır. bu durumda az bilenin, bilmeyenin, bileni izlemesi erdem olur. yetki insanlara kapalı değildir, isteyen öğrenir, anlar, konuşur, dinlenir, izlenebilir. elbette, insanların bilmeyi başkalarına bırakıp birilerinin peşine takılması tercih ve tavsiye olunacak bir durum değildir. en azından kimin peşine takılmanız gerektiğini kestirebilecek kadar bir şeyler öğrenmenizde fayda vardır. taklit ne kadar meşru da olsa, muteber olan tahkiktir. her sözüne "islam alimlerine göre" diye başlayan, ama hangi alimlerin sözkonusu olduğuna dair bir fikri bulunmayan; "muteber kitaplara göre" derken, hangi kitapları kastettiğini kendisi bile bilmeyen müslüman tipi, islam camiası için nâkısa sayılacak bir tiptir. buna mukabil, islam alimlerinin yorumlarını eleştirebilmek için de, aynı şekilde bir şeyler bilmek icap eder. sizin bir şey bilmeden konuşabilme cür'etini gösterebilmeniz, islam alimlerini "hz. bilmemkim" yapmaz.

altı üstü sekiz-on kitaptan meydana gelen tolkien külliyatından bir cilt bile okuma zahmetine katlanmaksızın, işkembe kaynağına dayanarak, "tom bombadil ne ayaktı" gibi bir suali cevaplama gayretkeşliğine düşen birine gülmez misiniz? helluriler götürse sizi de kurtulsak...
(sirkencubin, 27.01.2005 14:09)

"o zaman, bu zaman" gibi argümanlarla ıskartaya çıkarılmaya çalışılmaları komik olan alimlerdir. insanlığın devamlı ilerlemesi, tarihin yükselen lineer bir grafik çizmesi gibi inançları bir yana bırakalım, ama bu tür inançlara dayanarak islamî îlimlerin de muhtevasının değişeceğini, veri miktarında geometrik artış olacağını düşünmek bu işten bir şey anlamadığını göstermenin kısa yoludur. bu ilimlerin temel kaynakları bellidir, değişmez. kaynakları incelemenin yeni yollarını bulsanız, değişen şartlara göre yorumların çeşitlerini arttırsanız bile, belirli sınırları aşmanız sözkonusu değildir. yani "ya biz eskiden güneşin dünyanın etrafında döndüğünü düşünüyorduk, ama yeni incelemeler dünyanın güneşin etrafında döndüğünü gösteriyor" diyebildiğiniz gibi, mesela "ya biz eskiden hz. ibrahim'i peygamber biliyorduk, aslında nemrut peygambermiş" gibi bir neticeye varabilme ihtimaliniz bulunmamaktadır. zamanın değişmesiyle hükümler değişir, ancak bunlar aynı esasları farklı toplum şartlarında uygulayabilmekle ilgili değişmelerdir. misal vermek gerekirse, riba yasaksa yasaktır. hiçbir gelişme size bunu serbest kılma imkanı vermez. bugün dünyanın düzeni bu diyemezsiniz. hareket serbestliğiniz, mesela enflasyonun altında kalan faizin riba sayılıp sayılmayacağına karar vermekle sınırlı kalır. dönemin ilimleri, büyük oranda bugünün de ilimleridir. bu kişiler de hâlâ alimdir.

bu kişileri kayıtsız şartsız haklı merciler sayan da yoktur. ("koşulsuz şartsız alim say"mak konusuna küçük bir ek yapmak gerek, birinin ilminin geçerliliğini yitirip yitirmemesi başka şey, onu alim saymaya devam edip etmemek başka bir şey. bilgilerinin modası hem de defalarca geçti, ama hipokrat'ı da, ibni sina'yı da hâlâ alim sayıyoruz.) kayıtsız şartsız sözü doğru sayılan kişiler sadece peygamberlerdir. hatta vahiy konusu olmayan sahalarda, peygamber sözünün kabul edilip edilmeyeceği bile tartışma konusudur. (bkz: nebevi tıp) daha önce de yazdığımız gibi, islam alimleri de eleştirilebilir ve eleştirmenin şartı da konuyu bilmektir. kaynaklara bizden çok daha yakın yaşayan insanlarla bilgi yarıştıracak kadar öğrenmek kolay değil, işin esaslarını bu kişilerden iyi biliyor olmanız için, cidden sıkı çalışmanız gerek. pratikte onlardan daha iyi bilebileceğiniz tek şey, içinde yaşadığınız çağın özel şartlarıdır. dolayısıyla esasta yapmanız gereken, hükümleri bugüne uygulamaktır. hükümleri bugüne göre değiştirmek değil ama...

"kafası çalışmak" ve "komik, mantıksız, saçma sapan adamlar" hakkındaki indî yorumlar sâdır oldukları şahıslardan başkasını bağlamaz. işine geldiği gibi hareket etmek konusuna gelince, konuyu öğrenmek yerine, bilenlere laf atmak daha iyi bir örnek galiba. sözünüzde ciddiyseniz geçen bin yılın islam ilimlerinde ne gibi değişmeler getirdiğini ana hatlarıyla izah edin de, haberdar olalım.
(sirkencubin, 29.01.2005 22:08 ~ 22:10)

(sirkencubin 01/11/2011 21:27)

kur'an kursu / ekşi


dua ezberlemek gibi gerekli* bir işin yapılabildiği yerlerden bir tanesi. ortaokul din derslerinden farklı olarak dualar orijinal yazıları ile öğretildiği için daha doğru okunur. ortaokul derslerinden bir farkı da eğitimcilerin genellikle eğitim konusunda eğitilmemiş olmalarından dolayı öğrenme işinin daha zor olabilmesidir.

* duaları ezberlemeden okuyabilmek biraz zor bir iştir haliyle. eğer dua okuyanlar denyo diyorsanız, cevap hakkımı kullanarak aynen iade etmek isterim bu değerlendirmenizi.
(sirkencubin, 10.02.2004 11:11)

eleştirilirken yapıcı olmaya çalışılmayan yerlerden biri. duaların anlamını bilmek elbette ki önemlidir, iyidir, güzeldir. verilmiyorsa, bu kur'an kurslarının eksik bir tarafıdır. ancak duanın ne dediğini bilmeden okumanin hiç bir anlamı olmadığı da sadece kişisel bir düşüncedir. akı karayı ayırmadan insanlara hakaret edebilmek için yeterli sebep değildir.
(sirkencubin, 10.02.2004 12:05)

ifadeler netleştirildikçe itham ve bühtana maruz kalma ihtimali azalacak yerlerdir. netekim "dua ezberlemek gibi denyo ötesi bir oluşumun dayatıldığı" yerler ibaresi ile "'dua okuyanlar' ile 'duaların anlamını bilmeden, ezberleyip okuyanlar' arasında pek nüans sayılamayacak bir fark" olduğu ifadesi arasında da ciddi bir fark vardır. ilkinde herhangi bir ayırım gözetilmeksizin dua ezberlemek fiilini işleyenler zikredilmektedir. hedeflenen, dua okuyan herkes olmayabilir, ama bu nokta belirtilmezse başka türlü anlaşılır, müneccim değiliz neticede. akla karayı ayırma işi tepki çekmeden önce yapılmış olsaydı, zaten mesele olmayacaktı, zira her türlü kişisel fikri kaale alıp cevap yetiştirmek mecburiyeti hissetmemekteyiz. madem hakaret etmiyorsunuz, en azından etmediğinizi düşünüyorsunuz, konuyu kapanmış saymak yanlış olmayacaktır.

bu arada, bu ülkede kafası çalışmayan herkes birilerini taşlasaydı, ne o cenahtan ne bu cenahtan salça olmamış kimse kalırdı. ayrıca cami avlusunda taşlanan birini işitmedim hiç, ama "özgür" düşünceleri yüzünden taşlanmaktan korktuklarını ifade edenlerin, bir yandan da her türlü kitle iletişim aracını kullanarak onlardan farklı şeylere "inananları" sözle, yazıyla, çizgiyle ve benzeri yollarla "taşlamaya" devam ettiklerini de hep beraber görüyoruz. neyse ki ülkedeki herkes sadece karşısındakilerin hatalarını görenlerden ibaret değil. dua kitaplarını ya da doktrin kitaplarını anlamadan ezberleyenlerin dışında da bir takım insanlar yaşıyor, şükür. belki de hâlâ batamayışımız bundandır.
(sirkencubin, 10.02.2004 13:41)


yandan cevap diye bir şeyden bahsetmişlerdi bize, tam aynı değil belki, ama yandan tartışma diye bir şey bulunduğunu farz edebiliriz. saded sahasına tam girmeden etrafında raks etmek, arada adım atıp geri çekilmek, kıza söyleyip geline dokundurmak, bir konudan bahseder gibi yapıp başka şeylerden dem vurmak tarzında cereyan eden bu tür tartışmaların bir numunesi de kur'an kursları. yahut belki de asla karşı hıncını kafi miktarda dökemeyince, tek tek fer'leri dile dolamak denebilir buna. pek çok numunesi var. şu internet denen naneyle tanıştığımdan beri eksik olmadı. ondan evvel benden ıraktınız, ne mes'udmuşum meğer... bir gün "ahahah oruç tutuyonuz, hasta olcanız, manyak mısınız"; başka bir gün başörtüsü, çarşaf, nevresim, peştemal; sonra "uzayda nereye dönceniz eki eki"; daha sonra kurban bayramı, kur'an kursu... ne bitmez tükenmez derdiniz varmış... 

siz dogma diyorsunuz, biz nass diyoruz, akide diyoruz, itikat diyoruz; evet efendim, inanıyoruz, sorgulamıyoruz, teslim oluyoruz. çocuklarımızı da böyle yetiştiriyoruz, tıpkı sizin çocuklarınızın beynine kendi safsatalarınızı tıkıştırdığınız gibi, tıpkı sosyalleşme sürecinin yaşandığı heryerde, bütün diğer insanların yaptığı gibi... gücünüze gidiyorsa, bu sizin probleminiz. allah ıslah etsin... 

"azgınlık her daim" mi diyorsunuz? `mûtû bi-gayzıküm`

(sirkencubin, 02.10.2007 09:11)

zina ayetleri ve hadislerinden çıkarımlar / ekşi


"her göz zinakardır! bir kadın kokular sürünüp bir topluma uğrasa o şöyle şöyledir yani zinakardır!"
 tirmizi 2786, nesei 5129 ve ebu dâvûd 4173

bununla ilgili bir "koku sürünen kadının zina etmiş sayılması" tartışması çıkmıştı. o vakit şöyle yazmış idik:

A. konuyu bağlamı içinde değerlendirip anlayabilecekler için:

1. zina sayılması tabirindeki zina sözünün literal anlamdaki zina olmadığı açıktır. iki üç satır fıkıh okuyan biri bunu ayrıca açıklamaya gerek olmadan anlayabilir. teknik olarak zina fiilinin vaki olması için cima olması gerekir. teknik olarak zina olmayan bir şey zina olarak anılmışsa, burada zina kelimesinin yorumlanması gerekiyor demektir. zinaya teşvik anlamı taşıdığı kastedilmiş olabilir, ciddiyetine dikkat çekilmek istenmiş olabilir vs.

2. koku sürmek tabirinden ne kastedildiği de yorumlanabilir. en azından zina kelimesi zikredildiğine göre, zina ile ilişkisi olabilecek türde bir koku sürme eylemi kastedilmiş olmalıdır. zina eylemiyle hiçbir alakasının kurulamayacağı bir türde bir koku sürme eylemi tanımlayabiliyorsanız, o eylemin burada bahsedilen esasın haricinde kalacağını söyleyebilirsiniz. farz edin ki biri çıkıp "k. tatlısı yiyenler günahkardır" dedi. bu kişinin bulunduğu yerde k. tatlısını sadece umumhaneden çıkanlar yiyorsa, bu kişinin aslında umumhaneye gidenler günahkardır demek istediği açıktır. başka bir yerde, mesela umumhane kavramının hiç bilinmediği bir yerde bu tatlı evlerde yapılıyorsa, misafirlere ikram ediliyorsa, olay tamamen başka bir bağlamda cereyan ediyorsa, bildirilen hükümle ikinci grubun bir ilgisinin olmayacağı açıktır.

3. neden sadece kadın zikredilmiş denirse, bu da muhtemelen bağlamla ilgili. eğer kadınlar için kurduğunuz koku-zinaya teşvik denklemini erkekler için de kurabiliyorsanız, bu hükme erkeklerin de dahil olacağı açıktır. konu zinanın engellenmesiyse, bu elbette her iki cinsi de ilgilendiriyor. niye erkeklerden bahsedilmiyor o zaman? muhtemelen sözkonusu toplumda kadınların koku kullanması ile erkeklerinki farklı algılanıyordu ya da farklı etki yapıyordu. yahut belki de o an için özellikle kadınlar problem teşkil ediyordu, özel olarak onların uyarılması gereği duyuldu. böyle bir uyarı hiç olmasaydı da, mantık yürüterek böyle olması gerektiğini çıkarabilirdiniz. prensip açık: sivilceni patlatmak istemiyorsan kaşıma. bu sivilce o sivilce değilse, bu kaşımak o kaşımak değilse gerçekten, o zaman da kelimelere takılma. nelerin yasak nelerin serbest olduğunu tek tek, bütün zamanlar ve bütün toplumlar için gerekli ayrıntılarla sayıp dökmek mümkün değil. ipuçları verilir size, kendi durumunuzla ilgili konuları bunlardan çıkarırsınız.

B. iki bitlik bünyeler için:

yok öyle bir şey.

allahu a'lemu bi's-savab.
(sirkencubin 19/10/2011 14:16)

ikiyüzlülüğün ayıp sayılmaması gereken ideolojiler / ekşi


dindarlık veya milliyetçilik için ikiyüzlülüğün bünyevi bir özellik sayılması gerektiği zannı dindarlık ve milliyetçilik hakkında yeterli fikir sahibi olmamaktan kaynaklanır. birincisi taktik/ strateji alanı ile ahlak alanını karıştırmamak gerekir. size kuvvet veren şeyin düşmanda olmaması işinize gelir, ama bu düşman açısından öyle olmasının doğru olduğunu düşünmenizi gerektirmez. milliyetçiliğin kudret ve beynelmilelciliğin zaaf olduğunu düşünüyorsanız mesela, düşmanın beynelmilelci olmasını istersiniz ki yenebilesiniz. diğer taraftan başınıza bela açan milliyetçi bir düşmanı erdemleri açısından daha çok takdir edersiniz. açıklamayı uzatmaya gerek yok, anlaşılıyor sanırım. ikinci nokta, burada ikiyüzlülük tam olarak maksadı ifade eden kavram değil, çifte standart daha uygun olurdu. gözden kaybetmemek gereken nokta, eğer milliyetçilik anlayışınız biz ve onlar arasında çok belirgin sınırlar çiziyorsa, iki kategori arasında varoluşsal bir farklılık görüyorsa, iki kategori için farklı düşüncelerinin olması çifte standart olmaz. homo sapiens türü ile diğer omurgalı türler arasında yaptığımız ayrımın çoğu durumda çifte standart sayılmaması gibi. üçüncü nokta, milliyetçiliğin "doğası gereği saldırgan" bir düşünce sayılması hatalıdır. önde gelen amaç varlığını sürdürmektir, yani savunmadır. milletler arasında kimsenin diğerine zarar veremediği bir dengenin kurulması milliyetçilikle çelişmez.

din için durum biraz daha farklı. herkes kendi dinine sahip çıksın gibi bir anlayışı savunmazsınız, çünki kategorik olarak sizin dininizle başka dinler aynı şey değildir. sonuçta burada da ikiyüzlülük veya çifte standart yok.

ikiyüzlülük hakaret olarak algılanmadığı zaman bile dindarlık veya milliyetçilik için kullanılamaz. din dar anlamda bir ideoloji olmasa da, bir dünya görüşü (weltanschaaung muydu?) olmak anlamında ideoloji şeklinde ele alınabilir. ideolojilerden bahsettiğimize göre benimseyen kişilerden bağımsız olarak, fikir sisteminin böyle bir şeyi içerip içermediğini ortaya koyabilmemiz gerekir. kişilerin pratikte neyi benimsediğini önemsiyorsak, bunu belirleyebilmek için saha araştırmalarına ihtiyacımız var, izlenimler yanıltıcı olabilir. empati yeteneğiyle milliyetçiliği çelişik görmek de miliyetçiliği tanımamakla ilgili. olaya başkalarının gözünden bakabiliyor musunuz, bu başka bir konu, kendi varlığınızı sürdürmeyi ve geliştirmeyi hedefliyor musunuz, bu başka bir konu. ben tam aksine, milliyetçilere ve dindarlara yönelik bir empati eksikliği gözlemliyorum genelde.

allah insana kaldıramayacağı yük yüklemez / ekşi


bakara sure-i celilesinin 286. ayetinde geçen "allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar..." veya "allah, kimseye gücünün ötesinde bir teklifte bulunmaz..." mealindeki ifade tartışma mevzuu edilmişti.

ayette geçen kelimenin çevirisi "yüklemez" demekten ziyade "mükellef kılmaz" şeklindedir: lâ yükellif'ullahu. her söze kendi algısına göre yeni bir anlam yükleyen allamelerimizin yaptığı tefsirlerin aksine, burada ne "allah kimsenin üstüne on beş tonluk bir kaya kütlesi düşmesine izin vermez" denmektedir, ne de "zalimlere boyun eğin, çevrenizdeki yanlışları düzeltmeye çalışmayın" manası çıkarılabilir. kendi çapımız çerçevesinde basit bir izah denemesinde bulunalım. öncelikle sınav, külli irade, kader, hikmet gibi kavramları aklımızda bulundurmamız gerekiyor. meallerde genellikle sınav olarak karşılanan kelime, metinde, görebildiğim kadarıyla bela kelimesinin türevleri şeklinde geçiyor. bela kelimesinin arapça anlamıyla türkçe anlamı arasında bir kayma var mı bilmiyorum, ama sonuçta türkçedeki anlam, en azından arapça anlamının çağrışım alanı içinde bir yerden kaynaklanıyor olsa gerek. evet, allah sizi sınamaktadır ve nimet vererek şükrünüzü, bela vererek de sabrınızı sınar. bütün hayatı tek bir sınav seansı olarak düşünürseniz, iyi ya da kötü karşılaştığınız her durumu ayrı bir soru olarak değerlendirebilirsiniz. n. soruda karşınıza çıkan kombinasyon üzerinize ayrı bir görev yükler, n+1. soruda karşılaştığınız kombinasyon ayrı bir görev yükler. "soru 98650689470972: açlıktan ölüyordun, elin ayağın kesilmişti, yarım ekmek arası dönerin ilk lokmasını nasıl yuttuğunu anlamadın bile, ikincinin tadını belli belirsiz hissettin, üçüncüde kendine gelmeye başladın. görev 98650689470972: hadi bakalım, şimdi bu nimetin nereden geldiğini hatırla da, can ü gönülden bir elhamdülillah de. soru 98650689470973: bak orda bi kedi var, aç galiba, gözünü dikmiş bakıyor. görev 98650689470973: bir parça da kediye ver. soru 98650689470974: ayranı üstüne döktün. görev 98650689470974: hemen kalaylamaya başlama, sabret." sınav soruları kişiye özel. neyle sınanmanız gerektiğini sizi bir hikmetle yaratan rabbiniz biliyor. külli iradesiyle sizi ve karşılaşacağınız durumları yaratıyor, sonra siz cüzi iradenizle bir takım seçimlerde bulunuyorsunuz, eylemde bulunma iradesi gösteriyorsunuz, bu eylemleri ve sonuçlarını da yaratıyor. soruları da, vereceğiniz cevapları da allah'ın ezelde bilmesine kader deniyor. bu hadiselerin vakti gelince meydana çıkmasına da kaza deniyor. eğer karşılaştığınız soru son soru değilse ölmezsiniz. eğer soru akli dengenizi yitirmenize yol açmışsa, o noktada mükellefiyetiniz kalkar, belki başka insanlar için bir sınav vesilesi olarak varolmaya devam edersiniz. eğer kapasiteniz 10 birimse, karşınıza 11 birim yük içeren bir kombinasyon çıkarıldığında, "neden 11 birim kaldırmadın" diye hesap sorulmaz. o sorunun hikmeti kapasitenizin sınırını görmeniz olabilir, gücünüzü aşan bir sıkıntı karşısındaki tutumunuz sınanmış olabilir. allahu a'lem.

bilmiyor, anlamıyor olabilirsiniz de, bari mütevazı olun biraz. kendi düşünce sisteminiz içinde yarattığınız yalan yanlış bir islam simülasyonu üzerinden müslümanlara laf atıyorsunuz, ama burdan bakınca daha ziyade kuyruğunun peşinde koşan bir kediye benziyorsunuz.
(sirkencubin, 02.04.2008 08:39)

19 Ocak 2013 Cumartesi

akp’ye oy veren ülkücü / milli


türk milletinin faydasının parti ve teşkilat işlerinin önünde olduğunun farkında olan ülkücüdür, öyle münasip görmüş ve tercihini yapmıştır. belki de yanılmaktadır seçimiyle, yine de hadiseleri değerlendirip bir karar verebilmekten aciz dar kafalı bir militandan iyidir.
komik gelecek belki, ama ülkücülerin, nurcuların, erbakancıların, solcuların birbirine çok benzeyen bazı tarafları var. düşünüp bulmak size kalmış... 04/09/2009

tek tek ele alalım...

1. bir ülkücü herhangi bir partiye oy verebilir, uygun görüyorsa akp'ye de oy verebilir, hatta vatanın milletin selametine uygun görüyorsa işçi partisine, sütçü partisine, tüpçü partisine bile oy verebilir, yeter ki iyi bir açıklaması olsun. iyi açıklamanın ölçüsü kişinin kendi değer yargıları, temel kabulleri ışığında, görebildiği kadarıyla hadiseleri değerlendirip, mantık süzgecinden geçirip bir neticeye varması ve vardığı karar hususunda vicdanının rahat olmasıdır. başkalarının bu arkadaşın yanlış mülahazada bulunduğu kanaatinde olması kişiyi ülkücü olmaktan çıkarmaz.

2. dar kafalı militan her tarafa keskin çizgiler çeken, tek boyutlu düşünen, birilerini daima haklı başkalarını daima haksız gören, karar vermek için aklını kullanmayan, onun yerine önyargılarına göre ve aldığı talimatlara göre hareket eden kişidir. bu kişinin benimsediği temel değerlerin başkalarınınkinden doğru olması, kendisini kafası çalışan bir insan yapmaz. davasına faydası da sınırlıdır, kuru kalabalık olur ancak. kendi aklını devreye sokmadan "abi" öyle diyor diye öyle yapan adamla, "reis" böyle diyor diye böyle yapan adam arasında fark yoktur. esasında teşkilat disiplinine uymak bile bir muhakeme gerektirir, kar zarar dengesi yapabilmeyi gerektirir.

3. akp'ye oy vermek doğru bir tercihtir diye bir şey söylemedim, akp'ye oy veren ülkücü iyi bir şey yapıyordur da demedim.

4. önkuzu'ya nereden geldik? milliyetçi hareket hakkında ne düşündüğümü nereden biliyorsunuz? fikir değiştirmek için 4 nisan 1997'yi beklemek şart mıdır? her şey ya siyah ya beyaz mıdır?

5. "kişi x konusunda kendi başına bir değerlendirmede bulunup tercih yapabilir" cümlesiyle "x konusundaki y tercihi uygun bir tercihtir" cümlesi arasındaki farkı anlamıyorsanız, ne demeye yazı yazmaya kalkıyorsunuz?

6. meseleleri "şucular oleeeeey, bucular yuuuuuuuh" derinliğinde incelemek için bir şempanzeninkinden fazla akıl gerekmiyor, bu mudur yani ülkücülerin ortalama akıl seviyesi? "akp'ye oy veren bir milliyetçi şu şu mülahazalarla hareket ederken haklı olabilir, ama şu ve şu noktalardan hatalıdır, neticede öyledi, böyledir" tarzında bir fikriniz varsa yazmak yerine, "ülkücü değildir, odur, budur" diye atıp tutmak yakışıyor mu size? her hususta aynı fikirde olmasam da bilgisini, seviyesini takdir ettiğim arkadaşlar da var, lakin şu sitede yazı (!) yazanların bir kısmı bizzat ülkücülük için hakaret teşkil ediyorlar.
07/09/2009

hacı'nın hakkında yanıldığı kişi.
07/09/2009

***

akp'ye oy verme gerekçeleri:
-anayasa mahkemesine inat
-mhp'nin chp ile koalisyon yapabileceği endişesi

***

dtp'ne oy veren ülkücü:

nereden bulacak bilemiyorum, ama iyi bir sebep bulabiliyorsa yapabilir. takılmayın bu kadar parti pırtı işlerine... 08/09/2009

***
mhp'ye oy verme gerekçeleri:

-isminde milliyetçi kelimesinin geçmesi
-seksen öncesinden kalma bir üç hilal sevdasından dolayı elin başka partiye mühür basmaya gitmemesi 27/08/2009

erini tatmin etmeyen kadını meleklerin lanetlemesi / ekşi


"hemen her konuda olduğu gibi, hızlı nüfus artışı, baş döndüren değişim, dünyanın bu topraklar dışında kalan kısmıyla ilişkilerin artması, kültürel etkileşimler gibi çevresel faktörler bireyi, bireyin hayatını ve toplumla alışverişini de değiştirmekte, yenilik talep etmektedir" ve "herşey gibi din konusu da yenilik taleplerinden öyle ya da böyle payını alacak, değişime boyun eğmek zorunda kalacaktır" dogmalarıyla çürütülemeyecek önermedir. bunlar bambaşka bir paradigmanın unsuru olan ilerleme kavramının açılımları. bu kavramı benimsemeyen bir paradigma bu soruları cevaplamak zorunda değil. ilerleme diye bir şey yok arkadaşlar, insan tabiatı beş bin yıl önce neyse, hâlâ o, sadece kendimizi ifade ettiğimiz araçlar değişiyor. araçların değişimini yönlendiren zihniyeti benimsemiyorsanız, araçların değişimi tarafından yönlendirilmek yerine, kendi alanınızı üretmenin çözümünü ararsınız.

dinde reform anlayışı dinin temeliyle çelişir, eğer tanrı tarafından size bildirilmiş nassların varlığına inanıyorsanız, tanrı bunları değiştirdiğini bildirmediği sürece aynen uymayı hedeflersiniz. doğruyu keyfinize göre belirler, sonra dini bu keyfi doğrularla ölçer, beğenmediğiniz yerini değiştirseniz, yani tanrı buyrukları olduğuna inandığınız sistem yerine başka bir paradigmayı merkeze alırsanız, din yerine inanç sistemi olarak o paradigmayı kabul etmişsiniz demektir, bu durumda da daha fazla din üzerinde konuşmanızın anlamı kalmaz.

dinin neyi merkeze aldığı konusu ilginizi çekiyorsa, sansasyonel cımbızlamalar yerine, daha kapsamlı çalışmalara başvurmanızı tavsiye ederim. bu metotla körlerin fili anladığından fazlasını anlamanız mümkün değil. mesela gazali'ye göre olayın ana fikri kalp temizliği. bununla ne kastediyor, nasıl gerekçelendiriyor, değişik konulara nasıl uyguluyor, burda açıklamak zor, oturmuş dört bin sayfa yazmış adam. üşenmeyenler için göz atmakta fayda olabilir, fikir beyan ederken neden bahsettiğiniz konusunda daha sağlıklı bir bilginiz olur en azından.
(11.01.2008 16:40)

türk islam sintezi / öz aramızdı


islamcı milliyetçilik veya milliyetçi islamcılık da denebilir bu fikre, maksat sentez aramak veya zıtlardan bir bütün çıkarmaya çalışmak değildir. "önce türk müsün, müslüman mısın" tarzındaki abuk bakış açısını eleştiren bir görüştür, islam ı üst sistem olarak ele alır ve millet vakıasının benimsenmesinin islamla çelişmediğini ifade eder. meseleyi biraz daha derinleştirmek için ittihat ve terakki döneminde bahis mevzuu olan "üç tarz-ı siyaset" meselesine bakmak gerekir. üç siyaset tarzı, o dönemde hakim olan üç eğilimi ifade etmektedir: garpçılık, türkçülük ve islamcılık. sentez tarzındaki bir görüş, bildiğim kadarıyla ilk defa ziya gökalp tarafından "türkleşmek, islamlaşmak, muasırlaşmak" teziyle ifade edilmiştir. bu üç temayül daha sonraki dönemlerde de türkiye de fikri hayatın seyrini belirlemiştir. türklüğü temel dava alan ve dini, fikriyat için esas bir mesele olarak görmeyen kutup ile, islamiyeti davasına esas kabul eden ve millet fikrini reddeden kutbun ortasında, her iki eğilimi de benimseyen ve birbiriyle çelişkili görmeyen bir grup vardır ve türk islam sentezi veya türk islam ülküsü ifadeleri bu grubun görüşünü ifade etmektedir.

ziya gökalp a göre medeniyet bütün insanları birleştiren büyük bir daire, din onun altında bulunan ve onu birkaç parçaya bölen müteaddit daireler ve milliyet de din dairesinin altında kalan ve kültürle ifade edilen nihai dairedir. erol güngör e göre, medeniyet dairesi din dairesiyle örtüşür, her dinin kendi medeniyeti vardır ve bu medeniyet o dine mensup milletleri birleştirir. s. ahmet arvasi ye göre ise, medeniyet dairesi milli bir dairedir. arvasi, türk islam ülküsü görüşünü bir medeniyet davası olarak ele alır. buna göre bir medeniyetin terkibinde bulunan unsurlar, din, ilim ve kültürdür. kültür her milletin kendisine mahsus olduğu için, medeniyetler de milletlere mahsustur, ancak terkipte dinin de bulunması bir takım medeniyetleri birbirine yaklaştırır. bugün için türk-islam medeniyeti inkıraza uğramıştır, onu ihya etmek için hem ilim, hem din ve hem de kültür sahalarında ilerlemek gerekir.

yazarların görüşlerini uzun zaman önce okuduklarımdan hatırımda kalanlara göre yazdım, hata varsa affola. kanaatimce üç yazarın da haklı olduğu noktalar var, en doğru bulduğum da arvasinin görüşleri, ama ona da bir iki şerh konabilir. ezcümle medeniyet beşerî mi, dinî mi, millî mi suali biraz yapma bir sual, hangi ölçekten baktığınıza göre bu görüşlerin üçü de doğru olabilir. kültür ve medeniyet birbirinden ayrı değil, aynı şeyin iki vechesi denebilir. keza ilim de, din de ne kültürden, ne medeniyetten bağımsız. türk islam sentezi fikrini doğru anlayabilmek için din ve kültür arasındaki ilişkiyi irdelemek gerek, fikrimce kültürü dine aykırı bir şey gibi gören ümmetçi islamcı görüş hatalı. diğer taraftan din derken kastedilen islam dini ise, onun "bireysel planda kalması gerektiği" ve benzeri görüşler de hatalı, islam dini fert hayatını, toplum hayatını, fertlerin birbiriyle ve toplumla ilişkilerini, devleti ve devletler arası ilişkileri denetleyen bir dindir, bir müslüman için bir hayat ekseni teşkil eder ve bu eksen üzerinde, islam ı hesaba katmayan ideolojilere yer bırakmaz. son olarak dinde reform beklentilerinin de hatalı olduğunu söylemek gerek, islam kaynakları belli ve sabit bir dindir, değiştirilmesi sözkonusu değildir. dini, içinde yaşadığınız şartlara göre değiştiremezsiniz, bilakis her yeni nesil, içinde yaşadığı dünyayı vahye dayanan esasların ışığında dönüştürmekle mükelleftir. yeni sorular elbette yeni cevaplar ister, ama bu yeni cevaplar da insanlığın değişmez ölçülerine dayanmalıdır.

not: bu hususta mehmet niyazi özdemir in islam devlet felsefesi adlı eserine müracaat edilmesi de faydalı olabilir.
22/4/2009


türk islam sentezi eklektik bir fikir midir? eğer türklük/ türkçülük derken belirli ve değişmez esasları bulunan bir vakıayı kastediyorsanız ve bunlar islam/ islamcılık esasları ile çelişiyorsa, bu fikri eklektik bulmanız tabiidir, ancak bu görüşünüz türklük/ türkçülük anlayışı sizinkinden farklı olanları bağlamaz. kültür dış tesirlere kapalı, değişmez bir vakıa değildir; bilakis başka kültürlerle alışverişte bulunarak gelişir. dağların, ormanların arasında kapalı kalmış, izole bir kabile değilseniz, saf bir kültürünüzün olması mümkün değildir. vaktiniz varsa orkun kitabelerinde geçen çince menşeli kelimeleri sayabilirsiniz. islam dininin ve diğer müslüman milletlere ait kültürlerin tesirlerini taşıyan bir türk kültürü anlayışını reddediyorsanız, karahanlılardan bu yana geçen türk tarihinin yaklaşık bin yıllık kısmını büyük oranda reddediyorsunuz demektir.

islam dininin gereklerinin türk kültürü üzerinde belirleyici ve düzenleyici olması, buna mukabil islam dininin, türk kültürüne veya başka bir şeye göre değiştirilememesi, yani birinin diğeri üzerinde baskın olması, sentez fikrini manasız kılar mı? bu da sentez deyince ne anladığınıza bağlı. // biri diğeri üzerinde belirleyici olunca, gerçekte sadece belirleyici olan var ve diğeri yok demektir// diye düşünüyorsanız, gerçekte ortada bir sentezin bulunmadığını düşünebilirsiniz. ancak dini sabit ve kültürü de değişken birer vakıa olarak anlayan biri için, ikisinin eşit ağırlıkta olmasını beklemek saçmadır. islam dininin esasları, allah tarafından bildirilmiş esaslardır ve hiçbir kulun onları değiştirme yetkisi yoktur. kültür ise, ister dinin tesiriyle, ister başka şeylerin tesiriyle zaten sürekli değişmektedir. tarihte islamla çelişen bir takım türk adetleri var olmuşsa ve siz bunları terk etmişseniz, bu sizi türk olmaktan çıkarmaz, yahut türkçülüğünüze halel getirmez. bir müslümanın // ben türklüğümü bildiğim gibi yaşarım, islam karışmasın// demesini beklemek saçmadır. milli varlığına ve kültürüne sahip çıkmayı dine aykırı gören ümmetçi görüş gibi; dini milli hususiyetlere ters gören veya bunlara karışmadan kendi köşesinde oturmasını bekleyen görüş de hatalıdır.

türk islam sentezi, türk olmakla müslüman olmak arasında bir seçim yapma gereği duymayanların, dini ve milliyeti birbirine muhalif görmeyenlerin fikridir. bu fikrin sentez kelimesiyle ifade edilmesi tuhaf geliyorsa, isteyen istediği kelimeyi kullanmakta serbest.
türkün gök tanrıya inanmaya hakkı var mı, yok mu? isteyen istediğine inanır. gök tanrıcı, şamancı, hristiyan veya musevi olmak bir kişiyi türk olmaktan çıkarmaz, müslüman olmaktan çıkarır. bir insan hem müslüman hem başka dinden olabilir mi, mantık bunun neresinde? bir türk kür şada, bagatur (mete) yabguya, attilaya sahip çıkabilir, ama eğer müslüman bir türkse bunlardan birini, hz. ebubekirden, hz. ömerden, hz. osmandan üstün tutamaz. bir düşünün bakalım, peygamber // ali bendendir// diyor, ama bir müslüman da (haşa) // yok ey peygamber, sen bu işi iyi bilmiyorsun, benim fikrimce cengiz aliden bin defa daha üstündür// diyor, böyle bir şey olabilir mi, bu hangi mantığa sığar? müslümanlarla kafirler savaşmışsa, müslümanlar müslümanları tutar ve müslümanların tarafında savaşanları üstün tutar, bunun neresi mantıksız?

müslüman olabilirsin, ama bunu türklük meselelerine veya dünya işlerine karıştırma denebilir mi? bir kişi bunu hangi mantıkla savunabilir? islam her şeye karışmasın, başka şeylere dominantlık etmesin, başka şeyler islama dominantlık etsin diyen bazı şahıslar da bizde antipati uyandırıyor.
24/4/2009

quranda düzəliş etmək istəyən təbəqə başlığında şerh / öz aramızdı


sofuların işi varmış, onların cevabını beklerken ben kendi cevaplarımı yazayım...

1) müslümanım diyen biri ben sosyalistim demekle dinden çıkmaz. ancak kafasının karışık olduğu anlaşılır. islam deyince ve sosyalizm deyince ne anladığına bakmak lazım, ola ki islam sandığı islam değildir, yahut sosyalizm dediği sosyalizm değildir. diyelim ki islam derken gerçekten islamdan ve sosyalizm derken de sosyalizmden bahsediyor, bu durumda adamın temel dünya görüşüyle uyuşmayan çelişkili bir takım fikirleri benimsediğini söyleriz, dinden çıkmıştır demeyiz. var öyle şaşkınlar, sosyalizmin tesirinde kaldıkları için, islamda bulunan sosyal adaletle ilgili hususları sosyalizm gibi yorumlamaya kalkıyorlar, hz. ebu zerr-i gıfari sosyalistti filan gibi saçma laflar ediyorlar, allah hidayet eylesin deyip geçiyoruz.

diğer taraftan islam ve marksizm arasındaki uzlaşmaz çelişki gözardı edilmemeli. din afyondur görüşünü benimseyen biri nasıl olur da aynı zamanda bir dini benimser? varlığı maddeden ibaret gören ve kültürü, dini, manevi yönü olan her şeyi üretim ilişkilerinin doğurduğu yapay şeyler olarak gören biri, aynı anda bir dine inandığını söylerse çelişkiye düşmez mi? bir insanın aynı anda hem marksist hem de müslüman olma ihtimali, metafiziği aynı anda hem reddetme hem kabul etme ihtimaliyle eşdeğer.

2) elhamdülillah müslümanım diyen birinin müslüman olup olmadığına karar vermek kimseye düşmez. fetva makamı olsaydık, bize şöyle şöyle diyen birinin durumu nedir diye bir soru gelseydi, açıp bakardık, bu kişinin dedikleri kuranda yazanlara ve peygamberin sözlerine ters düşüyor mu, düşmüyor mu... eğer sözkonusu fikirlerin inanç esaslarını açıkça inkar eden fikirler olduğunu görseydik, böyle söyleyen biri dinden çıkar diye bir şey söyleyebilirdik, artık bunu üstüne alıp almamak o kişinin meselesi...

yazdığımız kitaplardan kaçını okudunuz, kaçımızla oturup sohbet ettiniz, kafamızda bir şablon olduğunu ve bunun faşist bir şablon olduğunu nereden biliyorsunuz? ortada bir faşist varsa, sürekli muhatabına saldırı modunda olanlardır, bizi tanımıyorsunuz, kim olduğumuzu bilmiyorsunuz, hayalinizdeki yaratıklara bakıp bize hakaret ediyorsunuz...

3) "velev ki siyasi davanızda başarılı oldunuz, toplumsal ve siyasi hakimiyeti ele geçirdiniz" sözü bizim ülkemizle ilgili dileklerimizi, ümitlerimizi doğru bir şekilde ifade eden bir kurgu değil, kafanızda yarattığınız cehennemden bizi sorumlu tutmayın. vaktimiz olursa, bir ara "medine" kavramı üzerinden bir konu açarız, vizyonumuz hakkında fikir sahibi olursunuz...